Mersin’in kalkınmasına katkı veren, yardımseverliği ve mütevazılığı ile gönüllerde yer eden Ali Doğan’ın sabırla örülmüş yaşam öyküsü.
Bu sadece bir iş adamının hikâyesi değil. Aynı zamanda dostluğun, vefanın, çalışmanın, inancın ve insan kalabilmenin hikâyesi.
Yaşar Seyman’ın kaleme aldığı “Sabırla Akan Bir Ömür: ALİ DOĞAN” kitabı da işte tam bu hikâyeye ışık tutuyor.
(Haberin Hollandacası en altta.
De Nederlandse versie staat onderaan)
İlhan KARAÇAY yazdı:
Merhaba, günlerce yokluğumu fark edip “İlhan Karaçay nerede kaldı?” diye soran değerli okurlarım.
Merhaba, yurt dışındaki ömrünü anavatan Türkiye’ye bağlamış vefakâr insanlarımız.
Merhaba, yurt dışındaki Türklerin değerini bilen ve onların sesine kulak veren anavatandaki dostlarım.
Merhaba, yarım asrı aşan gurbet hikâyesinin canlı tanıkları olan kıymetli büyüklerim.
Merhaba, dedelerinin ve ninelerinin emekleri üzerinde yükselen yeni nesil gençlerimiz.
Merhaba, kendilerini yurt dışındaki Türk toplumuna adamış akil insanlar ve gönül erleri.
Merhaba, bilimde, sanatta, sporda, ticarette ve meslek hayatında başarılarıyla göğsümüzü kabartan insanlarımız.
Merhaba, alın teriyle Avrupa’nın kalkınmasına katkı sunarken gönlünü Türkiye’den hiç ayırmamış emektar vatandaşlarım.
Merhaba, kültürümüzü, dilimizi ve milli değerlerimizi gelecek nesillere aktarmaya çalışan eğitim gönüllülerimiz.
Merhaba, camilerde, derneklerde, vakıflarda, spor kulüplerinde ve yardım kuruluşlarında toplum için çalışan adsız kahramanlarım.
Merhaba, yıllardır yazılarımı okuyarak bana güç veren, eleştirileriyle yol gösteren ve dostluklarıyla destek olan güzel insanlar.
Merhaba, dünyanın dört bir yanına dağılmış olsak da aynı özlemleri, aynı sevinçleri ve aynı umutları paylaşan büyük Türk ailesi.
Merhaba, Mersin’in güllerini koklayıp yeniden sizlere dönen dostlarım.
Merhaba, Akdeniz’in güneşi altında güller koklayıp, hasret tazeleyip, yeniden kalemine sarılan bir gazeteciden sizlere.
On günlük bir aradan sonra yeniden birlikteyiz.
Kalemim yine sizler için yazacak, gözüm yine sizler için görecek, kulağım yine sizler için duyacak.
Hepinize sevgi, saygı ve muhabbetle merhaba.
Mersin’de güller açmıştı. Ben de biraz gül kokladım. Biraz dinlendim. Biraz düşündüm.
Şimdi yeniden sizlerle birlikteyim. Şimdi yeniden kalemimin başındayım. Yine sizler için araştıracağım. Yine sizler için gezeceğim. Yine sizler için soracağım. Yine sizler için yazacağım. Hepinize sevgiyle, saygıyla ve muhabbetle merhaba…
10 GÜNLÜK KAÇAMAĞIN MERKEZİNDEKİ CENNET HOTEL
Yıllar önce emeklilik dönemlerimizde Mersin’e gider, üçer aylık bölümler halinde yazlık evimizde kalırdık. O günler artık geride kaldı.
Özellikle sevgili eşim Jeanne’nin uzun yolculuklarda yaşadığı zorluklar nedeniyle, eski düzenimizi sürdüremez olduk.
Şimdilerde Mersin’e tek başıma gidiyorum.
Ne var ki bu yalnızlık, Mersin’de yalnız kaldığım anlamına gelmiyor.
Çünkü bu şehirde insanı sarıp sarmalayan dostluklar, akrabalıklar ve vefa duygusu hâlâ bütün sıcaklığıyla yaşıyor.
Her gidişimde çok sayıda davet alıyorum.
Aile fertleri, dostlar, akrabalar…
Ancak son yıllarda farklı bir alışkanlık geliştirdim.
Otellerde kalıyorum.
Bunun bana kazandırdığı çok önemli bir avantaj var.
Şehri başka bir gözle izleyebiliyorum.
Bir turist gibi değil, bir gazeteci gibi, bir gözlemci gibi.
Ve her seferinde Mersin’in yeni bir yüzünü keşfediyorum.
Bu son ziyaretimde de öyle oldu.
Bu kez yolum, Akdeniz kıyılarında yıllardır adından övgüyle söz edilen Olbios Oteli’ne düştü.
Doğrusunu söylemek gerekirse, orada sadece bir otelde konaklamadım.
Mersin’in son yarım asırlık değişimine tanıklık etmiş bir insanın izleriyle karşılaştım.
O insanın adı Ali Doğan’dı.
MERSİN’İN GÜL KOKULU YATIRIMCISI ALİ DOĞAN
Bazı insanlar vardır.
Yaşadıkları şehre sadece bina kazandırmazlar.
Sadece iş yeri açmazlar.
Sadece para kazanmazlar.
Onlar, yaşadıkları şehrin hafızasına da iz bırakırlar.
Yıllar sonra isimleri anıldığında insanlar sadece yatırımlarını değil, karakterlerini de hatırlar.
İşte Ali Doğan, Mersin’de bu isimlerden biridir.
Mersin’de yaşayanlara Ali Doğan’ı sorsanız, çoğu kişi önce iş adamlığından söz eder.
Kimisi Opat’tan bahseder.
Kimisi Audi ve Volkswagen bayiliklerinden.
Kimisi Limonlu’yu geçtikten sonra bir abide gibi duran Olbios Oteli’nden.
Kimisi de MESİAD’daki görevlerinden.
Ama Ali Doğan’ı yakından tanıyanların anlattıkları farklıdır.
Onlar önce insanlığından söz eder.
Mütevazılığından söz eder.
Yardımseverliğinden söz eder.
Kimseyi kırmamaya çalışan yapısından söz eder.
Belki de bu yüzden, Mersin’de çok sayıda yatırım yapan insanlar bulunmasına rağmen, herkes tarafından sevilmek herkese nasip olmazken, Ali Doğan bu konuda farklı bir yerde duruyor.
Çünkü insanlar bazen başarıyı alkışlar.
Ama karakteri sever.
Ali Doğan’ın hikâyesinde de insanı etkileyen taraf tam olarak budur.
Başarı ile tevazunun aynı bünyede yaşayabilmesi.
Güç ile nezaketin aynı kişide birleşebilmesi.
Kazanç ile paylaşmanın aynı yolda yürüyebilmesi.
Bugün birçok kişi Ali Doğan’ı büyük yatırımlarıyla tanıyor.
Oysa bu hikâye, lüks otomobillerle başlamadı.
Bu hikâye, Anadolu’nun mütevazı şartlarında başladı.
Pamuk tarlalarının içinde başladı.
Çocuk yaşta çalışmanın ne demek olduğunu öğrenerek başladı.
Hayatın kolay olmadığını yaşayarak öğrenen bir neslin hikâyesi olarak başladı.
Ve yıllar sonra, sabrın nasıl bir sermaye olduğunu gösteren bir hayat öyküsüne dönüştü.
Bu yüzden Yaşar Seyman’ın kitabına verdiği isim çok anlamlıdır: “Sabırla Akan Bir Ömür.”
Gerçekten de kitabı okurken insanın aklına sürekli aynı düşünce geliyor:
Bazı insanlar koşarak büyür.
Bazıları sabrederek büyür.
Ali Doğan ikinci gruptadır.
Hayatının hiçbir döneminde kolay yoldan gitmemiştir.
Önüne çıkan engelleri aşmaya çalışmış, düştüğü yerde yeniden ayağa kalkmış, yaşadığı acıları ise kin sebebi değil, tecrübe sebebi yapmıştır.
Belki de onu farklı kılan budur.
Çünkü başarıyı yakalayan çok insan vardır.
Ama başarıya rağmen insani sıcaklığını koruyabilen insan sayısı çok fazla değildir.
Ali Doğan’ın çevresinde oluşan sevginin temelinde de işte bu gerçek yatıyor.
İnsanlar bazen büyük şirketlere hayran olurlar.
Ama büyük yüreklere bağlanırlar.
Ali Doğan’ın çevresinde oluşan dost halkası da yılların içinde böyle oluşmuş.
İş ilişkileri dostluğa dönüşmüş.
Dostluklar kardeşliğe dönüşmüş.
Ve ortaya, yalnızca bir iş adamının değil, aynı zamanda bir gönül insanının portresi çıkmış.
Ben de Mersin’deki son ziyaretimde bunu bir kez daha gördüm.
Otelde çalışan personelin yaklaşımında gördüm.
Konukların konuşmalarında gördüm.
Ali Doğan’dan söz eden insanların yüz ifadelerinde gördüm.
Çünkü bazı insanlar arkalarından konuşulduğunda bile saygı uyandırırlar.
Ali Doğan onlardan biridir.
ÇOCUKLUKTAN MERSİN’E UZANAN ZORLU YOLCULUK
Bugün başarı hikâyeleri anlatılırken genellikle sonuca bakılıyor.
İnsanlar büyük otelleri görüyor.
Şirketleri görüyor.
Bayilikleri görüyor.
Makamları görüyor.
Ama o noktaya gelene kadar yürünmüş yolları çoğu zaman görmüyor.
Oysa bir insanı anlamak istiyorsanız, bulunduğu yere değil, çıktığı yere bakmanız gerekir.
Ali Doğan’ın hikâyesi de tam böyle bir hikâyedir.
7 Mayıs 1946 tarihinde Kahramanmaraş’ın Türkoğlu ilçesine bağlı Özbek köyünde dünyaya gelen Ali Doğan, hayatın kolay yüzüyle değil, zor yüzüyle tanışan Anadolu çocuklarından biridir.
Çocukluğunun geçtiği yıllar bugünün gençlerinin hayal etmekte bile zorlanacağı yıllardı.
Türkiye henüz kalkınma sancıları yaşıyordu.
Köylerde imkânlar sınırlıydı.
Çalışmak, üretmek ve ayakta kalmak hayatın değişmez gerçeğiydi.
Ali Doğan da daha çocuk yaşlarda çalışmanın ne demek olduğunu öğrendi.
Kavun ve karpuz ticareti yaptı.
Pamukla uğraştı.
Tarlada çalıştı.
Hayatın yükünü omuzlarında hissetti.
Belki de bugün çevresindeki insanların onu “sabırlı insan” olarak tarif etmelerinin temelinde o yıllar yatıyor.
Çünkü sabır kitaplardan öğrenilmiyor.
Hayatın içinde öğreniliyor.
Ve bazen en büyük öğretmen yoksulluk oluyor.
En büyük öğretmen mücadele oluyor.
En büyük öğretmen de vazgeçmemek oluyor.
Ali Doğan eşi Adile ile sık sık ziyaret ettiği Hollanda’da
Ali Doğan’ın yaşam öyküsünde dikkatimi çeken en önemli noktalardan biri de şu oldu:
Hayat onu sertleştirmemiş.
Hayat onu olgunlaştırmış.
Bu ikisi arasında büyük fark vardır.
Bazı insanlar yaşadıkları zorluklar yüzünden öfkeli olur.
Bazıları ise aynı zorluklar yüzünden daha anlayışlı hale gelir.
Ali Doğan ikinci yolu seçmiş.
Kitabın satırları arasında sürekli hissedilen duygu da budur.
İnsanı yargılamayan bir yaklaşım.
İnsanı anlamaya çalışan bir yaklaşım.
Kırmak yerine kazanmayı tercih eden bir yaklaşım.
Bu özelliklerin oluşmasında aile büyüklerinin ve özellikle de babası Veli Dede’nin etkisi açıkça görülüyor.
Alevi Bektaşi kültürünün hoşgörüsü.
İnsanı merkeze alan anlayışı.
Yetmiş iki millete aynı gözle bakma düşüncesi.
Rızalık kültürü.
Sabır anlayışı.
Bunların hepsi Ali Doğan’ın karakterinde derin izler bırakmış.
Bu yüzden onun hikâyesi yalnızca ekonomik başarı hikâyesi değildir.
Aynı zamanda bir değerler hikâyesidir.
Aynı zamanda bir karakter hikâyesidir.
Aynı zamanda insan kalabilme hikâyesidir.
Hayatın sonraki yıllarında Kahramanmaraş’tan Gaziantep’e, oradan da Mersin’e uzanan yolculuk başlayacaktı.
Ve bu yolculuk sadece şehir değiştirmek anlamına gelmeyecekti.
Bu yolculuk, gelecekte Mersin’in ekonomik hayatında iz bırakacak bir ömrün de başlangıcı olacaktı.
Ancak bu yolda Ali Doğan’ı bekleyen çok ağır sınavlar vardı.
Türkiye’nin sancılı yılları vardı.
Toplumsal kırılmalar vardı.
Acılar vardı.
Kaybedilen insanlar vardı.
Ve bütün bunların arasında ayakta kalmaya çalışan bir aile vardı.
Ali Doğan’ın hikâyesini etkileyici yapan da tam olarak budur.
Çünkü o, başarıya düz bir yoldan ulaşmadı.
Fırtınaların içinden geçerek ulaştı.
Ve buna rağmen insan sevgisini kaybetmedi.
ACILARLA SINANAN BİR HAYAT, SABIRLA KURULAN BİR GELECEK
Hayat bazı insanlara geniş yollar açar.
Bazı insanlara ise dar patikalar…
Bazıları önüne serilen imkânlarla büyür.
Bazıları ise önüne çıkan engelleri aşarak…
Ali Doğan’ın hikâyesi ikinci gruba giriyor.
Çünkü onun hayatında başarı, hazır bir sofraya oturmakla gelmedi.
Tam tersine, çoğu zaman yokluklarla, kayıplarla ve ağır sınavlarla birlikte geldi.
Türkiye’nin en çalkantılı yıllarını yaşadı.
Toplumun derin yaralar aldığı dönemlere tanıklık etti.
Acıları gördü.
Kayıpları gördü.
İnsanların birbirine düşman edildiği günleri gördü.
Ama bütün bunların sonunda içine kin değil, sabır biriktirdi.
Belki de Yaşar Seyman’ın kitabına “Sabırla Akan Bir Ömür” adını vermesinin nedeni budur.
Çünkü kitabın her sayfasında aynı duygu hissediliyor.
Bir insanın hayata küsmeden yürüyebilmesi…
Bir insanın yaşadığı acıları başkalarına öfke olarak yansıtmaması…
Bir insanın başarıya ulaştığında geçmişini unutmaması…
Bunlar kolay kazanılan özellikler değildir.
Hayatın insanı olgunlaştırması gerekir.
Ali Doğan’ın yaşamında dikkat çeken en önemli özelliklerden biri de budur.
Kazandıkça değişenlerden değil.
Kazandıkça daha da sadeleşenlerden olmuş.
Bugün Mersin’de onun hakkında konuşan insanlar, yalnızca iş hayatından söz etmiyor.
İnsanlığından da söz ediyor.
Çünkü bir insanın gerçek serveti banka hesaplarında değil, arkasından edilen dualarda saklıdır.
Bu nedenle Ali Doğan’ın hikâyesi anlatılırken sadece şirketlerden bahsetmek eksik olur.
Asıl önemli olan, çevresinde bıraktığı izdir.
Yüzlerce insana iş vermek önemlidir.
Ama o insanların sevgisini kazanmak daha önemlidir.
Büyük yatırımlar yapmak önemlidir.
Ama o yatırımları yaşadığı kente aidiyet duygusuyla yapmak daha önemlidir.
Ali Doğan’ın hayatında işte bu aidiyet duygusu çok belirgindir.
Mersin’i sadece yaşadığı şehir olarak görmemiştir.
Kendi geleceği ile Mersin’in geleceğini aynı çizgide değerlendirmiştir.
Bu nedenle yaptığı yatırımların önemli bölümü Mersin’de kalmıştır.
Bu nedenle kazandığını başka şehirlere taşımak yerine yaşadığı kente aktarmayı tercih etmiştir.
Belki de Mersinlilerin ona duyduğu sevginin temelinde bu gerçek yatıyor.
Çünkü insanlar, kendilerini sahiplenen insanları unutmazlar.
Özellikle de günümüzde…
Birçok yatırımcının fırsat gördüğü yere gittiği bir dönemde, yaşadığı şehre bağlı kalmak ayrı bir değer taşıyor.
Ali Doğan da yıllardır bunu yapan isimlerden biri olmuş.
Onun hikâyesi, sadece bir iş insanının yükselişi değildir.
Aynı zamanda Anadolu insanının çalışarak, sabrederek ve dürüstlüğünden vazgeçmeden neler başarabileceğinin de hikâyesidir.
Ve bu hikâyenin sonraki bölümü, artık Mersin’in ekonomik hayatında önemli bir yer edinmeye başlayan girişimci Ali Doğan’ın hikâyesidir.
Çünkü sabırla örülen yılların ardından artık yatırım yılları başlayacaktır.
Önce otomotiv sektörü…
Sonra yeni yatırımlar…
Ardından turizm ve Enerji sektörü…
Ve giderek büyüyen bir Mersin sevdası…
MERSİN’E YATIRIM YAPAN DEĞİL, MERSİN’E İNANAN ADAM
Bir şehirde yatırım yapan çok insan bulunabilir.
Bir şehirde para kazanan da çok insan olabilir.
Ama bir şehre gerçekten inanan insan sayısı her zaman azdır.
Çünkü yatırım yapmak başka şeydir.
İnanmak başka şey.
Yatırımcı hesabını yapar.
İnanan insan ise gönlünü koyar.
Ali Doğan’ın Mersin hikâyesine baktığımda gördüğüm en önemli özelliklerden biri de budur.
O, Mersin’e sadece yatırım yapmadı.
Mersin’e inandı.
Bu yüzden attığı adımların çoğu kısa vadeli kazanç hesaplarıyla değil, uzun vadeli bakış açısıyla şekillendi.
Bugün Mersin’in ekonomik hayatında önemli yere sahip olan birçok girişimin temelinde bu anlayış vardır.
Ali Doğan’ın iş hayatı boyunca attığı adımlara bakıldığında, hep aynı düşünce görülür:
Üretmek.
Büyütmek.
İstihdam sağlamak.
Şehre katkı vermek.
İnsanlara ekmek kapısı açmak.
İşte bu nedenle Mersinliler onu sadece bir iş adamı olarak değil, aynı zamanda bir kent insanı olarak görüyor.
Çünkü gerçek kentlilik nüfus kâğıdında yazan doğum yeriyle ölçülmez.
Gerçek kentlilik, yaşadığın şehre ne verdiğinle ölçülür.
Bu açıdan bakıldığında Ali Doğan, Mersin’in öz evlatlarından biri gibi kabul edilen isimler arasına girmiştir.
Yıllar önce başka bir şehirden gelen genç bir girişimci olarak başladığı yolculuk, zamanla Mersin’in ekonomik hayatında iz bırakan bir hikâyeye dönüşmüştür.
Bu dönüşümün en dikkat çekici taraflarından biri de otomotiv sektöründeki yatırımlarıdır.
Bir dönem Mersin’de otomobil bayiliği denildiğinde akla gelen ilk isimlerden biri haline gelmesi tesadüf değildir.
Volkswagen…
Audi…
Servis hizmetleri…
Satış organizasyonları…
Yüzlerce çalışan…
Büyük yatırımlar…
Bütün bunlar yıllar süren emeğin sonucunda ortaya çıktı.
Ancak Ali Doğan’ın hikâyesini farklı yapan şey, yalnızca ticari başarı değildir.
Onu tanıyanların anlattığı ortak noktalar şunlardır:
Başarısı büyüdükçe insanlardan uzaklaşanlardan olmadı.
Tam tersine, çevresi genişledikçe dost halkası da büyüdü.
Bu nedenle iş dünyasında elde ettiği başarı kadar, insanlar arasında kazandığı saygı da dikkat çekici oldu. Bazen bir insanın gerçek değeri, toplantı salonlarında değil, arkasından yapılan sohbetlerde ortaya çıkar.
Ali Doğan’ın adı geçtiğinde insanların yüzünde oluşan tebessüm de bunun işaretidir.
Çünkü bazı insanlar bulunduğu makamlarla hatırlanır.
Bazıları ise bıraktıkları izlerle…
Ali Doğan ikinci gruptadır.
Mersin’de birçok kişi onu otomobil bayilikleriyle tanıyor olabilir.
Ama onu gerçekten tanıyanlar, yardım taleplerini geri çevirmeyen tarafını anlatıyor.
Kent meselelerine duyarlılığını anlatıyor.
Sivil toplum çalışmalarına verdiği desteği anlatıyor.
Kültürel faaliyetlere katkısını anlatıyor.
Ve bütün bunlar bir araya geldiğinde ortaya sadece bir iş adamı değil, aynı zamanda bir şehir gönüllüsü çıkıyor.
Belki de bu nedenle, yıllardır Mersin’de yaşayan insanlar onun adını yalnızca ticaretle değil, güven duygusuyla da birlikte anıyorlar.
Çünkü güven, parayla satın alınabilen bir şey değildir.
Yıllar içinde kazanılır.
Sabırla kazanılır.
Dürüstlükle kazanılır.
Sözünün arkasında durarak kazanılır.
Ve Ali Doğan’ın hikâyesinde bu özelliklerin hepsi bulunuyor.
Ancak onun Mersin’e bıraktığı iz yalnızca otomotiv sektöründe değildir.
Bir başka alanda daha dikkat çekici bir imza vardır.
O alanın adı turizmdir.
Ve bu hikâyenin en güzel bölümlerinden biri de Akdeniz kıyısında yükselen Olbios Oteli ile başlar.
Çünkü bazen bir otel sadece otel değildir.
Bazen bir insanın hayata bakışının aynasıdır.
Ben de bunu Akdeniz kıyılarında çok net gördüm.
SADECE OTOMOTİV VE TURİZM DEĞİL, ENERJİYE DE YATIRIM
Mersinliler Ali Doğan’ı daha çok otomotiv sektörü ve turizm yatırımlarıyla tanıyor.
Oysa faaliyet alanı bunlarla sınırlı değil.
Türkiye’nin geleceği açısından stratejik önem taşıyan enerji alanında da yatırımlar gerçekleştirmiş olması, onun olaylara sadece bugünün penceresinden bakmadığını gösteriyor.
Enerji artık yalnızca ekonomik bir konu değil.
Aynı zamanda ülkelerin bağımsızlığı, üretim gücü ve geleceği ile doğrudan bağlantılı bir alan.
Ali Doğan’ın bu sahada da yatırım yapmış olması, uzun vadeli düşünebilen girişimci karakterinin önemli göstergelerinden biridir.
MERSİN’İN KAZANCI SADECE OTELLER VE ŞİRKETLER DEĞİLDİR
Mersin’e her gelişimde yeni binalar görüyorum.
Yeni yollar görüyorum.
Yeni yatırımlar görüyorum.
Ama yıllar geçtikçe daha iyi anlıyorum ki, şehirleri asıl büyüten şey beton değildir.
İnsandır.
Binalar yapılır.
Yollar yapılır.
Limanlar yapılır.
Ama güven inşa etmek çok daha zordur.
İnsanların gönlünde yer edinmek daha da zordur.
Ali Doğan’ın hikâyesinde beni etkileyen taraf da budur.
Mersin sadece bir yatırımcı kazanmamıştır.
Bir gönül insanı kazanmıştır.
Ve bazı insanların gerçek serveti, sahip oldukları değil, arkalarında bıraktıkları sevgidir.
Bana göre Ali Doğan’ın en büyük serveti de budur.
MERSİN’DEN HOLLANDA’YA UZANAN DOSTLUKLAR
Ali Doğan ile dostluğumuz da bugünün dostluklarından değildir.
Yıllara dayanır.
Hatta beni Hollanda’daki okurlarım ile Mersin arasında köprü kurmaya çalışan isimlerden biri olarak gördüğüm Ali Doğan ile ilgili ilk hatıralarımdan biri, yaklaşık yirmi yıl önce Utrecht’te düzenlenen Turizm Fuarı’na uzanır.
Az sonra da okuyacağınız gibi, Ali Doğan, Mersin’in kalkınmasında rol alanların başında gelen bir yapıya sahiptir.
20 yıl önce, Utrecht’te açılan Turizm Fuarı’na, Mersin’i tanıtmak için gelen üç kişiden biri Ali Doğan’dı. Diğer Mersinliler’den biri, Türk Seyahat Acenteleri Birliği TÜRSAB Yönetim Kurulu üyesi ve OlcarTur Seyahat Acentesi sahibi Numan Olcar, siyasetçi ve işadamı Serdal Kuyucuoğlu’ydu.
Aradan yıllar geçti.
Mersin büyüdü.
Turizm gelişti.
Yeni yatırımlar yapıldı.
Ama Ali Doğan’ın memleket sevgisinde ve Mersin’i tanıtma heyecanında hiçbir değişiklik olmadı.
2022 yılında yollarımız Hollanda’da bir kez daha kesişti.
Bu kez Hollanda’da sera üreticiliği yapan hemşerimiz Seydullah Gürkan’ı ziyaret etmiştik.
Gürkan’ın meşgul olduğu dal salatalık idi. Ben de o zaman “Avrupa’yı hıyara boğan Türk” başlıklı bir haber yayınlamıştım.
Avrupa pazarına gönderilen tonlarca ürünün arasında dolaşırken, Ali Doğan’ın yine aynı heyecanla üretimi, kalkınmayı ve Türkiye’nin geleceğini konuştuğunu gördüm.
Bazı insanlar yıllar içinde değişir.
Ali Doğan ise yıllar içinde büyümüş ama özünü korumuş insanlardan biri olarak kaldı.
AKDENİZ KIYISINDAKİ CENNET: OLBİOS VE ALİ DOĞAN’IN MİSAFİRPERVERLİK ANLAYIŞI
Bazı oteller vardır.
Odaları güzeldir.
Manzaraları güzeldir.
Yemekleri güzeldir.
Ama ayrılırken geriye çok fazla şey kalmaz.
Bir de bazı yerler vardır ki, oradan ayrıldığınızda aklınızda sadece bina kalmaz.
İnsanlar kalır.
Hatıralar kalır.
Güler yüzler kalır.
İşte, Limonlu’u geçtikten sonra kıyı şeridinde yer alan Olbios Oteli, benim için ikinci gruba giren yerlerden biri oldu.
Mersinlilerin sitayişle söz ettikleri Ali Doğan, yaratmış olduğu muhteşem otelinde şahsıma gösterdiği ilgi ile beni mahcup etmişti. Muhterem eşi Adile hanım ile konuklarını ağırlayan Ali Doğan’ı daha iyi tanımanız için, O’nun hayatını canlandıran Yaşar Seyman’ın kitabından alınmış kesitleri de az sonra göreceksiniz.
Bu satırları bir turizm reklamı yazmak için yazmıyorum.
Yıllardır dünyanın birçok ülkesinde yüzlerce otelde konaklamış bir gazeteci olarak yazıyorum.
Bir oteli farklı kılan şey, sadece fizikî güzelliği değildir.
Oraya ruhunu veren insanların yaklaşımıdır.
Olbios’ta hissettiğim de tam olarak buydu.
Akdeniz’in tuzlu esintisi…
Bahçelerde açan çiçekler…
Gül kokularına karışan deniz havası…
Kıyı boyunca uzanan eşsiz manzara…
Ve bütün bunların üzerinde hissedilen sakinlik…
İnsan bazen bulunduğu yerin adını unutabilir.
Ama hissettirdiği duyguyu unutmaz.
Olbios’tan ayrıldıktan sonra aklımda kalan da işte bu duygu oldu.
Huzur…
Mersin’i yıllardır anlatıyorum.
Yazılarımda defalarca anlattım.
Limanını anlattım.
Ticaretini anlattım.
Turizmini anlattım.
Kültürünü anlattım.
Ama bu son ziyaretimde bir kez daha gördüm ki, Mersin’in en büyük zenginliği aslında insanlarıdır.
Ali Doğan da bu insanlardan biridir.
Çünkü onun kurduğu yapıya baktığınızda, yalnızca ticari bir yatırım görmüyorsunuz.
Bir anlayış görüyorsunuz.
Bir misafirperverlik kültürü görüyorsunuz.
İnsana değer verme anlayışı görüyorsunuz.
Belki de bu nedenle Olbios’ta çalışan personelden yöneticilere kadar herkes aynı sıcaklığı taşıyor.
Bu tür atmosferler tesadüfen oluşmaz.
Kurucusunun karakteri zamanla kurumun karakterine dönüşür.
Ali Doğan’ın yıllardır çevresinde oluşturduğu güven ve samimiyet ortamı, bugün Olbios’un duvarlarına da sinmiş durumda.
Otelde bulunduğum günlerde bunu birçok kez hissettim.
Bir çalışanla konuşurken…
Bir konuğun memnuniyetini dinlerken…
Bahçede oturup çay içerken…
Her yerde aynı duygu vardı.
İnsan odaklılık…
ÖDÜLLÜ FİZİK TEDAVİCİ
Olbios’ta dikkatimi çeken ayrıntılardan biri de, otel müşterileri için oluşturulan fizik tedavi ve rehabilitasyon hizmetleri oldu.
Otel müşterileri için her türlü hizmeti düşünen Ali Doğan, fizik tedavi konusunda da çok hassas davranmıştır.
Avrupa’daki fizyoterapi mesleğine olağanüstü katkı sağlayan kişilere, “Europe Region World Physiotherapy Awards ödülü” veriliyor. Bu ödül, Avrupa Bölgesi Dünya Fizyoterapi Birliği (Europe Region of World Physiotherapy) tarafından iki yılda bir dağıtılıyor.
2024 yılında İspanya’dan Daniel Catalán Matamoros ile İrlanda’dan Emma Stokes bu ödüle layık görülürken, Türkiye’den Cevat Erbaş, jüri özel takdir anlamına gelen mansiyon ödülü aldı.
İşte, böylesi bir masörden yararlanmak bana da nasip oldu.
YAŞAR SEYMAN
Kitabını yazdığı Ali Doğan’ın ne kadar önemli bir kişi olduğunu anlatan “Muhteşem Kadın” olarak anılan Yaşar Seyman da o kadar ünlü bir kişidir:
17 Mart 1954’te Tercan‘da doğan Yaşar Seyman, Ankara Eğitim Enstitüsü ve Bankacılık Enstitüsü’nü bitirdikten sonra Türkiye İş Bankası‘nda çalışmaya başladı. İş yaşamında sendikacılık faaliyetlerine katılan Seyman, 1983 yılından itibaren Banka ve Sigorta İşçileri Sendikası’nda (BASİSEN) Ankara ve İç Anadolu Bölge Başkanlığı görevini yürüttü. Bu görevi sırasında Dünya Küresel Sendikalar Birliği (UNI Global Union)UNI Global Union 27 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. tarafından Avrupa’nın Başarılı Kadın Sendikacısı seçilen Seyman, ödülünü 23 Nisan 2007’de Atina’da aldı. TÜRK-İş delegesi olarak ulusal ve uluslararası birçok kongre ve toplantıya katıldı. 2018 yılında sendika yöneticiliğinden ayrıldı.
Siyasi yaşamı
Politik yaşamına CHP Gençlik Kolları’nda başlayan Yaşar Seyman, 1994 yerel seçimlerinde Altındağ belediye başkan adayı oldu ve ilk kez 1998 yılında Parti Meclisi üyesi seçildi. 1999 yılında CHP Genel Başkan Yardımcılığı görevine getirildi ve CHP’nin ilk kadın Genel Başkan Yardımcısı oldu. 2000 yılında bu görevinden ayrılsa da sendikacılık faaliyetleri ile aktif siyaseti bir arada yürüttü. 2018 Genel Seçimlerinde milletvekili aday adaylığı için BASİSEN’deki görevinden ayrıldı. Halen CHP Parti Meclisi üyesi olarak görev yapmaktadır.
Yazarlık kariyeri
Milliyet ve Cumhuriyet gazetelerinde yazıları yayınlanan Seyman, BirGün ve Yurt gazetelerinde köşe yazarlığı yaptı. İlk kitabı Hüznün Coşkusu Altındağ ile 1986 Akademi Kitap Evi Ödülü’nü aldı. Bu eseri 1993’te oyunlaştırılarak Ankara, Bursa, Antalya ve Van devlet tiyatrolarında müzikal olarak sahnelendi. Metin yazarı olduğu Kadının Türküsü dünya kadın müzikal belgeseli olarak 2004’te Almanya’da Türkçe ve Almanca sunuldu. Yangın Yeriydi Yurdum isimli kitabı Bulgarca’ya çevrilen Seyman’ın son kitabı Benazir ise; İngilizce ve Urducaya çevrildi. 8-14 Ekim 2011 tarihleri arasında ve ”kadın” ana teması ile gerçekleştirilen 48. Altın Portakal film Festivali‘nde Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması Jüri Üyesi olarak yer aldı.
Ödülleri
Hüznün Coşkusu Oyunu, 1993 yılında Sanat Kurumu Övgüye Değer Yazar Ödülü’ne, 1995 yılında Kültür Bakanlığı Özel Ödülü’ne layık görülen Yaşar Seyman; 2007’de Çağdaş Gazeteciler Derneği Makale Ödülü’nü aldı. 2017 Dil Derneği “Onur Ödülü” ile 2017 Necip Hablemitoğlu “Toplumsal Duyarlılık” ödüllerini aldı. 1998’de Cumhuriyetin 75. Yıl dönümü nedeniyle 75 başarılı kadından biri seçildi. 19 Mayıs 1919’un 100. yılı vesilesiyle Samsun Valiliği‘nin 100. Yılda Yüz Güldüren Kadınlar sloganıyla gerçekleştirdiği etkinlikte Cumhuriyet tarihine damgasını vurmuş ve ilkleri başarmış 100 kadından biri olarak seçildi. 28. Hacı Bektaş Veli Dostluk ve Barış Ödülü sahibidir.
Yazarlar Sendikası, Edebiyatçılar Derneği, Dil Derneği, SODEV ve BASİDAV üyesi olan Yaşar Seyman, bir süre PEN Ankara Temsilciliği ve Avrupalı Sanatçılar Derneği Başkanlığını da yürütmüştür.
2024 yılında Yüzyılın Aydınlık Yüzleri ödülü almıştır.
Belki de Yaşar Seyman’ın kitabında anlatılan Ali Doğan ile burada gördüğüm Ali Doğan’ın birbirini tamamlamasının nedeni buydu.
Kitapta anlatılan kişi ile karşınızdaki kişi arasında fark yoktu.
Bu da günümüzde pek sık rastlanan bir durum değil.
Ali Doğan’ın çevresinde oluşan sevginin temelinde de sanırım bu gerçek yatıyor.
Otelin bahçesinde otururken sık sık şu düşünce aklıma geldi:
Bir insanın yaptığı en büyük yatırım bazen bina değildir.
İnsan yetiştirmektir.
Güven oluşturmaktır.
Dostluk biriktirmektir.
Arkasında güzel sözler bırakmaktır.
Ali Doğan’ın yıllardır yaptığı da biraz budur.
Bu nedenle Mersin’de onun adı yalnızca iş dünyasında değil, dost meclislerinde de saygıyla anılıyor.
Çünkü servet büyüdükçe saygı artmaz.
Karakter büyüdükçe artar.
Ve galiba bu hikâyenin en önemli tarafı da budur.
Ancak Ali Doğan’ın hikâyesini anlatırken bir kişiyi daha mutlaka anlatmak gerekiyor.
Çünkü bu hikâyeyi kitaplaştıran isim de en az anlatılan kişi kadar dikkat çekici.
Bir sendikacı…
Bir siyasetçi…
Bir yazar…
Bir mücadele kadını…
Ve Türk edebiyatında önemli bir yere sahip bir isim…
Yaşar Seyman…
Ali Doğan’ın hayatını kaleme alan kişinin neden Yaşar Seyman olduğunu anlamak için, biraz da ona bakmak gerekiyor.
MERSİN’İN HAFIZASINDA İZ BIRAKAN ADAMLARDAN BİRİ
Her şehrin hafızasında bazı isimler vardır.
Aradan yıllar geçse de unutulmazlar.
Yeni kuşaklar onları tanımasa bile isimleri yaşamaya devam eder.
Çünkü onlar yaşadıkları şehre sadece yatırım yapmamışlardır.
O şehrin hikâyesinin bir parçası olmuşlardır.
Mersin de böyledir.
Bu kentin tarihinde siyasetçiler vardır.
Sanatçılar vardır.
Sporcular vardır.
Tüccarlar vardır.
Sanayiciler vardır.
Ve bu şehrin gelişmesine katkıda bulunmuş çok sayıda insan vardır.
Ancak bazı isimler vardır ki, onları sadece yaptıkları işle anlatamazsınız.
Çünkü onların hikâyesi rakamlardan daha büyüktür.
Ali Doğan da işte o isimlerden biridir.
Mersin’e dışarıdan gelmiştir.
Ama zaman içinde Mersin’in insanı olmuştur.
Bu şehirde çalışmıştır.
Bu şehirde üretmiştir.
Bu şehirde yatırım yapmıştır.
Bu şehirde dostluklar kurmuştur.
Bu şehirde çocuklarını büyütmüştür.
Bu şehirde yüzlerce insanın hayatına dokunmuştur.
Ve sonunda Mersin’in hafızasına yerleşmiştir.
Benim kuşağım Mersin’in değişimini yaşayan kuşaktır.
Bugün gençlerin gördüğü birçok yatırımın olmadığı yılları da biliyoruz.
Limanın çevresini biliyoruz.
Eski sahil şeridini biliyoruz.
Kızkalesi’nin bugünkü görünümünden çok farklı olduğu dönemleri biliyoruz.
Turizmin henüz bugünkü seviyeye ulaşmadığı günleri biliyoruz.
İşte Ali Doğan’ın hikâyesi biraz da bu değişimin hikâyesidir.
Mersin büyürken o da büyümüştür.
Mersin gelişirken o da gelişmiştir.
Mersin kazandıkça o da kazanmıştır.
Ama önemli olan şu ki, kazandıklarını yine Mersin’e aktarmıştır.
İnsanların ona duyduğu saygının temelinde de bu gerçek vardır.
Çünkü bazı insanlar yaşadıkları şehirden alır.
Bazıları ise yaşadıkları şehre verir.
Ali Doğan ikinci gruptadır.
Bugün otomotiv sektöründeki yatırımlarıyla tanınıyor.
Turizm yatırımlarıyla tanınıyor.
Enerji alanındaki girişimleriyle tanınıyor.
Ama bütün bunların ötesinde, insan ilişkilerindeki başarısıyla tanınıyor.
Bu da her iş insanına nasip olan bir özellik değildir.
Çünkü para kazanmak öğrenilebilir.
Yönetim öğrenilebilir.
Ticaret öğrenilebilir.
Ama insan kazanmak farklı bir meziyettir.
Ve bu meziyet genellikle çocuklukta kazanılır.
Aileden gelir.
Terbiyeden gelir.
Hayata bakıştan gelir.
Ali Doğan’ın hikâyesini okurken ve onu yıllardır tanıyan insanları dinlerken, hep aynı sonuca vardım:
Bu hikâyenin merkezinde para değil, insan vardır.
Bu hikâyenin merkezinde gösteriş değil, sadelik vardır.
Bu hikâyenin merkezinde güç değil, karakter vardır.
Belki de bu nedenle Ali Doğan’ın hayatı kitap olmaya değer bulunmuştur.
Çünkü her zengin insanın hayatı kitap olmaz.
Her başarılı insanın hayatı da kitap olmaz.
Bir hayatın kitap olabilmesi için, başkalarına örnek olabilecek taraflarının bulunması gerekir.
Yaşar Seyman’ın gördüğü de muhtemelen budur.
Bir insanın servetinden çok karakterini anlatmaya değer bulmuştur.
Ve ortaya “Sabırla Akan Bir Ömür” çıkmıştır.
Ben kitabı okurken sık sık şu düşünceye kapıldım:
Aslında burada anlatılan yalnızca Ali Doğan değildir.
Bir kuşak anlatılıyor.
Yokluklardan gelen bir kuşak…
Çalışarak yükselen bir kuşak…
Sabırla büyüyen bir kuşak…
Kazandığını paylaşan bir kuşak…
Ve belki de bugün en çok özlemini duyduğumuz değerleri taşıyan bir kuşak…
İşte bu yüzden bu kitap sadece Ali Doğan’ın değil, aynı zamanda Türkiye’nin yakın tarihinin de bir parçasıdır.
Ve bu yüzden okunmaya değerdir.
Ancak bu yazıyı bitirmeden önce, hem Ali Doğan’a hem de Yaşar Seyman’a dair son birkaç söz söylemek istiyorum.
Çünkü bazen bir kitabın ardından geriye kalan en önemli şey, kitabın anlattıkları değil, insana düşündürdükleridir.
BU HİKÂYENİN GÖRÜNMEYEN KAHRAMANI: ADİLE HANIM
Uzun soluklu başarı hikâyelerinin arkasında çoğu zaman görünmeyen kahramanlar vardır.
Bu hikâyede de o isimlerden biri hiç şüphesiz Adile Hanım’dır.
Yıllar boyunca aileyi ayakta tutmak.
Zor günlerde eşinin yanında olmak.
Başarı günlerinde gösterişe kapılmadan aynı tevazuyu korumak.
Kolay işler değildir.
Bir insanın iş hayatındaki başarısı çoğu zaman tek başına değerlendirilir.
Oysa güçlü aile desteği olmadan, onlarca yıl süren istikrarlı bir başarıyı sürdürmek mümkün değildir.
Ali Doğan’ın hayatına bakarken, bu yolculuğun en önemli yol arkadaşlarından birinin Adile Hanım olduğunu da görmek gerekir.
Belki de kitabın satır aralarında hissedilen huzurun ve aile bütünlüğünün temelinde bu güçlü birliktelik yatmaktadır.
GÜL KOKULARI ARASINDA DÜŞÜNDÜRDÜKLERİM VE SON SÖZ
On günlük Mersin ziyaretim sona erdi.
Yeniden Hollanda’ya döndüm.
Yeniden çalışma masamın başına oturdum.
Yeniden sizlerle buluştum.
Ama bu kez valizimde sadece kıyafetler yoktu.
Hatıralar da vardı.
Dostluklar da vardı.
Gül kokuları da vardı.
Ve bir de Ali Doğan’ın hikâyesi vardı.
Bazen insan bir şehirden ayrılır.
Ama şehir ondan ayrılmaz.
Mersin benim için böyle bir şehirdir.
Doğduğum şehir olduğu için değil sadece.
İnsanlarını sevdiğim için.
Hatıralarımı taşıdığı için.
Dostlarımı barındırdığı için.
Ve her gidişimde bana yeni hikâyeler verdiği için…
Bu son ziyaretimde de bana yeni bir hikâye verdi.
Bir otelin bahçesinde başladı bu hikâye.
Bir kitapla devam etti.
Bir ömürle büyüdü.
Ve sonunda beni şu sonuca götürdü: Hayatta en büyük başarı, insan olarak kalabilmektir.
Çünkü servet büyür.
Sonra küçülür.
Şirketler büyür.
Sonra el değiştirir.
Makamlar gelir.
Sonra gider.
Şöhret gelir.
Sonra unutulur.
Ama insanın karakteri kalır.
İnsanların hafızasında bıraktığı iz kalır.
Arkasından edilen dua kalır.
Dost meclislerinde adı anıldığında oluşan tebessüm kalır.
Ali Doğan’ın hikâyesinde beni etkileyen de tam olarak bu oldu.
Kitabı kapattıktan sonra aklımda şirketler kalmadı.
Rakamlar kalmadı.
Yatırımlar kalmadı.
Bir insan kaldı.
Sabır kaldı.
Mücadele kaldı.
Vefa kaldı.
İnsan sevgisi kaldı.
Belki de Yaşar Seyman’ın başarısı burada yatıyor.
Çünkü o bir iş adamının bilançosunu yazmamış.
Bir insanın ruhunu anlatmaya çalışmış.
Ve bunu büyük ölçüde başarmış.
Kitap boyunca sık sık şunu düşündüm:
Türkiye’nin dört bir yanında Ali Doğan gibi insanlar var.
Sessiz çalışan insanlar…
Bağırmadan üreten insanlar…
Kendilerini manşetlere taşımaya çalışmayan insanlar…
Bulundukları şehre katkı veren insanlar…
İnsan yetiştiren insanlar…
İş veren insanlar…
Paylaşan insanlar…
Belki de bu ülkenin gerçek gücü, tam da bu insanlardır.
Çünkü ülkeleri yalnızca siyasetçiler büyütmez.
Yalnızca devlet kurumları büyütmez.
Yalnızca büyük sermayeler büyütmez.
Ülkeleri aynı zamanda karakter sahibi insanlar büyütür.
Yaşadıkları şehri sahiplenen insanlar büyütür.
İnsanlara umut veren insanlar büyütür.
Ali Doğan da yıllardır bunu yapan isimlerden biri olmuş.
Bu nedenle bu yazıyı bir otel yazısı olarak görmeyiniz.
Bir kitap tanıtımı olarak da görmeyiniz.
Bir dostu övme yazısı olarak hiç görmeyiniz.
Bu yazı, Mersin’in yetiştirdiği ve Mersin’in bağrına bastığı bir insanın hikâyesidir.
Bu yazı, sabrın başarıya dönüşebileceğinin hikâyesidir.
Bu yazı, insanlığın hâlâ en büyük sermaye olduğunun hikâyesidir.
Ve bu yazı aynı zamanda bana da bir gerçeği yeniden hatırlattı:
Hayat çok hızlı akıyor.
Yıllar çok hızlı geçiyor.
Geride ise ne kadar kazandığımız değil, nasıl yaşadığımız kalıyor.
Ali Doğan’ın hikâyesi de tam bunu anlatıyor.
Mersin’in gülleri arasında başlayan ve sabırla akan bir ömür…
Ben de o güllerin kokusunu içime çekerek yeniden sizlere döndüm.
Şimdi yeniden yazmaya devam edeceğim.
Yine sizler için gezeceğim.
Yine sizler için araştıracağım.
Yine sizler için soracağım.
Ve yine sizler için yazacağım.
Mersin’in güllerinden, Akdeniz’in maviliğinden ve dostlukların sıcaklığından getirdiğim selamlarla… Hepinize sevgiyle, saygıyla ve muhabbetle… Merhaba…