Şükrü Karaca'nın Anlatma İhtiyacı

Anlatma İhtiyacı Sosyoloji, etnoloji ve psikoloji ile hukuk alanlarının belirleyici, niteleyici ve hak oluşturucu kavramlarından biri ‘miras’tır. Yakın ve uzak atalardan bırakılmış bulunan gerek somut gerekse somut olmayan kültürel miraslardan büyük bir bölümü bilgilendirme nitelikli beyânlardır. Allah; kutsal kitaplarda ve özellikle Kur’ân-ı Kerim’de bizden önce yaşamış olanların yaptıkları yanlışlar yüzünden hangi bedelleri ödediklerini, hüküm bildiren cümleler ve/veya ‘kıssa’lar ile anlatmaktadır. ‘Anlatma’ olgusunun gerekçesi ‘Hâlık’, ‘Hakîm’ ve ‘Alîm’ olan Allah için farklı, insan için farklıdır. İnsan, kendisini çevreleyen olay, kişi ve durumların etkisine bağlı tepkisini, dil adlı özel araç ile paylaşmak ihtiyacı duymaktadır. Her insanın etkilenmesi ve tepki vermesi de bunu dile taşıması da kendine özgüdür. İnsanın yaşı, beden sağlığı, toplum içindeki konumu ile yerleştiği çevre, edindiği bilgi birikimi; onun duygularını hayâllerini ve benimsediği fikirlerini biçimlendirmektedir. Duyguların, hayâllerin ve benimsenen fikirlerin birbirinin içinde eriyerek oluşan yansıtmalara tefekkür diyoruz. Oluşturulan tefekküre dayalı bütünlükleri (kompozisyonları) anlatmak ihtiyacı bireyin başkasıyla kuracağı ilişki ağının temelini oluşturmaktadır. Her türden Soyut ve/veya somut olan bütünlük nitelikli yansıtmaların tamamı -değeri ve işlevi ayrı bir konu-tefekkürdür.

Bediî Tefekkür

Ölçü, ölçüt ve çeşitleri ne olursa olsun insana hâkim olan duyguların kelimelerden örülmüş özel bir yapıya yerleştirilmesi bir ihtiyaçtır. Bu ihtiyacın varettiği bağlı bütünlük, duygu uyarımlarıyla başkalarının ilgisini ve beğenisini kazanıyorsa bediî tefekküre yakın bir yapı oluşturulmuş demektir. Sanat alanlarında ve özellikle de edebiyat alanındaki, oluşturulan bediî tefekkür nitelikli bütünlükler, Beş T adını verdiğim işlemlerin sonucudur. Sanatçı; duygu (tahassüs), hayâl (tahayyül), düşünce (tefekkür) iklimine ulaşan depremsi etkileri, beğenilir bir tertip (düzenleme) ile takdim (sunum) çabası ile bir bütünlük oluşturmaktadır. Bediî tefekkür, duygunun doğurduğu ve yoğurduğu, hayâlin katkı vermesiyle biçimlenmiş fikir yürütmelerden oluşan tefekkürdür. Bediî tefekkür; yoğun duygu ve yoğun hayâl nitelikli depremsilerin fikirleri biçimlendirip bir bütünlüğe, esere dönüştürülmesi sırasında özenli, zevkli ve dikkatli olunarak ilgi ve beğeni kazandırılmışlık konumudur. Bediî tefekkür anlayışları, yansıtılma ögeleri, kullandıkları ana malzeme ile tertip ve takdim işlemlerindeki farklılıklar, sanat alanlarını çeşitlendirmektedir. Bediî tefekkürle yoğrulmuş eserler duygu, hayâl ve düşünme bakımından benzeşen insanların tefekkür dünyalarını temsil etmekte ve/veya örneklendirmektedir. Ana malzemesi kelimeler olan bütünlük bediî tefekkür sayılabilecek bir özel enerji taşıyorsa kendine özgü bir tertip ve takdim bulunduruyorsa önce dönemin edebiyat hayatına, sonrasında, ortak kültüre katılma hakkı elde etmektedir. Edebiyat adı verilen eserler dünyasının içinde şiir, ayrı bir iklim veya ayrı bir bahçedir. Edebiyat bilimi, sosyoloji, etnoloji ve iletişim bilimlerini ilgilendiren anlatma ihtiyacına bağlı metinler, kültürel göstergelerin taşıyıcılarıdır. Bir kısmı anonimleşmiş, bir kısmı ise varedeni bilinen bu kültürel servet ögeleri, ‘somut olmayan miras’ olarak etiketlendirilmektedir. Büyük bir kısmı edebiyattan sayılan bu metinler benzeştiricilik ve uyarıcılık işlevli kültürel kodlarla bezeli miras ögeleridir. Edip; nesir ve nazım yollarından birini kullanıp farklılaşan türlerden birinin aracılığıyla varlıklar ve ilişkiler alanına ait özel sayılacak tespit ve yorumlarda bulunuyor. Edip sayılanın tespit ve yorumlarını özel kılan ise değerlere ve varlıklara yaklaşımındaki farklılıklara yol açan yoğun duyarlılığıdır. Duyarlılığın yoğunlaştığı ölçülerin insanı yoğurmuşluğuna rikkat denilir. Rikkat kavramını, duygu ve hayâlin düşünce ve mantığın önüne geçmesi, dikkati biçimlendirmesi anlamında kullanıyorum. Edebiyat eseri sayılan bütünlükleri varedenlerin zekâlarının bazı bölümleri, özellikle de ilham ana bölümü rikkatlerindeki fazlalık sebebiyle diğer insanlardan farklı çalışmaktadır. Burada bir alıntı yapmam gerekiyor: “Edebiyat eserlerini yaratan sanatçının iç aynasına ulaşan yansımalardan bir kısmına ilham denir. İlham adı verilen yaratıcılığın oluşmasını sağlayan iletilerin bir kısmı âniden gelebileceği gibi, parça parça da akabilmektedir. İlham, insanın duygularına, aklına, hayaline düşen, başka yerlerden gelmiş çok özel bilgilerdir, iletilerdir. İlhamların kaynağı ve örtülenmişliği çok önemli konulardır. İlhamlar, insanın yazgısını sezmesine, kabullenip baş etmesine yardımcı olabilmektedir. Meleklik ile şeytanlık arasında koşuşturan insanlar, ‘ben’ demeleri ve ilâhlaşma türünden yol dışılıklar sebebiyle Rabbânî mesajlarla yeterince buluşamamaktır. Bu dünyadaki hayat, büyük bir fizik sistemin, büyük bir metafizik hakikatin, farklı görünümdeki yansımalarından ibarettir. Bu metafizik sisteme ait hakikate ilişkin bilgiler her insanın zekâ fakültelerinde farklı yansımalara dönüşmektedir. Bu yansımalar, ilhamlar, sanatçı mizaç ve duyarlılığına sahip insanlarda hiç beklenmez sayılacak anlarda ortaya çıktığında ve depremsi etkilere yol açtığında, Beş T süreci işlemeye başlıyor.”

Beş T Kavramı Etrafında

Edip sayılan insan, yaşadığı zamanın, çevrenin ifade etmeye bağlı benimseyişlerini, bir kısmı kurallı ve/veya yaygın işlemler aracılığıyla kamuya sunuyor. Beğenilme arzusu da taşıyarak oluşturulan eser; başkalarıyla paylaşma, kamuya sunma adına gösterilen çaba ve cesaret sonucunda edebiyat hayatının içinde yer ediniyor. Edebiyattan sayılan bir metnin okuyucuları, birkaç ayrı grup oluşturur; onlardan biri edebiyattan sayılan metinleri akademik bir bakışla tespit ve tahlil edenlerdir. Edebiyat bilimi, kavram terim ve yöntemlere dayanarak edebiyattan sayılan metinleri tahlil etme işlemlerini yapıp hükümler oluşturarak öncelikle edebiyat tarihini, sonra da kültür tarihinin bir bölümünü oluşturmaktır. Edebiyat metnini yalnızca kendisi için okuyanlar ile kültür hayatımızdaki ve/veya edebiyat tarihindeki yeri adına okuyanlar çok farklı hükümler üretebilirler. Bu farklılıkların ve/veya çelişme ve çatışmalı hükümlerin sebebi açıklama ve değerlendirme sağlatıcı yöntem konusunda ortaklaşalık bulunmayışıdır. Bu konuda da bir alıntıda bulunacağım: “Anonim hâle gelmiş nazım veya nesir yolu ile ifadelendirilmiş metinler de var edeni bilinen, edebiyattan sayılan metinler de heyecanlan(dır)ma özellikli bağımsız birer bütünlüktür. Bu yapıdaki bütünlükleri dokuyan heyecan aktarımları, bediî/estetik niteliklidir. Bediî heyecan ve bediî yaratmayı anlamak veya bu türden metinleri çözümlemek isteyenler için Beş T adını verdiğimiz oluşturucu ölçütleri sıralayalım: 1. Yoğun ve sarsıcı duygulanma (Tahassüs). 2. Yoğun ve etkileyici hayaller kurma (Tahayyül). 3. Yoğun sevinç ve/veya üzüntülerin (haz ve elemlerin) var ettiği özel fikirler, hükümler (Tefekkür). 4. Yoğun duygu, hayal ve fikirler içinden seçme ve ayıklamalar yaparak, özel bir düzenleme oluşturma (Tertip). 5. Tertip edilenin, muhatap sayılanlarca duyulması, bilinmesi, yayılması için cesaretle kamuya sunulması (Takdim). Bu beş ölçütün ilk üçü ilham, bilgi ve hüner adlı ‘yapılandırıcılar’ın imbiğinden geçirilmektedir. Şair, tahassüs, tahayyül, tefekkür işlemlerini dile bağlı anlam inceliklerini, tertip ve takdim ederken bilgi ve hüner adlı kendine özgülükleri ortaya koymaktadır.” Rab, insanı en özel/güzel kıvam (ahsen-i takvim) ve yapı ile yaratmış olup ruh, beden, nefis adlı merkezlerin enerjilenmesini kelimelerle bağlantılandırmış. Ruh, nefs, beden üçlüsü arasındaki mutlak istikrar ve huzur da, denge bozan olumsuzluklar da kelimelerle bağlantılı. Kelimeler, zekânın çeşitli bölümlerinin biçimlenmesini, zenginleşmesini ve işlerlik kazanmasını, tefekkürün ve davranışın farklı enerjilerle yansıtılmasını sağlamaktadır. Kelimeler, beyan çeşitlerinde ve özellikle nazımda yoğun duygunun yol açtığı depremsilerin iletilmesine aracılık etmektedirler. Şiir, kelimelerin seçilip uygun yere konulması, ritim, kafiye, redif adlı harçların dikkatle kullanılması sonucunda gerçekleştirilen özel bütünlüktür. Edebiyat bilimciler, nazımdaki beyanı ve bediî tefekkürü oluşturan kelime seçimine yakından bakarak nasıl ve nerede konuşlandırıldığını hükme bağlarlar.

“Beş T” Açısından Ş. Karaca’nın Bir Şiiri;

EĞRİDİR BOYNU ÇİÇEKLERİN

Üstümüzden bir gün aşar

Dağ ardına zar-zor düşer.

Gelme buralara durnam

Umut besleyi besleyi.

Kâhyasıyım her bir şeyin

Akan damın, çöken evin.

Yolcu nereden gelirsin

Adım sesleyi sesleyi?

Bu benim en deli çağım

Bırak kolumu yatağım;*

Yoruldum al bayraklarla

Tabut süsleyi süsleyi.

Bohça kadar bir gökyüzü

Ancak üç-beş yıldız sığar

Eskitemediğim duvar

Sırtım yaslayı yaslayı

Korku dağları bekliyor

İndi atından süvari

Çocuk yerde emekliyor,

Hevesleyi hevesleyi

Beni bana koman dostlar

Çok kötü şeyler yaparım.

Söyleyin beklemesin yâr

Gözün ıslayı ıslayı.

* Sonraki baskılarda Sanmayın durulacağım. Bu nazımdaki bediî tefekkürü yapılandıran inceliklere değinelim: Gün kelimesinin burada iki anlamı var: Güneş ve 24 saatlik zaman dilimi. Her iki anlamı da dikkate söyleyelim: İnsan, emeğinin ve çabasının yeterince karşılık bulmadığı, gerekli değişim ve dönüşüme katkı sağlayamayıp âciz kaldığında da, beklentisini azaltmayan mutsuzluğa teslim olmayan bir varlıktır. Her yarın yeniden enerjilenme olasılığı taşır. Güneş aşmış, umutsuzlukla dolu bir gün daha bitmiştir. Bu şiirde hayalin genişlettiği duyarlılık dalgalarının umut kayığını batırmasından kurtarma enerjisine işaret eden bir kavram var: Turna. Turna motifi, duygu okyanusundaki boraların doğurduğu depremsilerde insana yandaşlığı temsil etmektedir. Türklük bilgisinde kuşlarla insan bağlarına çok özel anlamlar yüklenmektedir. Merhum Hocam Şükrü Elçin'in turna ile Türk halkı arasındaki bağ üzerine bir makalesi vardır. Halk nazmındaki binlerce mısrada turna kavramı geçer. Turna bir yandan dürüstlük, zerâfet; güzel sesli ve tek eşli, bir yandan da kutsalla iletişimli bir varlık olarak kabul ediliyor. Turnaların hu hu veya hü hü hü hü diyerek topluluk hâlinde nefes alıp uçtuğuna inanılır. Turna, Türk soylu halkların tamamında, özellikle de Alevî-Bektaşî topluluklarında Hz. İmam Ali ile bu dünyadakilerin (beridekiler) iletişim kurma aracıdır. Pir, velî sayılanların ruhu turna bedeninde mekân değiştirebilmektedir. Hoca Ahmet Yesevi, ‘Turna donu’nda görünmüş. Bu özellikler yanında turna katarları uçuş sırasında semah’a benzeyen toplu ve ritmik hareketler yaparlarmış. Türk kökenli topluluklarda turnanın selam götüren güzel haberlere aracılık eden özel bir haberleşme temsilcisi olduğu varsayılagelmiştir. İkinci dörtlükteki ‘kâhye/kâhya/kâye’ kelimesi, düzensizliği giderme sorumluluğunu benimseyip üstlenen insan anlamına gelmektedir. Mahallî ve/veya millî ölçekte kâhyalık etmek, sorumluluk üstlenmek ayrı bir enerji örneğidir. Rab, insana akıl vermiştir; akıl, insanın hem kendiliği, hem de benzeştikleri adına sorumluluk üstlenmeyi bilinç adlı enerjiye dönüştüren ilâhî bir armağandır. Tarihin ruhundan, ataların ruhundan yaşanan zamanın ruhuna akan sesler, duyabilenleri göreve çağırır; aklı işletip bilinçli bir kâhyalık enerjisi kazandırır. Bu nazımdaki bediî tefekküre esas olan duygu, hayâl, fikir bileşimi olan tefekkür, vicdan ve bilinç sahiplerinin sorumluluk yüklenmesidir. Üçüncü dörtlük 1968-1982 yılları arasındaki sosyal kaosu duygu, hayâl ve fikir ögeleri bakımından hatırlatan, delikanlı olmanın getirdiği depremlerin yol açtığı aktif enerjiye işaret etmektedir. Bu enerji, delikanlılığın verdiği hak ve görevler adına, devletin yapmadıklarını yapma niyetinden, hevesinden daha doğrusu tefekküründen doğan bildirmeler olarak ifadelendirilmiştir. Yâr kelimesi bir kadının veya bir erkeğin cinsiyeti bakımından zıttı olan bir insanı vazgeçilmez sayması, vazgeçilmezlik ölçüsünde sevmesi, bağlanması, onu özlemesi, tefekkürünün biçimlendiricisi saymasıdır. ‘Yâr’ kelimesinin bir başka anlamı da ‘benimsenen’ ve insana yön kazandırdığına inanılan fikirler, düşünceler ile o yöndeki örnek ‘şahsiyetler’dir. Buradaki ‘yâr’ kelimesi iki anlamı da taşımaktadır; nazımı var edenler de nazımdaki tefekkürle bütünleşenler de benimsenen fikirlerin, kazanılan bilinçli enerjinin gözyaşını sileceğini sezmektedir. Nazmın sahibinin gönlünü verdiği birine işaret etmiş olma ihtimali de düşünülünce BEYÂN, tevriye, kinâye ve hüsn-i ta’lil dediğimiz anlam sanatlarıyla zenginleştirilmiştir. Korku, tasa ve kaygı bireyi aşarak toplulukları teslim alma ölçüsüne gelmişse... Merhamet, şefkat, adalet kavramlarının ıskalanması yüzünden akıl sislenmesi, bilinç zehirlenmesi yaygınlaşmışsa... Toplumu oluşturan kültürel ekonomik tabakalar birbirine karşı sevgisizlik, saygısızlık ve uzaklaşmışlık yüzünden neredeyse ayrışmanın eşiğine gelmişse... Fikir veya inanç adına oluşmuş gruplar arasında uzlaşmazlık ve ölçüsündeki gerginlikler çatışmalara dönüşmüşse... Bu olumsuzluklar giderek yaygınlaşmış; asayişten, hukuktan sorumlu olanlar görevini yeterince yapma iktidarını gösterememişse... Polis, jandarma bekçi, asker, hâkim ve savcı adlı kamu düzenini yürütmekten, korumaktan, işletmekten ve düzeni sağlamaktan sorumlu görevliler ile öğretmenler birkaç gruba ayrılmış ve kamplaşmışsa... Benzeştiriciliği ve bütünleştiriciliği sağlayan değer, davranış ve ölçütler sadece teorik kavramlar hâline düşürülmüşse? Bu olumsuzluklar silahlı çatışmalara dönüşüp vatandaşların birbirini öldürmesine vardırılmışsa... 1967 Ekimi’nden 1982 sonuna kadar Türkiye'deki sosyal ve kültürel tablo buydu. Böyle bir tablonun içinde vicdanı kanayan ve durumdan kendine vazife çıkarmayı hem imanının, hem aklının gereği sayan, heyecanları daha fazla olan insanlar ortaya çıktı. 1965 sonrasında dört ülkenin istihbarat ajanlarının çok büyük para harcayıp birbirlerine kırdırdıkları gençlik ve yoksul halk, vatanseverlikte eşit sayılacak heyecanlara sahiptiler. Şükrü Karaca’nın anlatmak, ortak bilinci uyandırmak adına çığlık attığı bu nazımdaki kavramların, kelimelerin her biri sosyo-psikolojik gerçekliği estetik örtülerle sunmaktadır. Anlatılması ihtiyacı duyulan psikolojik ve sosyolojik durumlara aracılık eden kelimeler, hem nazmın var olduğu zaman içinde, hem de her zaman geçerli olan durum ve tepkileri yansıtan anlam derinlikleri taşımaktadır. Bir duygu selinin önüne kattığı hayalleri ve fikirleri yansıtan kelimelerde, ayıklamalar yapıp beğenilir kılınıp ilgi çeken bir ritimle sunulduğunda nazım adlı bütünlüğün ön şartları gerçekleşmiş oluyor. Duygu esaslı, duygunun biçimlendirici ve yönlendirici hâllerini, en uygun ve en seçilmiş kelimeleri kullanarak bir bütünlüğe (kompozisyon) taşınması şiir sanatının ölçütlerindendir. Allah’ın özel bir kıvam ve düzenleme ile (ahsen-i takvim) yarattığı insan, hazperest bir bencilliğin temsilcisi olmamalıdır. İnsan hem yaradılış sebebini idrak etmeye çalışmayı hem de ataların, vatanın ruhundan gelen mesajları kendilik/bizlik enerjisine katmayı benimserse ruhu ile bütünleşir. Öz enerjisini uyarmak da başka enerjilerin uyarılmasına katkı vermek de şahsiyet sahiplerinin birincil özelliklerindendir. Toplumların kolektif bilincinde bir çatlama yoksa, her kişi diğerine, benzeşmesiyle bütünleşme niyetiyle bir yere birlikte bakmak arzusuyla yakınlaşıyorsa, istikrar yok olmaz. Diğer taraftan toplumlarda önderlik, öncülük ve yönlendiricilik eden şahsiyetler, tarih bilgisi, vatanseverlik bilinci sahibi değillerse, tahrikçi olurlar. Bu tahrikçiliklerinin bedelini toplumun tamamı öder. Şahsiyetler, insanlaştırmayı, bir kültürün parçası olmayı öğütlemiyorlarsa, onların söyledikleri ve yazdıkları hayır gibi görünen şerlerdir. Seslemek ve ünlemek fiilleri; özellikle de çağırmak, bildirmek, hatırla(t)mak, uyarmak; aramak, fiilleri başta olmak üzere Türk dilinin zenginliğinin ve inceliğinin en güzel örnekleridir. Ünleyenin, sesleyenin beklediklerini sezdirir, düşündürür. Gerçek delikanlı, beden enerjisi göstermek, bencillik etmek yerine, tarihin, ataların, vatanın ruhundan gelen sesleri ya doğrudan duyabilen ya da duyan önder şahsiyetlere uyabilen insandır. Bayrak, bir topluluğun varlığına ilişkin ön özel örtüdür. Bayrak, şehit olan ve/veya sayılan vatanseverlerin tabutunun süsüdür; ancak, bu süsleme çâresizlikle yoğrulmuş üzüntüye de işaret etmektedir. Tabut ve tabut süslemek ifadesi, aczin sınırlarının o büyük istikrarsızlık döneminin anlamlı bir fotoğrafıdır. Sırtını vermek; dayanmak, güvenlik alanında olmak, güç almak anlamına geldiği gibi ‘eskitemediğim’ kelimesiyle nitelendirildiğinde sıkışmışlığın fotoğrafı hâline gelir. Derin yalnızlığın ve çâresizliğin özel ve güzel ifadesi olan aşınmayan, eskitilemeyen duvar, özgürlüğü sınırlanmış mekânların mecazlı ifadesidir Heveslemek. Yürümeye heveslenmek, bebek ve çocuk için de, o yavruya ilişkin umutları olanlar için de heyecan uyandırıcıdır. Bu heves, iradesine sahip çıkılması anlamında kullanılmıştır; çocuğun denediği, yürüme, koşma bedenine hükmetme isteğiyle yaptığı birçoğu başarısız heveslenmeler enerji yansımalarıdır. Gerçek delikanlılıktaki hevesler, basit, bayağı, çirkin ve bencilikle sınırlı olmayana talip çıkma niyetidir. Karaca’nın şiirindeki, yoğun duygu ve hayâllerin içinde eritilen fikir, delikanlılık etmenin, sorumluluk üstlenmenin kaçınılmazlığını gerektiren ortamın anlatılmasıdır... Duyarlılığın bezediği sevgi, şefkat, merhamet ve fedakârlık ile iç aynasının temiz olmasını sağlama çabası, bilinçli insan olmanın ön şartlarındandır. Bu ön şartı genişletip zenginleştiren mükemmeliyete taşıyan ve kendinden bekleneni yapan, beklenmeyeni yapmayan şahsiyetli insan, tefekkürünü nazma taşıyorsa, büyük bir yalnızlığı da yansıtıyor demektir. Bireyin vicdanında yankılananları, iç aynasına yansıyanları, toplumun vicdanına, benzeştiklerinin iç aynasına iletmek ihtiyacına aracılık etmek, şiir sanatının en derindeki gerçeğidir. Bu şiirde yoğun yalnızlığın, kimsesizliğin, arkasızlığın yansıtılması yanında, bir şeyler yapma niyeti, kararlılığı sezdirilmektedir. Basit'in, kolayın, geçici hattâ bayağı olanın yerine, çaresizi, kimsesizi arkalayıcı davranışlar gösteren ve bunların savunucusu olarak karşılığını ödemeye hazır insan tipi. Bu tip bir ucuyla kahraman, bir ucuyla bilge, bir ucuyla önder, bir ucuyla liderdir. Mit, destan, masal metinlerinde de binlerce nazımda da bu insan tipi öne çıkarılarak anlatılagelmiştir. Toplulukların yaşamakta olduklarını bilmek, anlamak ve onlarla bütünleşerek onların adına söz almayı, yaşatılacak olumsuzluklara razı olmayı kabullenerek ortaya çıkmak. Nazımdaki yoğun duygular, genellikle sabrı tükenmişliğe bağlı yansıtmalardır. Bu yoğun duygulara bağlı hayâller ise sisli fotoğraflar etkisi yaratmaktadır. Karaca’nın şiiri, o dönemin sosyal kültürel ve siyasi atmosferindeki büyük çalkantıya, sitemli göndermeler yapmaktadır. Şair, bediî tefekkürünü oluşturan kelimelere, ifade parçacıklarına bir sitem enerjisi yüklemeyi başarmıştır. Nazmın çağrıştırdıklarından biri de kâhyalık adına güç kullananlara, delikanlılık yapmayı ağır suç sayıp işkenceler yaptırmış olanlara, 12 Eylül darbesine örtülü bir eleştiridir. Şükrü Karaca’nın bu nazmındaki yoğun duygu; baskılanmışlık, çaresizlik ve beklenti ile engeller arasındaki çatışmanın karşısında öz enerjisine ait çığlık atma ihtiyacı duyan bir genç insanın depremsileridir. Şiir, çaresizliği kabullenememe, sıkışmışlığa karşı durma, kendisine bir görev biçme arzusu ve iç çatışmaların bezediği vicdanı ayaklandıran yoğun duyguları ve hayâlleri anlatmaktadır. Yoğun duygunun ve hayâllerin yol açıp fikri biçimlendirdiği, estetik bir nizama kavuşturularak bediî tefekkür özel bir iklime dönüştürülmüştür. Şiir adlı edebiyat eserinde, duygunun yoğunluğunu, hayâlin derinliğini, fikre bağlı çağrışım halkalarının zenginliğini sağlamak üzere kinaye ve mürsel mecaz başta olmak üzere birçok söz ve anlam sanatlarına başvurulur. Karaca’nın nazmındaki bu türden sanatları tek tek göstermek yerine başka bir özelliğe işaret etmekle yetineceğim. Redif ile tekrir kavramlarını karıştıranlara rastlanır. Redif kafiyeden sonra gelen tekrar edilen kelime olduğu hâlde tekrir/ikileme/ikizleme bediî tefekkürü güçlü kılan te’kit niyetli bir kelime kullanımıdır. Şükrü Karaca’nın bu nazmında her dörtlüğün son mısrasını oluşturan kelimeler hem birbiriyle kafiyeli hem de tekrir/ikizleme imkânını bediî tefekkür aracı yapan bir başarıdır. Kelimelerin bağlantılanmalar yoluyla kazandığı söz ve anlam sanatları nitelikli inceliklerine girmeyeceğim. Şiir adlı bütünlüklerde bediî tefekkürü yapılandıran ögelerin derinliklerinde, önemli bir incelik olan hikâyecikler bulunur. Her anlatılanın içinde, anlatanın ya yaşadığı, ya işittiği ve duyulup bilinmesini istediği bir olguya ait parçacıkları ya açıktan söylenir ya örtülendirilerek nazımda yer alır. Gelenekli tahkiyeli eserlerdeki nazım parçacıkları da,, âşık tarzı nazımlar da zekânın bazı bölümlerini işlevlendiren olay ve/veya olaycıklar, muhatabını bir iklime çeker. Anlatım ihtiyacı nazımda yansıtılırken, çok küçük de olsa tahkiye ögeleri taşır. Şiir adlı özel yapı, muhatabının dünyasında bir hikâyenin bir parçacığına ait tasarlatıcı uyarımlar üstlenen kelimelerle örülüdür. Şiir, seçilmiş ve azaltılmış kelimeler aracılığıyla büyük hikâyenin varettiği depremsilerin (olay, durum, kişi v.d) örtülendirilerek kendine özgü bir algoritma ile muhatabına ulaştırılmasıdır. Bu şiirdeki bediî tefekkürü yüzlerce romana can katacak hikâyeciklerden seçilmiş ve doğru konuşlandırılmış kavramlar ve fiiller bezemektedir. Bu incelik hem bediî tefekkür ile, hem de tertip ile ilgilidir. Karaca’nın altı dörtlüğünün herbirindeki -fiillerin işaret ettiği- olaycıkların tek tek değerlendirmesi gerekir. Sosyal bilimlerin dikkate alması gereken konu yahut problem şudur: Bilgisini, görgüsünü, birikimini ve tepkilerini başkalarına iletmek ihtiyacı duyan; çaresizliğini, özlemini, sevgisini, mutluluğunu, sevgisizliğini, sevincini ve derin üzüntülerini paylaşma cesareti gösteren; bu yoğun duyguların yoğurduğu tefekkürünü sözün imkânlarından yararlanarak oluşturulan edebiyat metinleri, sosyal bilimciler için birer özel kaynaktır. Sosyal bilimcilerin tamamı ve öncelikle edebiyat bilimciler, sonra sosyologlar, psikologlar, sonra tabii ki eğitim bilimciler edebiyat metinlerinin içindeki insanı ve anlatmak ihtiyacı duyulan gerçeklikleri tespit etmek zorundadır. Bu tespitler siyaset ve yönetim sorumluları için kişi, topluluk ve toplum ölçeğindeki beklentileri ve benzeşirlikleri yaratan ölçütlerin ortaya konması bakımından çok önemli bir bilgi kaynağıdır. Duyarlılığı yüksek insanlar, iç benlerinde depremsilere, değişim veya dönüşümlere yol açan uyarıcıların etkilerini, nazım veya ezgiler aracılığıyla çoklaştırırlar. İç dünyasında duyguların verdiği sıkıntıları paylaşmak ihtiyacı duyanlar, nazmı bir araç olarak kullanırlar; bu hallerde ya kendileri yazarlar ya başkalarının nazımlarına sığınırlar. Şükrü Karaca nazmın, duyarlılığı yansıtma için en özel ve en güzel bir iklim olduğunu anlamış olanlardandır. Şükrü Karaca, Mehmet Emin (Yurdakul), Gökalp, Ömer Seyfeddin ile başlayan sonrasında hecenin diğer şairleriyle devam eden kendi duyarlılığımızı, süslerden arınmış fakat bediî tefekkürle bezeyerek nazma taşımanın binlerce örneğinden biridir denilebilir.

TERTİP

Tertip/düzenleme kavramıyla üç ayrı oluşuma katkı veren tercihleri anlamaktayım: a. Nazma beden veren mısra oluşumu, kümelenmesi, şekillendirilmişliği; b. Nazma âhenk ekleyen ritim sağlayıcı vezin adlı araç ile kafiye adlı âhenklendiriciye bağlı tercih ve uygulamalar; c. Metnin var oluş zamanı, oluşuma yol açan özel ve genel etkiler, şartlar ve durumlar ... a. Bu nazım altı adet dörtlükten ikilemeler de dahil 94 kelimeden oluşmaktadır. Şükrü Karaca’ya ait bu nazım, semâî adı verilen bir düzenlemenin örneğidir. Semâîler ya koşmalık (ezgili ise ağıt, türkü, koçaklama) heyecanlara, ya sûfî duyarlılığa (ilâhî, münacaat, naat) aracılık ederler. Dörtlüklerden oluşan bu yapılarda, nazmın sabit sayılan şekilleri kullanılır. Edebiyattan sayılan metinler dünyası içinde semâîlerin alt ifadelendirme türlerinden biri varsağı’dır. Varsağı, adlı ifadelendirme türündeki incelik, of of’layan, hey hey’lenen bir erkek duyarlılığının duygu, hayâl ve fikri yönlendirip bediî tefekküre dönüştürülmüşlüğüdür. Şükrü Karaca bediî tefekkürüne uygun bir tertip oluşturup başarı sağlamıştır. b. Semâîlerdeki ritim, genellikle 4+3 veya 4+4 hece vezni aracılığıyla elde edilir. Bu şiirde halkımız çok tercih ettiği anonim nazımlarda çok kullanılan sekiz heceli ölçü kullanılmıştır. Bu düzenlemede her dörtlüğün kafiyelendirme başarısı doğaçlama izlenimi vermektedir. Kafiye, nazma âhenk ,ritme canlılık kazandırdığı gibi, kompozisyonun ezberlenmesine de katkı sağlamaktadır. Karaca’nın bu nazmını oluşturan ‘tertip’e ait kafiyeler de, ikilemeler şeklindeki te’kitleri de günlük dilimizin içinden seçilmiştir; ancak, kelimelerin ikinci, üçüncü anlamlarıyla birlikte düşünüldüğünde, metne muhatap olan insanın duygu, hayâl ve düşünce dünyasında uyarımlara hatırlamalara sebep olan bir tertip oluşturulduğu görülebilir. c. Oluşturulan metin ne zaman meydana getirilmiş? Bu metin bir süreli yayın aracılığıyla mı yoksa bir kitap içinde mi sunulup okuyucusuna ulaştırılmış? İlk sunulduğunda bir ezgi taşıyor mu idi? Daha sonra bestelenmiş midir? Şairin daha sonradan, mısralardaki düzenleme, kelime değiştirme vb. gibi Jönez dediğimiz değişikliklerin hepsi takdim/sunum kavramının içinde değerlendiriyorum. Türkiye Cumhuriyeti devleti ve vatandaşları 1967-1982 yılları arasında sosyal ve ekonomik faturası çok ağır bedellere dayanan ödemelerde bulundu. 1940-1970 yılları arasında doğanlar çok büyük sosyo-kültürel sarsıntıların tarafı olmanın getirdiği sorumlulukları ve acıları yaşadılar. Karaca’nın bu nazmını, ağıta yakın bir hüznün, kinsiz bir öfkenin, dayanılmaz çaresizliğin patlamasına ilişkin psikolojinin doğurduğunu ve yoğurduğunu, şiiri dikkatle okuyanlar kolayca anlarlar. 1967-82 yıllarına ilişkin yoksunluğun, sıkışmışlık ve bunalmışlığın anlatılmasını üstlenen edebiyattan sayılan eserler yazılıp yayınlandı. Bu nazımın ve benzerlerinin, aynı acıları paylaşanlara, aynı çaresizlikler bakımından benzeşenlere çok şey söyleyebileceğini ve onlarla kolayca bulaşabileceğini belirtmek gerekir. Bunlardan biri Şükrü Karaca’ya ait olan ve 1981 yılı Kasım ayında Töre dergisinde yayınlanan Boynu Büküktür Çiçeklerin adlı şiirdir. Müzikolog, besteci ve icracı Bayram Bilge Toker, bu eserin üç dörtlüğünü ezgilendirmiştir.

TAKDİM/SUNUM

Bu şiir 1967-1982 Türkiye’sindeki sosyal, kültürel, ekonomik nitelikli olay, kişi ve durumlarına ait etkilerin, bir genç insanın iç dünyasındaki yansımaları ve onların nazma dökülmesidir. Şükrü Karaca, doğum yeri ve zamanı dikkate alınınca anlatma ihtiyacını gelenekli yapılarla besleyerek ilk 25 yılını geçirmiştir. O, toprakla bütünleşen yılların içinden geçerek öncelikle örgün eğitimin ilk basamağında görev almak üzere gerekli öğretim donanımı almış -köye farklı bir konumla dönen- bir öğretmen olmuştur. Bilme ve bilgisiyle düzensizliği önlemede daha etkili olma yönünde adımlar atmasını hazırlayan kendilik bilinci, hukuk fakültesini bitirmesini, avukat olmasını sağlamıştır denilebilir. Şükrü Karaca, aile adlı iç kalesini kurma zaferini kazanan, Türklüğün -hangi coğrafyada olursa olsun- iç cephesinde zayıflıkları, eksikleri, hastalıkları teşhis ve tedavi konusunda enerji harcayan bir şahsiyet idi. O’na ait bu nazım o mücadeleye ilişkin sosyolojik psikolojik göstergelerden oluşan temiz Türkçe örneğidir. Mizacını besleyip şekillendiren zaman ve çevre ögesini dikkate alarak söyleyelim ki, merhum Şükrü Bey örgün eğitimden yaygın eğitimci olma tarafına geçerrek çok farklı bilgiler edinmiş, farklı ilişkiler, sevinçler ve üzüntüler yaşamıştır. Şükrü Karaca, çaresizliği de çareleri de estetik nizam içinde anlatma ihtiyacı duyan duyarlılığı yüksek bir mizacın sahibidir. Şükrü Karaca, bilgi ve birikimini gerek fikir, gerek bediî tefekkür nitelikli bütünlükler hâlinde takdim edip toplumun birçok kesimleriyle anlamlı ilişki ve iletişimler başaranlardandır..