Devlet Memuru Şirket Açabilir mi? Ortak Olabilir mi?

Son yıllarda Türkiye’de girişimcilik ekosistemi büyürken, farklı meslek gruplarının bu ekosisteme katılım biçimleri de daha görünür hale geldi.

Özellikle üniversitelerde görev yapan akademisyenler ve doktorlar için oluşturulan esnek yapı, girişimcilik tarafında önemli bir hareket alanı sağlıyor. Akademisyenler üniversiteden izin alarak şirket kurabiliyor, aktif olarak çalışabiliyor ve hatta birçok üniversite bu süreci açıkça teşvik ediyor. Bu yaklaşım, bilginin ticarileşmesini hızlandırıyor; laboratuvarda üretilen değerin sahaya inmesini sağlıyor.

Ancak aynı tabloyu 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’na tabi kamu personeli için görmek mümkün değil. Mevcut düzenlemeye göre devlet memurlarının bizzat şirket kurması, şahıs şirketi açması ya da ticari faaliyetin içinde aktif rol alması yasak. Memurlar yalnızca belirli şartlar altında, yani şirketi yönetmemek, temsil etmemek ve aktif görev almamak kaydıyla anonim veya limited şirketlere pasif ortak olabiliyor. Bu durum, girişimcilik ekosistemine katılım açısından ciddi bir yapısal fark oluşturuyor.

Burada temel soru şu: Aynı ülkede, aynı bilgiye sahip iki farklı insan grubundan biri girişim kurup büyütebilirken, diğeri neden sadece izlemekle yetinmek zorunda kalıyor? Bu sorunun cevabı aslında kanunun ruhunda gizli. Devlet memurlarının asli görevi kamu hizmetini aksatmadan, tarafsız ve objektif şekilde yürütmek. Ticari faaliyetlerin getireceği zaman yükü, çıkar çatışması riski ve kamu gücünün yanlış kullanım ihtimali, bu yasağın temel gerekçeleri arasında yer alıyor.

Bugünün dünyasında bilgi sadece üretildiği yerde değerli değil, ticarileştiği ölçüde anlamlı. Üniversitelerde bu fark edilmiş durumda. Akademisyenlere verilen bu alan, sadece bireysel kazanç değil; aynı zamanda ülkenin inovasyon kapasitesine doğrudan katkı sağlıyor. Bir akademisyenin kurduğu girişim, yeni bir ürün, yeni bir istihdam alanı ve hatta yeni bir ihracat kalemi anlamına gelebiliyor.

Diğer taraftan 657’ye tabi bir mühendisi, bir yazılımcıyı ya da bir uzmanı düşündüğümüzde, bu kişilerin sahip olduğu bilgi ve tecrübenin girişimcilik tarafına aktarılmasının önünde ciddi bir bariyer olduğunu görüyoruz. Bu kişiler ancak pasif yatırımcı olabilirken, aktif olarak sahada yer alamıyor. Oysa girişimcilik sadece sermaye koymak değil; bilgi koymak, zaman koymak, risk almak ve süreci yönetmektir.

Burada bir denge kurulması gerektiği çok açık. Evet, kamu hizmetinin aksaması kabul edilemez. Evet, tarafsızlık ve etik ilkeler korunmalı. Ama aynı zamanda bilgi ekonomisinin gereklilikleri de göz ardı edilmemeli. Belki belirli sektörlerde, belirli saatlerde, belirli denetim mekanizmalarıyla kamu çalışanlarına da kontrollü bir girişimcilik alanı açılabilir. Dünyada bunun farklı örnekleri var.

Çünkü mesele sadece “yasak mı serbest mi?” sorusu değil. Mesele şu: Ülke olarak sahip olduğumuz insan kaynağını ne kadar etkin kullanabiliyoruz? Bilgiyi sadece kamu hizmetinde mi tutacağız, yoksa onu katma değere dönüştürecek alanlar mı açacağız?

Son dönemde sahada en çok karşılaştığım sorulardan biriyle bitirmek istiyorum: 657’ye tabi bir devlet memuru TÜBİTAK BİGG 1812 programına başvurabilir mi, yatırım alabilir mi? Mevcut uygulamada kurumlar başvuru aşamasında bu detayı bir eleme kriteri olarak değerlendirmiyor. (Başvuranların şirket kurma şartları sağladığı değerlendiriliyor) Dolayısıyla bir devlet memuru uygulayıcı kuruluşa başvurabilir, süreci başarıyla tamamlayabilir ve hatta yatırım almaya hak kazanabilir. Ancak kritik eşik tam da burada başlıyor. Eğer yatırım alınacak ve şirketleşme gerçekleşecekse, 657’ye tabi bir memurun mevcut görevine devam ederek bu süreci yürütmesi mümkün değil; istifa etmesi gerekiyor. Çünkü mevcut mevzuat çok net: Devlet memuru anonim ya da limited şirkete yalnızca sermaye koyarak pasif ortak olabilir; aktif çalışamaz, şirketi temsil edemez, hiçbir yönetim organında görev alamaz.