Prof. Dr. Hasan ONAT

Akademisyen

Kadına Yönelik Şiddetin Sosyo – Kültürel Kökleri Üzerine

Kadına ve çocuğa yönelik her türlü olumsuz davranış, insan olma onurunu zedeleyen, insanlığın geleceğini karartan onursuz bir davranıştır. Yazılı ve görsel basında önümüze çıkan şiddete uğramış bir kadın görüntüsü, insan olmayı anlamlı kılan bir direğin daha çökmesi anlamına gelmektedir. Çünkü insanoğlu, “insan” olmanın anlamını “ana”dan öğrenir. Her ne sebeple olursa olsun, onuru ile oynanan, şiddete maruz kalan bir kadın, mutlaka intikamını alır. Ancak intikam duygusunun kimi, neyi, nasıl hedef alacağını kestirmek pek kolay değildir. Seçilmiş travmalar, acılar ana sütüyle ve ninnilerle, büyütülerek yeni nesillere aktarılır.

Şiddet denildiği zaman ister istemez akla ilk gelen şiddet uygulayan kimsenin ruh hali olmaktadır. Ruh sağlığı yerinde olan bir kimse, normal koşullarda ne şiddet yanlısı olur ne şiddet uygular ne de şiddeti meşrulaştırmaya kalkışır. Biz, hasta insanları psikiyatrlara bırakarak, şiddete meşruiyet kazandıran ve şiddeti besleyen sosyo-kültürel yapıya dikkat çekmek istiyoruz.

Şiddet, her şeyden önce bir “güç” gösterisidir. Şiddet uygulayan, karşı tarafa kendi gücünü hissettirmek istemiştir. Bizim kültürümüzde güçlü, “muktedir”dir. Maalesef, iktidar, cinsellik üzerinden anlam kazanmaktadır. Erkek egemen bir yapıda, iktidarla ilgili bütün algılamalar, bir şekilde cinsellikle hem de kadın cinselliği ile irtibatlandırılır. Artık, cinselliğin içinde güç gösterisi intikama; ezerek, döverek tatmin olmaya, hatta öldürerek kendini kanıtlamaya kadar uzanır. Aslında, tersinden okuyacak olursak, gücü sadece cinsel güce indirgeyen iktidarsızlar, özellikle kadına el kaldırarak tatmin olacak kadar küçülebilirler.

Tuhaftır: kültürümüzdeki en okkalı küfürler, yine cinsellik üzerinden hem de kadına yönelik olarak kurgulanmıştır. Hedefte “ana”, “bacı”, “avrat”, yani yine kadın vardır. Yine intikam söz konusudur; öfke, kadına yönelik cinsellik üzerinden kusulur.

Şimdi de, mızrak çuvala sığmıyor dedirtecek kadar göze batan ancak pek görülmek istenmeyen çelişkilere dikkat çekelim: Pek çok annenin kendi kızına bakışı ile oğlunun birlikte gezip tozduğu, bir başka annenin kızına bakışı aynı mıdır? “Evlenilecek kadın, eğlenilecek kadın” ayrımı, bu toplumdaki erkek egemen yapının ürettiği bir ifade biçimi değil midir? İşin içinde bir gariban kadın olduğu zaman, onu taşlamaya kalkışan erkekler, bu işin tek başına yapılamayacağını bilmiyorlar mı? Erkek bir günah işlediğinde “elinin kiri”, kadın söz konusu olduğu zaman ise, “temizlenmesi gereken namus meselesi” ayrımını bu toplum yapmadı mı? Elif Şafak’ın Aşk romanında çok iyi kurgulanmış bir sahne geldi gözümün önüne: Mevlana aşığı bir hayat kadını, erkek kıyafetine girerek Mevlana’yı dinlemek üzere camiye gider. Başına bir de sarık sarmıştır. Mevlana konuşurken kendisini öylesine kaptırır ki, sarık çözülür, onun üzerine oturduğunun farkında değildir. Küçük bir harekette başından düşüverir. Onu gören bazı erkekler tanırlar; onu deşifre ederler; onu öldürmek için peşine düşerler. Kadıncağız canını zor kurtarır. Hiç kimsenin aklına, o kadını tanıyanların onu nereden tanıdıkları sorusu gelmez. Buna benzer hayatın içinden örnekleri, çevremizde her zaman bulmak mümkün değil mi?

Sanıyorum, genelde “insan”, özelde “kadın” algımızda bazı sorunlar var. Bunların başında, Allah’ın kadın-erkek ayrımı yapmadan “insan”ı en güzel şekilde yarattığını unutmamız geliyor. İnsan olmak, başlı başına bir değerdir. Yüce yaratıcı insanı, aynı “öz/can”dan, “çift” olarak, erkek ve kadın olarak yaratmıştır. Bu gerçek, Kur’an’da şöyle ifade edilir: “Ey insanlar! Sizi bir tek canlı varlıktan yaratan, ondan da eşini var eden ve her ikisinden de pek çok kadın ve erkek meydana getiren Rabbinize karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun. Kendisi adına birbirinizden hak talep ettiğiniz Allah’a karşı sorumluluk bilinci duyun ve bu akrabalık bağlarını gözetin. Şüphesiz Allah üzerinizde daimi bir gözetleyicidir.” (Nisa, 4/1) Bu ve benzeri ayetler, yaratılış bakımından ne kadının erkekten, ne de erkeğin kadından üstün olduğunu söyler. Bir kimse, diğer insanlardan daha üstün olmak istiyorsa, Kur’an bu üstünlüğün ancak “takva” (Allah’a yönelik bilgi temelli saygı ve sorumluluk bilinci) (49/13) ile ve “bilgi” (39/9)ile mümkün olacağını hatırlatır.

İnsan aynı özden ve “çift” (kadın ve erkek) olarak yaratıldığına göre, yapılması gereken, insanın fıtratında var olan, Tanrı’nın varlığının kanıtı olarak gösterilen eşler arasındaki sevgiyi (30/21) keşfetmek, özenle korumak ve büyütmektir. Bu ilahi sevgi, insanı “insan” yapan sevgidir. Bu sevgi, Allah’ın rahmet ve merhametine kök salan, oradan beslenen bir sevgidir. Bu sevgi, kadın ve erkeğin birbirini tamamlamasını sağlar. Kur’an, “kadınların erkekler için, erkeklerin de kadınlar için bir elbise/örtü” gibi olduğuna dikkat çeker (2/187). Erkek egemen kültür, “güç”ü cinsellik üzerinden okuduğu gibi, bu ilahi sevgiyi de, maalesef hayatın merkezinin dışına itmiştir. Oysa sosyo-kültürel yapımıza kök salmış olan, şiddetin kökünü kurutacak olan işte bu ilahi sevgidir. Şiddet sarmalından sıyrılmanın yolu, “insan”a, sırf “insan” olduğu için değer vermekten geçer. Ancak, her erkeğin bir kadının eseri olduğu gerçeğini de hatırlamakta fayda vardır. Kadınlarımız, dinin anlaşılmasında ve yorumlanmasında en az erkekler kadar etkin oldukları zaman, geleneğin şiddeti besleyen damarları kurumaya başlayacaktır. Bunun için de işe, insanı yeniden keşfetmekle ve fıtrata uygun “insan” anlayışını diriltmekle başlamak gerekmektedir.