Oğuz ÇETİNOĞLU

Ekonomist, Araştırmacı-Yazar

ocetinoglu1@gmail.com

Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu ile Ufuk Turu…

Oğuz Çetinoğlu: Muhterem Hocam! Röportaj teklifimi kabul ettiğiniz için teşekkürlerimi sunuyorum.

Budizm, Brahmanizm, Hinduizm, Mecusilik gibi oluşumlar umûmiyetle ‘Beşerî dinler’ olarak anılıyor. ‘İnanç kültürü’ olarak tavsif edilmesi daha doğru bir isimlendirme olarak tavsiye edilebilir mi?

Diğer taraftan Âl-i İmrân sûresi 19. Âyet’te; “Allah katında din İslâm’dır” hükmü var. Bu hükme göre; tahrif edilmiş olduğu bilinen Mûsevîliğin ve Hıristiyanlığın ‘İlâhî dinler, Semâvi dinler’ olarak kabulü ve öyle anılması doğru bir değerlendirme olarak kabul edilebilir mi?

Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: Evet; Budizm, Brahmanizm, Hinduizm, Mecûsîlik gibi oluşumların, ‘Beşerî dinler’ olarak değil de  ‘İnanç kültürü’ olarak kabûl edilmesi, öyle tanınması uygundur. Dîn, bütün kâinâtı, her şeyi, fizik ötesini ilgilendiren, kapsayan bir kavramdır; insanların ortaya koyduğu tasavvurlar bu kavramı karşılamaz.

Evet, Allah katında dîn, İslâm’dır (İlâhî İrâde’ye teslîmiyyetdir: Arz, o irâdeye teslîm olarak Güneş çevresinde bir yılda, kendi çevresinde bir günde dönüyor, toprak, o irâdeye boyun eğerek canlıların yaşaması için gerekli bitkileri çıkarıyor…)

“Semâvî dinler” denilmesi YANLIŞTIR: Semâvî bir tek dîn vardır. İnsanlar, o dînin Hz. Mûsa çağındaki safhasına “Mûsevîlik”, Hz. Îsâ devrindeki safhasına “Îsevîlik/Christ-Christiandom” adını vermişler; o, Hz. Âdem A.S. danberi devâm eden tek dindir ve Kâinâtın Yaratıcısına teslimiyettir, O’nun buyruklarına uygun olarak yaşama yolunu gösteren İslâm’dır; eski safhaları, insanlar elinde tahrife uğramıştır.  Zâten, Son İlâhî Kitap’ta, Mâide Sûresi 17, 72, 73. âyet-i kerîmelerde, kendilerine, günümüzde “Hristiyan” diyenlerin, kesinlikle kâfir (Gerçeği örten) oldukları beyân buyurulmuştur. Daha eskisini kıyas edin…

Çetinoğlu: Yunus Sûresi, 44. Âyet’te; ‘Şüphesiz Allah, insanlara hiçbir şeyle zulmetmez’ denilmiş olmasına rağmen deprem sebebiyle meydana gelen can kayıplarının ‘günahkârların cezalandırması’ olarak kabullenemediğimden ilâhiyatçı profesör dostuma sordum: ‘Kurunun yanında yaş da yanar mı?’ Verilen cevap:

Kurunun yanında yaş da yanıyor. Evet, ne yazık ki acı gerçek budur. Kur’ân bunu da beyan etmiştir. Hz. Musa, duâ niteliğinde Allah’a şöyle yönelmiştir: ‘içimizdeki beyinsizler yüzünden bizi de helâk eder misin Allah’ım?’ (A‘râf-155). Yine Kur’ân şöyle der: ‘Bir de öyle bir fitneden sakının ki o, içinizden sâdece zulmedenlere erişmekle kalmaz...’ (Enfâl-25). ‘Zulmedenlere meyletmeyin; sonra size de ateş dokunur...’ (Hûd-113).

Ancak şunu açık olarak belirtmeliyiz ki, kurunun yanında yanan yaşların başına gelenler, asla bir cezâ niteliğinde değildir. Bu depremde ölen, yaralanan ve zarar görenlerin büyük çoğunluğu cezâya uğramış olarak bunlar başlarına gelmemiştir. Aralarında kurular varsa, yâni bu konu ile ilgili suçlular varsa o başka. Kadere değil, kaderden zarar görenlere sebep olanlar, halkımızın tâbiriyle tuzu kurular, yâni sorumluluğunu yerine getirmeyen yönetici, müteahhit, etkili ve yetkililerdir. Kötüler yüzünden bu felâketler başımıza gelebildiği gibi, iyiler sâyesinde kurtuluruz da. ‘Eğer Allah, insanlardan bir kısmının kötülüğünü diğerleriyle savması olmasaydı, elbette yeryüzü altüst olurdu’ (Bakara-251; Hac-40). Bütün dünyayı felakete götürmek yönelişinde olanlara, bütün toplumları fitne fesada boğanlara ne demeli? Hz. Musa gibi soru niteliğinde duâ etmeliyiz.

Verilen cevap ve ‘Ancak’ kelimesiyle başlayan açıklama beni tatmin etmedi. Sizden tatminkâr cevap ve açıklama alacağıma inanıyorum. Lütfeder misiniz?

Prof. Maksudoğlu: Bu soruya cevap, çok zordur ve büyük bilgi hamûlesi,  birikim ve sorumluluk gerektirir; gelenek bağının kopmuş olması da büyük bir kayıptır. Dîn bilginleri, hemen her konuya YENİDEN başlamak durumundadırlar ve pek çoğunun farkına bile varmadığı, iki yüz yıldan beri devâm eden kültür istilâsı zemîninde yaşamaktadırlar. Bundan dolayı, böyle çok mühim konuları ele almak için, içinde bulundukları zemînin, çevrenin, HİÇ de müsâid olmadığını, pek azı fark edebilmektedir, belki de hiç biri…(öyle bir kültür istilâsı altındayız ki, pek çoğumuz, içinde kendimizi bulduğumuz kıyâfetin bile ‘kendimizin’ olmadığının farkında bile değiliz.)

Bu konuda, şu hadîs-i şerîf, durumu anlamamıza tardım edebilir:

Hz. Muhammed A.s. buyuruyor ki: (hatırımda kaldığı kadarıyla meâlen:)

“Bir ordu, yıkmak için Kâbe’ye yürür (toplum günahkâr olur) Allah C.C. o orduyu yerin dibine geçirir.” Hz. Âişe R.A. vâlidemiz: “Yâ Resûlallah! O ordu içinde savaşmak için gelmeyen, satıcılar vb. de vardır, onlar ne olacak?” deyince, buyururlar ki:

“Allah C.C. orduyu yok eder, Mahşer’de, her biri, amellerine, niyetlerine göre muâmele görür.”

Âyet-i kerîmelerden de anlaşılacağı üzere, Cenâb-ı Hak, dünyada muâmeleyi toptan yapıyor, Âhirette niyetlere göre karşılık veriliyor.

Zelzeleyi, düştüğümüz gafletten uyanmamız için bir ihtâr olarak anlamak, zavallılığımızı, çâresizliğimizi, hiçliğimizi, kulluğumuzu hatırlama fırsatı, vesîlesi olarak görmek, yanlış olmaz sanırım. Vukû bulması için tabiî, fay kırıkları filân, göze görülen sebepler olarak ortaya konulmaktadır. O fay kırıkları, ‘kendi kendine Mİ’ oluşuyor?

Çetinoğlu: Diyânet İşleri Başkanlığı, müftülüklere gönderdiği bir genelge ile ‘Cuma namazlarından sonra Zühr-i âhir namazının kılınamayabileceğini…’ duyurmuş. Büyük câmilerde Cumanın dört rekât son sünneti kılındıktan sonra müezzin, tesbihat ve duâya geçiyor…

Şimdi… Zühr-i âhir namazı, Peygamber Efendimiz’den sonra bir gerekçe ile kılınmaya başladı. Biliniyor ki, diğer Müslüman ülkelerde uygulanmıyor. Bizde ise Osmanlı döneminde başladı, Cumhuriyet döneminde devam ediyor. Kılınmasını gerektiren durum, ne sebeple ortadan kalktı ki, ‘kılınmayabilir’ fetvası verildi. Kılmak istemeyen, vâcip olan son sünneti de kılmadan câmiden çıkıyor. Kılmak isteyenlere, (tespihat ve duâya geçmek suretiyle) dolaylı olarak mâni olunması nasıl karşılanmalı?

Prof. Maksudoğlu: Zuhr-ı Ahîr, bilindiği gibi, bir ihtiyât namâzı ve kılına gelmiş. İşi olan, zâten kılmadan çıkıp işine gidiyordu. Bu tutum, Diyânete son yıllarda hâkim olan ‘kolaylaştırma’ eğiliminin bir tezâhürü gibi görünüyor. O eğilim, temelinden yanlış: İslâmı, çağa uydurma/uzlaştırma eğilimi. Halbuki, ‘uyum sağlaması gereken’ İslâm değil; çığırından çıkmış, çürümüş ‘çağdaşlık’tır.

Târîhi gelişim îtibâriyle, Türkiye’deki Diyânet, çok başka potansiyele sâhiptir, ama o gücün bilincinde olan kadro yerine oryantalist kargaları kılavuz edinen bir anlayış oraya çökmüştür. Prof. Ali Erbaş, sonradan gelmiştir, o anlayışın kurucusu değildir ama, pek karşı da değildir gibi. Din İşleri Yüksek Kurulu’na üye seçimlerinde oyunlar oynanmış, tulum liste çıkarılmıştır. Kurulun başına getirilen, iyi niyetli olduğuna inandığım, Arapçayı da iyi bilen, Arabistan’da doğmuş, büyümüş olan Prof. Hâlis Aydemir, o anlayıştaki kişiler tarafından paratöner olarak oraya getirilmiştir.  Kendisiyle tanışmıyoruz, telefonla kendisine ulaştım, kendimi tanıttıktan sonra, oryantalistler hakkında bildiklerimi, kanâatimi anlattım, bu kadarını yapabildim.

On iki Eylûl döneminden bir karikatür hatırlıyorum:

Büyük bir koltuk (iktidar) ve üzerinde küçücük, kurşun asker gibi bir figür, koltuğun bir kenârında, küçücük  yürüyor …

Çetinoğlu: Diyânet İşleri Başkanlığı, hayli geniş kadrosuna ve yine hayli kabarık bütçesine rağmen, bâzı Müslümanlar üzerinde, mahalle aralarındaki merdiven altı ham softa kaba yobaz şeyh efendiler kadar tesirli olamıyor. Bu durum zât-ı âlinizi de üzüyor, gelecek hakkında endişelere sevk ediyor mu?

Prof. Maksudoğlu: Dîn görevliliği, öğretmenlik gibi, idealist kişinin işidir, sıradan bir memûriyet değildir. Kurban derisi toplar gibi, köylerden, İmam_Hatip Okulları/Liseleri boş kalmasın, diye toplanan öğrencilerden, kendini isbât eden, adam gibi adam olanlar da var, sıradan iş görüp, diplomalar alıp makam kapma yarışına girenler de… Osmangazi İlâhiyat Fakültesi dekanı iken, bir toplantıda bir araya geldiğimiz, Eskişehir’deki üs komutan yardımcısı general: “aman ‘aydın’ dîn adamı” deyince, kendisine demiştim ki:

“Evet! ŞEHİRLİ âilelerin en zekî çocukları İlâhiyât Fakültelerine girmeli”.

Mahalle aralarındaki … evet bâzı sahtekârlar da çıkıyor ama, cemâatlara, tasavvuf erbâbına sürekli saldıranların, bu konuyu gündemde tutanların; içimizdeki, dilimizi konuşan, ama mürted, kâfir diploma hamalları olduğunu da unutmayalım. Antalya’da bir öğretmen, öğrenci tâcizi yüzünden uzun yıllara mahkûm olarak hâlen hapiste. Hukuk mezunu bir bayan, “dolandırıcılara kapılmayın” reklamıyla yüklü vurgun yapmış olmak ittihâmıyle mahkemede… Kimse, öğretmenlik kaldırılsın, hukuk fakülteleri kapatılsın, demiyor. Konu, İslâm’ı yaşamak, yaşatmak gayretindeki cemâatlara gelince, bir kötü olay köpürtülüyor; o havaya kapılmamak gerekir. Aynı kampanya, Ensar Vakfı için yürütüldü: Vakıf idârecileri, İlâhiyât mezunu. Kurslardan birindeki bir çirkin olay yüzünden yaygara koparıldı.

O cemâatlar, -sahtekâr, her zümrede bulunabilir; ayıklanmalıdır- çocuklara İslâm’ı öğretiyorlar. Hocalarını tv lerde dinliyorum: birikimleri, birçok ilâhiyât mezûnunda yok. Ha, İlâhiyât mezunu, bilgi birikimi eksikliğini giderir ve İslâm’a uygun yaşama alışkanlığını kazanırsa, o hocalardan daha etkili olabilir, ayrı konu.

İlâhiyat Fakülteleri müfredâtı, İmam-Hatip mezunları için değil, benim gibi, düz lise mezunlarına göre düzenlenmiştir. Göç yolda düzülür, gibi, devâm ediyor.

Dîn görevlisi, iyi yetişmiş hocaların gözetim ve öğretimindeki Kur’ân kurslarında, küçük yaştaki, bu işe yatkın âilelerin çocuklarının öğretim ve eğitimiyle başlamalı, o çocuklar, kademe kademe, ilk, orta ve lise, üniversite, master, doktora … seviyelerinde, kabiliyetlerine, kapasitelerine göre yetiştirilmeli. (Öğretmen okullarının kapatılması, büyük bir yanlışlık olmuştur; liseden sonra öğretmenliğe yönelen öğrencinin durumu, o okullardan mezun olanınkinden farklı olmuştur. Bunun gibi.)

Çetinoğlu: Dinimiz israf edilmesini yasaklamıştır. Bu yasağa uyulmasını (mümkün olan en geniş ölçüde) sağlamak kimin, kimlerin görevidir?

Prof. Maksudoğlu: İsrâfı önlemek yasağına uymak, uyulmasını sağlamak HEPİMİZİN görevidir. Çocuk, evde isrâf edilmediğini görmeli, öyle yetişmeli. Okullarda öğretilmeli. Devlet de gerekli önlemleri almalı.

Aslında, Müslümanlar, Kur’ân’la aralarındaki MESÂFEyi aza indirseler, mümkün olsa da kapatsalar; birçok mesele, kendiliğinden hallolacak.

Prof. Dr. MEHMET MAKSUDOĞLU

Akademisyen, İlahiyat Profesörü, Dekan,  Araştırmacı yazar. Eskişehir’de Kırım kökenli bir âile içinde 1939 yılında doğdu. İnkılâp İlkokulunu (1950), Eskişehir Lisesini (1956) ve Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesini (1960) bitirdi.

İzmir İmam-Hatîp Lisesi’nde Meslek Dersleri Öğretmeni olarak Arapça, Farsça, İngilizce ve Hadîs öğretti. Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde İslâm Târihi Asistanı oldu (Temmuz 1961).

Tunus’ta (1961-63) doktora tezi ile ilgili malzeme topladı, dilbilgisini bildiği Arapça'nın pratiğini yapmak imkânını buldu. Dördüncü sınıfına kabûl edildiği Burgiba Yaşayan Diller Enstitüsü Arapça Bölümü’nü bitirdi.

Türkiye’ye dönüp İstanbul, Başbakanlık Osmanlı Arşivinde belge inceledi, 1966 yılı Mart ayında " Tunus’ta Osmanlı Hâkimiyeti" konulu doktorasını verdi.

İngiltere’de, University of Cambridge’de Faculty of Oriental Studies’de (1967-70), Türkçe öğretti, orientalistlerin nasıl yetiştirildiklerini gördü.

Türkiye’ye dönüp Diyânet İşleri Başkanlığına bağlı olarak İzmit, Ankara ve İstanbul’da vâizlik yaptı, askerlik görevini Yedek Subay olarak yaparken bir askerî okulda Târih ve İngilizce öğretti (1970-73).

İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü’nde öğretim üyeliği yaptı (1973-82), İslâm Târihi ve Arapça öğretti. Askerlikte öğrendiği ‘dili, hep bir ağızdan tekrarlama’ metodunu, yazdığı Arapça kitaplarında uyguladı.

Marmara Üniversitesi'nde 1983 yılında Yardımcı Doçent, 1986 da Doçent ve 1995 yılında Profesör oldu.

İzinli olarak gittiği Malezyadaki International Islamic Universty’de 4 yıl (1991-95) Târih ve Medeniyet Bölümü başkanlığı yaptı, Osmanlı Târihi öğretti. Orada iken yazdığı Osmanlı History adı geçen üniversite tarafından bastırılıp (1999) textbook olarak kullanıldı.

Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde bir yıl daha öğretim üyeliği yaptıktan sonra Eskişehir Osmangazi Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi kurucu dekanı olarak Eskişehir’e gitti. 28 Şubat 1997 olayı gölgesinde YÖK tarafından öğrenci verilmeyen fakülteye Türk Dünyâsından (Kırgızistan, Kazakistan, Türkmenistan, Âzerbaycan, Kırım, Tataristan’dan 5 er erkek) öğrenci getirilmesi, bu öğrencilerin Eskişehir’de tatarca olarak eğitilmesini isteyen 4,5 sayfalık rapor-dilekçesini, akla gelebilecek BÜTÜN yetkili makamlara resmî yazı olarak gönderdi. Böylece, misyonerlerin ve mahzurlu görülen İslâmî görüşleri temsîl edenlerin faaliyetlerine karşı, Türk Dünyâsında İslâm’ın, Türkiyedeki gibi anlaşılması yolunda sağlam adım atılmış olacaktı.

2004-2005 öğretim yılında izinli olarak gittiği Kazakistan’ın Türkistan Beldesindeki Hoca Ahmed Yesevî Milletlerarası Türk-Kazak Üniversitesinde öğretim üyeliği yaptı. 2006 yılında yaş haddi sebebiyle emekli oldu. Hollanda Rotterdam Milletlerarası İslâm Üniversitesinde bir dönem öğretim üyeliği yaptı.

Kitap hâlinde yayınlanmış eserleri:                                                                                                                       

Hz. Muhammed Aleyhisselam (2010), Osmanlı History and Institutions 3 (2011), Uygulamalı Arapça (Mustafa Seçkin ile (2012), Arabic in English - Student's Book (2013), Arapçayı Öğreten Kitap (2013), Arapça Uygulamalar Kitabı - Dile Hâkim Olmak İçin Alıştırmalar (Mustafa Seçkin ile, 2014), Herkes İçin Arapça – 1 (2017), Arapça Dilbilgisi (2017), Açıklamalı Kolay Arapça - (Cemal Muhtar ile (2019), Herkes İçin Arapça – 2 (2019), Hz. Muhammed Aleyhisselam’ın Hayatı (2019), Kendi Kendine Pratik Arapça Konuşma Kılavuzu 3 (2019), Analitik Osmanlı Tarihi (2020), Osmanlı'dan Günümüze Değişme Maceramız (2020), Arapça-Türkçe Öğretici Sözlük 3 (2021),  Hatırladıklarım  (2021), Osmanlı Devrinde Tunus (2021), Kırım Türkleri (2021), Herkes İçin Arapça – 3 (2021), Herkes İçin Arapça – 4  (2021), Osmanlı Tarihi 1289-1922 (2021), Arapçayı Öğreten Kitap 3 (2021), Arapça Okuma Kitabı 3 (tsz).