C. Yakup ŞİMŞEK

Eğitimci, redaktör

C.Yakup_Simsek@hotmail.com

Ramazan Var, Heyecan Yok

“Biz kısık sesleriz... Minâreleri 
Sen ezansız bırakma, Allah’ım!”

Ârif Nihad Asya’nın bu mısrâlarla başlayan meşhur “Duâsını biliyorsunuzdur.

Büyük şâirin Allah’tan bir başka dileği de şuydu:

“Yarının yollarında yılları da 
Ramazansız bırakma, Allah’ım!”

Bugün minârelerimizde ezan, senelerimizde Ramazan var...

Şükürler olsun!..

Fakat aynı şiirde geçen şu ifâde korkulu bir düş gibi: 
“Ya çağır şurda bal yapanlarını, 
Ya kovansız bırakma, Allah’ım!”

İşte o “bal yapanlar” nerede şimdi?

Dünyâ kadar “yaban arısı”nın, kıyâmet gibi “eşek arısı”nın arasında “bal arısı” hani?.. 
***

Resûl-i Ekrem Efendimiz’in şu hadîs-i şerîfi de yüreklerimize işliyor:   

“Bir zaman gelir ki insanlar câmileri doldurur; (fakat) içlerinde (hakîkî) tek mü’min yoktur...”

“Nerede o eski ramazanlar!” diye diye anlatmakla bitiremediğimiz mesele, aslında “Nerede o eski Müslümanlar!” sözünde düğümleniyor...

Gıybet, haset, nemîme, inat, tecessüs, sû-i zan, yalan, iftirâ, aldatma, sahtekârlık, kibir, riyâ, alay, gösteriş, hırs, menfaatperestlik, israf, cimrilik, öfke, haksızlık, zulüm...  

Bu saydığım kötü huylardan biri yâhut birkaçı bugünün “Müslüman”ları olarak çoğumuzda var...

Maalesef!  

Namazdan, hacdan da geri durmuyoruz yukarıdaki huylardan da...

***

Çok değil, yüz sene öncesinin “ramazan iklîmi”ni şöyle bir hatırlarsak nereye savrulduğumuz ortaya çıkıyor.

O iklîmi kimden okursanız okuyun, karşınızda aynı manzara...

Eskiden kılınan namazlar bugünkülere nazaran daha samîmî, tutulan oruç daha temiz, bayramlar daha sevinçliymiş.

Halit Ziya Uşaklıgil “Saray ve Ötesi” isimli hâtıra kitabında Sultan Reşad’ın da iştirâk ettiği “Hırka-i Saâdet alayı”ndan nasıl bahsediyor, bakın:

“Ben onun maiyyetinde birinci defa olarak Hırka-i Saâdet ziyâretinde, içeriden şâhid oldum.

Bu hakîkaten pek rûhânî, pek vecd ve huşû ile yapılan bir râsime idi ve insanın

revâbıt-ı dîniyyesi gevşemiş olsa bile asırlardan beri milyonlarca ümmetin üzerinde saltanat ve satveti hükümran olan, her müslim diyârında, her câminin minâresinde azameti selâmlanan azîmüşşan bir peygamberin hırkasına, velev uzaktan, velev örtüleri arasından yüz sürebilmek, ruhu, câvidânî istiğraklar icinde bırakan bir mestî idi. Dikkat etmiştim, kürsüsünün üzerinde hırkanın bohçasına sürdükten sonra hünkâr, üstünde güzel bir kıt'a yazılmış tülbent mendiller dağıtırken önünden takım takım geçen vezir, rical arasında tek bir sîmâya tesâdüf edilmezdi ki mânevî bir heyecan ile ihtizâza gelmiş olmasın...”

***

Şimdiki Hırka-i Şerîf ziyâretleri, dînî bağları gevşemiş insanların rûhunu böylesine mest ediyor mu?

Hırka’nın bohçasına sürülen mendiller o zamanki insanları heyecan içinde titretirmiş.

Gelgelelim, bugün Hırka’nın kendisi dahi bize heyecan vermiyor...

Öyle yerlerde çektirdiğimiz fotoğrafları sosyal medyada zırt pırt paylaşırken duyduğumuz gurur istisnâ, tabii ki...

***

Eski ramazanlarda milletin yediden yetmişe nasıl sevindiğini, zengin fakir herkesin sofrasını herkese nasıl açtığını, hediyeler verip gönüller aldığını da Musâhipzâde Celâl Bey’den okuyalım: 

“Her tarafta davullar çalınarak, minâreler donanarak ramazan îlân edilirdi. Büyük küçük, kadın erkek, çoluk çocuk, neşe ve heyecan içinde birbirini tebrîk eder, eller öpülerek, kucaklaşarak evler sokaklar sevinç sesleriyle dolar, çoluk çocuk davulların peşinde sokak sokak neşe içinde haykırışarak dolaşırlardı.

Zenginlerin, vükelânın otuz kırk odalı o mükellef yalılarının, köşklerinin, kış ise İstanbul'daki konaklarının harem selâmlık kapıları iftara yakın ardına kadar açılır. Kadın ve erkek, dâvetli dâvetsiz, zengini fıkarâsı iftara gelir, hörmetle karşılanırlardı. Dâiresine göre haremde selâmlıkta bütün Ramazan’da bâzı zengin konaklarında her akşam kırk elli, hattâ yüze yakın sofra kurulurdu. Ahbap ve akrabâ arasında, dâvetsiz ve ilk hafta içinde büyüklere iftara gitmek bir nezâket ve hörmet sayılırdı.

Bu sınıf arasında birbirlerine iftara gidenlere diş kirâsı adıyla kıymetli hediyeler vermek bir nevî gönül almak sayılırdı.

İftara gelen fukarâya ise hâline münâsip bir mikdar para diş kirâsı olarak verilirdi...”

Tekrar hatırlatalım ki bu cömertlik yalnız zenginlerde değilmiş, fakirler bile bir tas çorbayla olsun, komşusunu düşünürmüş.

“Zenginler dînî ve insânî îtiyâdını böyle fütüvvetkârlıklarla îfâ ederken fakir olanlar bile bir tas çorbasiyle bir kap yemeğini komşusuna ikram etmekten sonsuz bir zevk duyardı...”

Ramazan var, feyezan yok...

***

Şimdi câmimiz, namaz kılanımız, hac ve umreye gidenimiz çok.

Fakat ne yazık ki ahlâk fukarâsı Müslümanlar da çok...

Müslüman düzelmezse dünyâ düzelmez.

Allah hepimizi ıslah eylesin!