Prof. Dr. Hüsniye CANBAY TATAR

Akademisyen

Eril ve Dişil Tavrın Ahlak Anlayışına Yansımaları - 2

Dünyaya Tavır Alış: Zihniyet

Batının, genel olarak zihniyet tarihine ve zihin dünyasının tezahürlerine bakıldığında, bahsi geçen anlayışın izlerini sürmek mümkündür. Bunu anlamanın yolu, öncelikle insan ve insan anlayışından hareket etmeyi gerekli kılmaktadır. Aksi takdirde “insanı devre dışı” bırakan her yaklaşım eksik kalacaktır. Bu eksiklik hem anlamaya çalışan, hem de anlaşılması gereken bakımından olacaktır. Eksiği giderme ve insandan hareket etme isteğinin, ferdî açıdan zihinden, toplum söz konusu olduğunda ise zihniyetten bağımsız olmayacağı anlamına gelmektedir. Burada sadece “davranışlarıyla” değil “zihniyet ve tercihleriyle” de insandan bahsetmek gerekir. Nitekim “hiçbir fiili kasıt ve niyetinden” bağımsız düşünmek mümkün değildir (Ülgener, 2006: 7-12). Bu bağımsız olmayış, bizi zihniyet kavramına götürmektedir. Zihniyet “dünyaya ve dünya ilişkilerine içten doğru bir tavır alış” (Ülgener, 2006: 14) şeklinde tarif edilmektedir. Bahsi geçen tavır alış, hem dünya ve dünya ilişkilerine yön verecek ve muhteva kazandıracaktır, hem de insanın kendini gerçekleştirme tarzını belirleyecektir. Bu tarz zihniyetin, bir yandan hayata dair “ihtiyaçlar” ile insanı etkilemesine, diğer yandan “geçmişin izi ve baskısı” altında kaldığı için şu an ile maziyi birbirine bağlayarak, köprü görevi üstlenmesine yol açmaktadır. Aynı zamanda zihniyet “sebatlı bir yaşayış ve sert bir direnişe” sahip olduğu için şimdiyi ve onun değişim tasavvurunu da etkilemektedir (Ülgener, 2006: 80-82). Böylece değişmenin kendisi de zihniyetten bağımsız kalamamaktadır. Rönesans örneğinde olduğu gibi, hiç değilse geçmişin yeniden veya yeni bir yorumuyla geçmişle arada köprü olmakta, şimdiyi etkilemektedir.

Zihniyeti dünya ve ilişkilerine içten bir tavır olarak ele alırsak; dünya tasavvuru itibarıyla Batı zihniyetini mitolojik, teolojik ve epistemolojik olmak üzere üç dönemde incelemek mümkündür. Kastedilen şeye örnek olması bakımından mitin tarifine bakılabilir: “Doğal bir olgunun uygar olmayan bir zekâ tarafından açıklanması” (Fiske, 2013: 34). Tarifin Batı zihniyetinin sadece mitolojik dönemle sınırlı olmayan, medeniyeti kendine mal etme çabası ve iddiasını bir tarafa bırakırsak; “olgunun” dönemin “algı ve anlayışına” göre açıklandığı durumuyla karşılaşmış oluruz. Dönemin anlayışına yapılan vurgu, adı geçen diğer dönemler için de geçerli olacaktır. Aralarındaki farklılıkların kabul edilmesine rağmen, zihniyetin sebatlı bir yaşayış ve sert bir direnişe sahip olma özelliğinden dolayı, en azından birtakım anlayış ve tavırların varlığını devam ettirdiğini söyleyebiliriz. Mesela Batı zihniyetinin her dönem için eril tavrı kendine mal etme istek hatta ısrarını bu şekilde okuyabiliriz.

Mitolojik dönemde aydınlığın ve aklın, dolayısıyla eril tavrın temsilcisi olarak kabul edilen Apollon, temsil ettikleriyle sadece Olimpos’u mesken tutup, kabul görmemiş; Batı zihniyet dünyasında da merkezî yerini hep korumuştur. Ama mesela eğlence ve duyguları temsil eden Baküs, tıpkı Batının paketleyip gönderdiği dişilliğe ait tavırlar gibi mecburi göçe mahkûm edilerek Doğuya gönderilmiştir.

Bütün farklılığına rağmen Teolojik dönemde de bu konuda, aynı zihniyetin benzeri tezahürlerini görmek mümkündür. Bir örnek olması bakımından, dönemin ana karakterini oluşturan Hz. İsa’nın annesi Hz. Meryem’e karşı sergilenen tavra bakmak kâfi gelecektir. Bu dönemde Hz. İsa’nın merkezde yer aldığı bir anlayışın halesinde iki kadının yer aldığını görmekteyiz: Anne Meryem ve Mecdel’li Meryem. Hz İsa’nın mucizevî doğumunu gerçekleştiren Hz. Meryem elbette çok önemli bir yere sahip olmuştur. Ancak dönem itibariyle, yere göğe sığdırılamayan Hz. Meryem, en fazla Efes’e kadar gidebilmiş, ne var ki Avrupa’ya gidememiş, aslında götürülmemiştir. Zira Hz. Meryem evine döndüğü zaman kendisine çocuktan sorulduğunda cevap vermemiş, sadece çocuğunu göstererek, sessizliği tercih etmiştir. Sükût etmiş ve bu haliyle dişil tavır sergilemiştir. Mecdel’li Meryem ise bir şekilde Avrupa’ya gidebilmiş, götürülmüştür. Popüler romanlarda bile yerini almıştır. Zira bahsi geçen zihniyet açısından o bunu hak etmişti: Cedelleşerek* eril tavır sergilemiş ve bu onun tercih edilmesine yetmiştir. Çünkü mücadele sükûta nispetle daha eril bir tavırdır.

Epistemolojik döneme gelindiğinde, eril tavır iddia ve ısrarının devam ettiğini söyleyebiliriz. Bu durumun, mesela modern bilim paradigmasının kurucularından Bacon’ın ifadesine de yansıdığını görmekteyiz. Ona göre tabiat saçından tutulup teslim alınmadıkça, bilimden, dolayısıyla güçten bahsetmek mümkün olmayacaktı. Böylece sadece tabiat değil, bilim de gücün emrine amade kılınmış oluyordu. Zaten tabiat da anne değil miydi? Bu ifadede sadece bilimsel anlayış ve bu dönemin zihniyetini görmüyoruz. Aynı zamanda Batı anlayışının dişil tavra ve onun bütün çağrışımlarına yaklaşımını da görmekteyiz. Ayrıca bu yaklaşım ile öteki algısı, sömürge anlayış ve uygulamalarına da bir zemin hazırlanmıştır. Bunlara ilaveten en meşhuru “tarihin sonu” olan çeşitli noktalama gayretleri de bu minval üzere okunabilir. Birçok sonlandırma gayretinde olduğu gibi tarihi noktalamak da bu eril tavır ısrarının bir tezahürü şeklinde yorumlanabilir.

Bahsi geçen örnekler, dünyaya tavır alış bakımından ve farklı dönemlerde Batı zihniyetinin erillik hususundaki ısrarı şeklinde okunabilir. Aynı zamanda erillik ve sembollerine sahip çıkılıp, dişillik ve sembollerinin Doğuya gönderildiğini veya orada bırakıldıklarını söyleyebiliriz. Söz konusu tavır, sadece sembol veya sembol isimlerle sınırlı kalmayıp, dişilliği çağrıştıran her tavrı da Doğuya mal etme gayretine dönüşmektedir. Zaten Doğu ve Batıyı tayin etme de eril bir tavır olup, güçle ilgilidir.

Yazının Devamı Gelecek Hafta

 

 

* Meselenin yorumlanmasında yazar Mehmet Ali Bulut’un bir konuşmasından ilham alınmıştır.