Prof. Dr. Hacı DURAN

Akademisyen

duranhaci@gmail.com

Tunus’ta Arapların Kimlik Bunalımı

Tunus’ta, Akdeniz’in içine sızmış olan burnu ile önemli bir tarih ve turistik kent olan Manastır, iki gün sürecek olan “Kimlikler, Kökenleri ve Etkileri” konulu, uluslararası sempozyuma ev sahipliği yapıyor. Toplantıyı, Tunus, Küresel İncelemeler ve Araştırmalar Merkezi ile Tunus ve Akdeniz Tarih, Toplum ve İktisat Araştırmaları Cemiyeti birlikte düzenliyor.

Toplantılar iki ayrı salonda on iki ayrı ve iki ortak oturum şeklinde yapılıyor. Her bir oturumda dört tane bildiri sunuluyor. Toplamda yaklaşık elli ayrı bildiri dinlemiş ve tartışmış olacağız. Toplantıya, Güney Afrika, Togo, Fas, Cezayir, Amerika, İspanya, Lübnan, Irak, Lübnan ve birçok Batı ülkesinden, sosyal tarih, antropoloji, sosyoloji ve medeniyet araştırmaları uzmanı katılıyor. Özellikle Fransız sosyolog ve Antropologların ağırlıkta oldukları görülüyor. Ben de “Simulatif Kimliklerin Uydurma Cemaatleri” konulu tebliğimle katılıyorum. Oturumların birinci günü tamamlandı. Ben de tebliğimi sundum.

Kuzey Afrika’da önemli bir Ribat olarak erken dönem İslam fetihleri ile kurulan ve Osmanlı devleti tarafından yeniden düzenlenen bu kent; Akdeniz’e nazır Osmanlı kalesi ve çevresindeki kutsal anıtsal mezarlarla insanı etkiliyor, düşündürüyor. Günümüzde, beyaz gövde renklerini açık mavi kontörler ve pervazlarla süsleyen otelleri, evleri, çarşıları ve eğlence merkezleri ile, Osmanlı yeniçerilerine meydan okurcasına, bir turizm cennetine dönüşmüş.

Bu kentin adının neden Manastır olduğunu da merak etmiş olmalısınız. Kent sakinlerine bunu sordum. Bir çoğu bu kentin Manastırlı mücahitler tarafından kurulduğunu söyledi. Anlaşılan Tunus’un güney-doğu sahillerinde yer alan bu kent, Osmanlı devleti tarafından bir ribat olarak İspanyol-Fransız katolik ittifakına karşı Müslüman Tunus halkını savunmak için kurulmuş. Bir kale kent olduğu bugün de belli oluyor. Ancak ilginçtir; Osmanlı Manastırı’nın şimdi nerede olduğunu sorduğumda, bilen de yoktu. Karamanlı ailesinin Tunus’ta uzun süre siyasi olarak çok etkili olduğunu belirttiler. Karamanlı ailesinin izleri hakkında bir araştırma yapmadım. Ama tahminlerime göre, Balkanlar’a sürgün edilen Karamanoğulları olarak bildiğimiz ailenin, Balkanlar’da bulunan Manastır kentinden buraya bey olarak daha sonra tayin edildiklerini söyleyebilirim.

Aslında şu anda Manastır diye bir kentin Balkanlar’da bulunmadığını da söylemek lazım. Çünkü Manastır ismi; Türk ve Müslüman karşıtı bütün Balkan siyasi oluşumlarının hazmedemediği bir isimdir. O kentin ismini Yunanlılar; Yunanca ve Latince değildir, diye değiştirdiler. Manastır isminin kullanımını, yasakladılar. Özgün topraklarında yok edilen, Manastır isminin, Tunus halkının Darıca dediği, arabesk halk dilinde, Arapça(!?) olarak yaşamaya devam ettiğini de böylece görmüş oldum.

Toplantıda sunulan bildirilerin ve yapılan tartışmaların bir kısmı ise bende apayrı duygular uyandırdı. Osmanlı Türk İslam ittifakının çöküşü yıllarında, başta Satı Alhusi ve Abdurrahman Alkavakibi olmak üzere, Araplık adına politika ve düşünce üreten Osmanlı vatandaşı, sözüm ona Arap milliyetçisi ve İngiliz işbirlikçisi aydınların yerini, küresel post-modern imajların etkisinde kalarak, İslamlığı ve Arapçayı, Araplar için bir ortak kimlik olarak görmeyen, Arap aydınlarla(!?) karşılaştım.

Özellikle Mağrip Arap ülkeleri olarak bilinen, Fas, Cezayir ve Tunus aydınları arasında Arapça’nın milli bir kimlik dili olarak kabulü konusunda tereddütler olduğunu gördüm. “Fransızca bir savaş ganimetidir” diyen Araplara karşı; “Akdeniz, beni nasıl Fransa’dan ayırıyorsa; Fransızca da beni vatanımdan ayırmaktadır” diyenler, oldu. Fransızcanın savaş ganimeti olarak savunulması! mankurtluğun hangi boyutlara varabildiğini gösteren tipik bir örnektir.

Cezayir’den Dr. Şerifi bu görüşte olduğunu söylerken, bir milyon beşyüz bin Cezayirlinin 1960’lardaki Cezayir bağımsızlık savaşında, Fransızlar tarafından öldürüldüğünü unutmamış. Tam bir asır devam eden işgal yıllarında, toplamda yedi milyon Cezayirlinin yine Fransa tarafından katledildiğini de hatırlıyor. Fransa’nın buğday borçlarını ödememek için, Cezayir’i işgal ettiğini ise, kendisine ben hatırlattım.

Fransa’nın medreseleri kapattığını, Arapça okuma yazma yasağı getirdiğini, askeri güç kullanarak Cezayir halkını Fransızlaştırmaya çalıştığını, Cezayirli ve Tunuslu uzmanların bir kısmı da dile getirdi. İşin ilginç yanı ise, Şerifi gibi düşünen başka Arap aydınlarının da olmasıdır. Beyefendiler!? Dilin ulusal kimlikle alakalı olmadığını, yüzleri kızarmadan savunabildi. Toplantıda bulunan Fransızların tartışmayı tebessümle karışık, bir gururla izlemesi ise facia manzarasını daha bir karmaşıklaştırıyordu.

Toplantıda dikkatimi çeken bir diğer konu ise, Irak’tan gelen uzmanların üzerinde durduğu konular oldu. Iraklılar, ülkelerinde terörist, fanatik ve şiddet eğilimli grupların yabancı istihbarat kuruluşlarınca finanse edilen şirketler tarafından beslendiğini söylediler. Resmî kayıtlara geçen örnekler sundular. Öldürdüğü kişi başına 50 dolar alan ve kendilerini mezhepçi ideolojiler ve kimliklerle saklayan katil örgütlerin bulunduğunu ifade ettiler. Kimlik söylemleri altında saklanan bu post-modern eşkiyalık tipolojisinin ulusal bilincini yitiren bir toplumda ne gibi facialara sebep olabildiğini gösteren çarpıcı örnekler olarak bunları kaydettim.

Toplantıda üzerinde durulan konulardan birisi de, Mısır’da ve Kuzey Afrika’da Memluklu ve Osmanlı, daha doğrusu Türk yönetimlerinin kimlik politikaları oldu. Mısır’dan gelen Salah Ahmet Haridi, Osmanlılar’ın Memlukluları yenmelerine rağmen, iktidarda tutmalarını Osmanlılar’ın Türkçülük politikası izlemelerine bağladı. Memlukluların Mısır’ı sadece yönettiklerini ve halkla bütünleşmediğini anlattı. Bu durumun Mısır’da iktidar seçkinlerinin özel bir kast olarak varlıklarını günümüze kadar devam ettirmelerine neden olduğunu belirtti.

Prof. Salah’a Mehmet Ali Paşa’nın Memluklu seçkinlerini tamamen kılıçtan geçirdiğini, Mısır’ı yöneten yeni bir askeri sınıf inşa ettiğini hatırlattım. M. Ali Paşa’nın bir Osmanlı valisi olduğunu belirttim. Ayrıca İngilizlerin Mısır’da neler yaptığını da göz önünde bulundurması gerektiğini kendisine söyledim. Mısırdaki Türk yöneticilerin, Türkiye’ye dönmediklerini, Araplaştıklarını; buna karşın İngilizlerden Mısır’a yerleşip Araplaşan İngilizlerin mevcut olup olmadığını hesaba katması gerektiğini bir eleştiri olarak dile getirdim.

Batı Afrika’nın Fransız güdümüne girmesi süreci de toplantı boyunca dikkate aldığım bir konu oldu. Özellikle Tunus’ta beyzadelerle, askeri sınıftan gelen yeniçerilerin-Tunus ve Cezayir’de bunlara Dayı deniyor- çatışmaları ve iktidar savaşlarına girişmeleri Emperyalist Fransa’nın işgal girişimlerini çok kolaylaştırmış.

Modern Arap aydınları da bu durumun farkındadır. Ancak buna rağmen öğrenilmiş çaresizlik olarak değerlendirilmesi gereken mevhum Türk korkusunun kimi Arap aydınlarda bir hastalık olarak devam ettiğini de gözlemledim. Bu kategoriye giren ve Arapça tebliğ sunmaktan aciz kalmış kimi Arap aydın, Fransız ve İngiliz sömürgecilik siyaseti kavramları ile ulusal kimliklerini değerlendirebildiler.

Toplantıda dile getirilen bir başka konu ise Arap toplumlarında çoğulcu kimlik politikalarının benimsenmesi gerektiğini savunanların olmasıydı. Halkının tümü Arap ve müslüman olan bir ülkede çoğulcu kimlik arayışlarının nasıl karşılık bulacağını doğrusu çok merak ettim. Gördüğüm kadarıyla, Tunus, Cezayir ve Libya halkının tamamı Arap, Müslüman ve Malikidir. Bu halklar arasında, Kanada veya benzeri ülkelerdeki gibi bir din, kültür ve dil farklılığı yoktur. Buna rağmen bu tür arayışların bilimsel tebliğlerle gündeme taşınması, benim “Simulatif Kimliklerin Uydurulmuş Cemaatleri” adlı tebliğimin nasıl bir tartışma yarattığını, bu ortamda tahmin ediniz.