Ali DEMİREL

Yazar - Ziraat Mühendisi

Türk Askeri Kore’de

TUTSAKLIKTA YOK EDİLEMEYEN DİSİPLİN, SEVGİ VE SAYGI

“Amerikan psikologları anne ve babaları sizlere soruyoruz.”

Çinlilerin baskın tarzında savaş alanında gözükmeleri sonucunda Kızıllar büyük çapta esir almışlardı. Kışta kıyamette, çeşitli milletlerin askerlerinden oluşan bu büyük esir kafilesine, kuzeye Kızıl Çin ülkesine doğru bir “ölüm yürüyüşü” başlatılır. Hava çok soğuk ve karlıdır. Kafilede çok sayıda hasta ve yaralı vardır.  Yürüyemeyen esir, yolun kenarına çekilir. Kızıl Çinli muhafız gelir, takati olmadığından yürüyemeyen bu insana önce tüfek dipçiği ile vurur. Yaralı veya hasta bu zorlama ile ayağa kalkıp kafileye katılırsa ne ala. Aksi halde hemen kafasına bir kurşun sıkılır ve askercik orada temelli kalır. Bu sahne her milletten yürüme gücü olmayan esir için yol boyunca aynen tekrarlanır.

Fakat, Türk esirlere gelince iş tamamen değişir. Bizden de gücü kesilen yürüyemeyen ve yolun kenarına çekilen olur elbette. Kızıl muhafızlardan evvel, hemen bizden iki üç kişi fırlar ve arkadaşlarını kaldırıp sırtlarına alırlar. Halbuki onlar da yaralı, hasta ve yorgundur. Bu korkunç facialarla dolu göç, günlerce böylece sürer. Nihayet İmjin ve Yalu nehirleri geçilir. Kızıl Çin topraklarına ulaşılır. Ölmeden buraya kadar gelebilen esirler, hazırlanan esir kamplarına yerleştirilir. Birleşmiş Milletler ordusunun bu şanssız insanları için yepyeni şartlarla yeni bir yaşam başlar.

Kampta Kızılların ilk yaptıkları iş: Birleşmiş Milletlerin ve kendi ülkelerinin esirlere verdikleri tüm üniformalar çıkartılır. Yerine üzerinde her hangi bir rütbe alameti bulunmayan düz ve tek tip elbiseler giydirilir. Böylece ilk anda bekledikleri gerçekleşir. Birleşmiş Milletler ordusunu oluşturan çeşitli ülkelerin askerlerinde, rütbesiz olmanın getirdiği disiplinsizlik başlar. Arkasından rütbe otoritesi yerine, pazı kudretinin otoritesi yer alır. Yemek zamanı 100 esir olan bir bölüme, 15-20 kişiye yetecek kadar yiyecek ve ekmek getirilir. Tevzi edilmez, ortaya bırakılır. Kolu kuvvetli olan aslan payını alır, diğerleri tabii ki aç kalırlar. Hasta olanlar bakıma alınmaz kendi hallerine bırakılırlar. Tanrı’nın koruduğu kurtulur. Diğerleri bakımsızlıktan ölürler. Sık sık ölüm vakaları görülür.

Yalnız… Bu esir askerler arasında bir gurup vardır ki derhal Kızılların dikkatini çeker. Bizimkiler… Üniformaları yoktur. Rütbe işaretleri bulunmamaktadır. Ama yüzbaşı vardır, o yine yüzbaşıdır. Başçavuş, yine başçavuştur. Onbaşı yine onbaşıdır. Er erdir. Rütbeli gibi, makamlı gibi disiplinli bir yaşayış vardır. Bu tutum esaret yılları boyunca hiç değişmez. Sabah ve akşamları bir Türk kışlasında, barış şartlarında yarışırcasına yoklama için dizilinir. Mangadan yukarı doğru tekmiller alınır. En kıdemli subay bir yüzbaşımızdır. Mutat denetimini yapar, merhabalaşır. Hatır sorulur. Hastalar ayrılır. Onların başında bakılmalarıyla sorumlu bir sağlık ekibi bulunur. Güçlerince yapabilecekleri bakımı yaparlar, manevi destek olurlar, terk edilmişlik duygusunu vermezler. Genel temizlik yapılır. Kendilerine göre bir eğitim programları vardır. Spor yaparlar, güreş tutarlar, oyun oynarlar. Yemek zamanı, gelen yemek ve ekmek ortaya konulur. Gözetim altında eşit olarak bölüşülür. Herkes payı kadarını alır. En sonunda yüzbaşı da diğerleri ne aldı ise onu alır ve yer.

Bu hal, bu tutum, yönetici kadroyu yani Çinli subay ve komutanları hem kızdırmakta hem de ilgilerini artırmaktadır. İlk operasyonda, rütbelerin kaldırılması denemesinde diğer milletlerin ordularına mensup askerlerde bekleneni vermiş, Türk askerinde hiç değişiklik olmamıştır. Özel olarak yetiştirilmiş uzman istihbarat subayları getirilir.  Yeni bir denemeye geçilir. Kafilenin kıdemlisi olan yüzbaşımızı gurubun başından alıp hapsederler. Türk esirlerin bundan sonra ne yapacaklarını merak ederler. Bir hafta beklerler. Gözlemler yaparlar. Durum değişmez. Çünkü yüzbaşıdan sonraki kıdemli subay olan bir teğmen işi ele almıştır. Yaşam biçimi değişmeden sürmektedir. 

Nihayet üniversitelerden psikolog, sosyolog ve terbiyecilerden oluşan bir bilimsel araştırma ekibi getirilir. Durumu bu sefer onlarla beraber inceleme ve araştırma konusu yaparlar. Tek kişilik saç baraka içinde soğuk hava şartlarında hapis hayatı geçiren yüzbaşıyı karşılarına alırlar. Konuşturmak isterler. Konuşmamakta ısrar edince ölümle tehdit edilir. Yüzbaşının cevabı basittir: “Boşuna uğraşıyorsunuz. Aradığınız konuda Türk askerlerinin tutumu benim kişiliğimle ilgili değildir. Benden sonraki kıdemli komutayı ele alır. Hiçbir şey değişmez… Sorgucuların “onu da ölüme mahkûm ederiz” şeklindeki baskıları üzerine, subayımız konuyu biraz daha derinlemesine şöylece açıklar: Olabilir. Bu size ait bir sorumluluktur. Ama o subaydan sonra en kıdemli bir astsubay ise o komutandır.  Onu da alırsanız sıra çavuşa gelir ve görürsünüz ki askerlerimizin yaşam şekli hiç değişmeden devam eder. Siz öldürmeye devam edersiniz. Bizim disiplinimiz yine sürer. Sonunda iki Türk kaldı ise bunlardan birisi ya orduya giriş itibariyle kıdemlidir veya yaşça biri diğerinden birkaç gün büyüktür. Kıdem unsuru yine hüküm sürer, biri diğerinin emrini uygular. Bu davranışların kökü, Türk askerlerinin kışlada aldığı askeri terbiyeden evvel, evinde aldığı geleneksel Türk aile terbiyesine dayanır. Askerlik hayatı ile sivil hayat arasında bütün ülkelerde büyük farklar vardır. Onlarda disiplin hayatı üniforma giydikten sonra başlar. Halbuki biz onu evvela anamızdan öğreniriz. Aile içinde uygularız. Köylerimizdeki kahvelerde, camilerimizde bile davranışlarımızın özel bir disiplini vardır. Hastalarımıza dağ başlarındaki köylerimizde doktor bulamayız, kendi imkânlarımızla biz bakarız. Eski köylerimizde gece gözükebilen tek ışık, hasta beklenen evlerimizdedir. Bizde en ümitsiz hasta bile kendi haline terk edilmez. Başkasının hakkını yemek, yanımızdaki aç iken, sizin karnınızı doyurmanız milli ahlakımıza uymaz.

Bu gün dünyamızda yaygın şekilde bilinen bir “Beyin yıkama – Brain wash” diye bir eylem vardır. Bizim gazetelerimizde de sık sık bu deyimi içeren haber ve yazılara rastlarız. Bu konuda çalışma yapanlar bu deyine bazen “zorla inandırma” veya “düşünme reformu” terimlerini de kullanırlar. Birçok konularda olduğu gibi, bu ilginç konunun da doğuş yeri aslında “Çin” dir. Çince aslında “Zor altında inandırma, şahsi etkileme” olduğu bilinir 

Beyin yıkama tekniğinin usulleri, birbiri arkasından uygulama safhaları vardır. Tekniğin ilk safhası “şahsi dengeyi bozma” dır. Ele alınan kişide bu denge öylesine bozulmalıdır ki, bir daha düzelme imkanı olmasın. Beyni yıkanacak kimsenin üzerindeki etkileme süresini kısaltmak için ilk yapılan işlem “onu liderden koparma” dır. Bununla birlikte “yaşam şartlarını değiştirme ve zorlaştırma” tertipleri de alınır. Böylece kişi, bizim konumuzda tutsak asker, dayanıksız, psikolojikman her türlü telkine müsait bir ortama getirilmiş olur. Bu operasyon, “aç bırakma, tedavi etmeme, soğukta koyma” gibi çeşitli zorlamalarla sonuç alınıncaya kadar sürdürülür. İstenilen şey, “istek ve arzulara boyun eğdirme” dir.

Beyin yıkama tekniğinin bundan sonraki dönemi ikram ve tatlı davranıştır. Çinliler bu safhaya geçerler. Bu tür tatbikat, özellikle birinci safhada “boyun eğme” durumuna girenlerde daha fazla etkili olduğu bilinmektedir. Yemekler artırılmıştır. Yönetici ve muhafız görevlilerinin davranışları değişmiştir. Sertliğin yerini tatlı muamele ve şefkat almıştır. Adeta eski sert ve kaba insanlar gitmiş yerlerine tam aksine koruyucu melekler gelmiştir. Bu safhadaki tatbikatın amacı; dini, sosyal, her türlü manevi inancın yıkılması ve esirde “Şaşkınlık ve sorumsuzluk” yaratmaktır. Bu manevi yıkılış safhasında, yıkılan kişiden gerekiyorsa ileride kendi ülkesine gidince baskı ve şantaj için kullanılmak üzere yazılı belgeler de alınır.

Birleşmiş Milletler askerlerine yapılan bu uygulama da derhal bekleneni vermeye başlar. Yapılan ikram ve iyi muameleden herkes pek memnun ve mutludur. Bu neticeler göründüğü oranda ikramlar artar. Yeni ve güzel programlar uygulanır. Temsiller, sinemalar, geziler, piknikler. Bu kez de her milletten askerde beklenen olumlu etkiler görülmeye başlar. Her gün yeni bir gurup, şimdiye kadar yanlış tanıtılmış olan bu rejimi yani Komünizm’i beğenirler hatta hayran olurlar.

Bu tatlı tatbikatta da tavır değiştirmeyen bir asker gurubu vardır: Yine Türkler. Bizimkilerin inanışlarında hiçbir değişme olmaz. Lidere ve birbirlerine daha fazla sokulurlar.

Aylar hatta yıllar geçmektedir. Artık beyin yıkama taktiğinin sonuncu aşamasının uygulamasına sıra gelmiştir: Uyuşturucu iğnelerle insanların bilinçaltını etkilemek. Bu da çok eski bir Çin metodudur. Daha evvelki uygulamalara mukavemet gösterebilenlerin hemen hepsinin dilleri çözülmüştür. Sır olarak neleri varsa bülbül gibi söylemektedirler. Psikologların deyimine göre bu gibi ilaç tatbikatındaki insanın bilinçaltındaki zayıf taraflarıyla, kuvvetli taraflarının iç mücadelesi başlar. Uyuşturucu maddeler zayıf karakterleri çabuk çözer. Bir insanın doğduğu günden itibaren anasından algıladıklarıyla başlayarak okullarda ve mesleki çevrede verilen ahlak, davranık eğitimi, yani manevi değerlerimizdeki artış oranında elde edilmiş bir manevi gücümüz vardır. Buna uzmanlar “Süper Ego” demektedir. Bunun kuvvetli oluşu nispetinde yapılan ilaçlara karşı da mukavemet artar.

Bu üçüncü operasyondan da diğer milletler çok etkilendikleri halde bizimkilerin şuur altından sert bir direniş gösterdiği görülür. Yine sır vermezler. Ben işin bu noktasını değerlendirmeye ve ölçüye vurmaya kendimde bir yetki göremiyorum. Daha derinliğine inceleme yapılmasını bütün psikologlarımızdan ve hekimlerimizden özellikle istirham ediyorum.

1953 te kuzey-güney savaşı sona erer. Mütareke görüşmeleri başlar. Ama esirlerin iadesi işlemi kararı verilmez. Böylece esaret hayatı taraflarda 4-5 yıl sürer. Değişim başlayınca, yeni ve diğerlerine benzemeyen bir tutum gösterir. Türk esirleri, Türk gurubu, kıdemlileri olan yüzbaşının komutasında bir askeri birlik havasında güneye geçer ve tugaylarına iltihak ederler. Diğer ülkelerin esir düşen askerleri arasındaki maddi kayıplara ilaveten, manevi kayıplar da vardır. Oldukça büyük sayıda, bilhassa çoğunluğu Amerikalı olmak üzere anavatanlarına dönmeyi reddederler. Artık inandıkları yeni rejim içerisinde Komünist insanlar olarak Kızıl Çin’de yaşamayı tercih ederler.

İşte Amerikan “Mc Call” dergisi bu serüveni, kahramanlarının isimleriyle, tarihleriyle oldukça ayrıntılı olarak anlatır. Sonunda da Amerikalı ana babaya, pedagog, psikolog ve sosyologlarına sertçe hitap eder: “Anadolu bozkırının ortasında doğan, binbir mahrumiyet içerisinde yetişen Türk çocukları, bizim her türlü imkan ve konforu vererek yetiştirdiğimiz çocuklarımızla aynı şartlar altında, aynı sınavdan geçtiler. Onlar Muaffak oldular. Tam gittiler tam olarak geri dönmesini becerdiler. Bizimkiler birbirlerine ellerini uzatmadılar. Birbirlerini korumasını bilmediler. Yalnız kendileri için, bencillikle yaşamanın örneklerini verdiler. Bu yüzden maddi kayıplar verdiler. Kızıllardan daha sonraki dönemde de iyi muamele görünce gevşediler, çözüldüler. Onların rejimlerini beğendiler. Ailelerini, vatanlarını unutup, oralarda kaldılar. Nedir bu Türk’ün çözülmeyen kuvveti; gücünün sebebi? Nedir bu bizim cemiyetimizin zayıflığının, çürüklüğünün sebebi? Vb…”

 

NOT: Kaynak kitabın adı: KORE’DE TÜRK ASKERİ

          Yayın Kurumu      : GENEL KURMAY YAYINLARI

          Tasnif No.            : 576      

 *******************************************************