Tabiî seyrinde, târihî muhtevaya sahip, kültür kurucusu ve taşıyıcısı; ve sosyolojik olarak da kaynaştırıcı/birleştirici/kucaklaştırıcı, edebî ve ilmî sahalarda, mensubu olduğu millete hamleler yaptırıcı bir lisan’dan söz ediyorum.
Savruk, kendi başına bırakılmış ve önüne gelenin ona müdâhale ettiği, ilmî anlayıştan uzak ve zaman zaman da, adının başına da ‘öz’ kelimesi getirilen dilden/Türkçe’den değil!..
İşgüzâr dil icatçılarının, söküğü olmayan elbiseye çuvaldızla ‘yama’ yapması gibi, sapasağlam/tarihî değer taşıyan kelimelerin yerine ‘uyduruk kelimeler ‘ koymaya kalkışmaları bundandır.
Birkaç ay önce, bir yarışma p(u)roğramında seyrettim. “Derli toplu” diye bir tâbir, cevap olarak verilmiş.
Düşündüm: “Derli toplu”, ne mükemmel bir terkiptir!..Derlemek’ten ve toplamak’tan, Türkçe’nin, Türk’ün özünden/ mayasından süzülüp gelmiş!..
Türkçe’nin şu güzelliğine bakınız: ‘işgüzâr’ dedim. Türkçe, iş; ve Farsça güzâr!..Yâni, “iş-yapan” yâni, becerikli!..Yâni, hevesli!..
“Efendim, biz, kelime (t)üretir, halka sunarız. Halk, kabul ederse benimser/söyler/konuşur/yazar, şâyet kabullenmez ise, kendi takdiridir” gibi, sahte, kalpazan, ilimden, kültürden ve sosyolojiden uzak sözler, asla itibar görmemelidir.
Bu, çok yanlıştır!..
Defalarca da dile getirdim; yaptığınızdan/takdim ettiğiniz kelimeden eminseniz, bunun ,Türkçe’ye kazandırılması şart ise, ısrarlı olacaksınız. Değilseniz, bu kandırmaca niye?
Bilhassa bu sahada salâhiyetli ilim adamlarımıza soruyorum:
Şâyet, siz/zât-ı âlileriniz, bu kelimelerin doğruluğundan, işlekliğinden, Türkçe’nin ana yapısına uyup uymadığından, zarâfetinden/inceliğinden emin değil iseniz; bu memleketin doktoru, matematikçisi, eczacısı, mühendisi, fırıncısı, kasabı, ayakkabıcısı, dil mevzusunda mes’ul ve salâhiyetli midir ki, bu kelimeleri kabul edip etmemekle kendini mükellef saysın ve bunlara, ‘evet’ veya ‘hayır’ diyebilsin?
‘Ortalığa, bunca kaidesiz uydurma kelime sürülüyor, bu durum, Türkçe’mizi bozmaktadır’ dediğimde, bizzat bana, “Hocam, dil, zâten uydurmadır; tutmazsa, tutmaz; tutarsa, tutar!” diyen birçok Türk dilciyle karşılaşmışımdır.
Bunlar; hüzün verici şeylerdir. Hiçbir milletin dilcisi, bu kadar vurdumduymaz ve nemelâzımcı davranmaz.
Hâliyle; bunlara isyan bile ederiz ve deriz ki; peki; siz nasıl dilcilersiniz ki, kendinizin bile doğruluğundan emin ol(a)madığınız kelimeleri, ‘zorlama ve baskıyla’ halka sunuyorsunuz; çocuklarınıza ve gençlerinize telkin ve tatbik ediyorsunuz; öyleyse, sizin asıl vazifeniz nedir?
1972-1973 yıllarında, Diyarbakır Eğitim Enstitüsü F(ı)ransızca Öğretmenliği Bölümü’nde görev yapıyordum. Bir gün; elçilikten bir görevli geldi ve dersime girip öğrencilerimle fikir alışverişinde bulundu.
Kendisine bir soru sordum. Dedim ki: ‘Bizde/Türkçe’de, ‘gezdim’ diyoruz. Bu kelimenin yâni sâdece bir kelimenin içinde, kip de, zaman da ve şahıs da bulunmaktadır. Hâlbuki, F(ı)ransızca’da, bu tek kelimenin karşılığının söylenebilmesi için birçok kaidenin bilinmesi gerekiyor ve bunu dört kelimeyle ifade ediyorsunuz. Bunun için, “Je me suis promene”(Jö mö süi puromöne) diyorsunuz. Bu, sizin için çok zor olmuyor mu? Dahası, bunu, çocuklarınıza öğretmekte zorlanmıyor busunuz?’
Bana cevabı; çocuklarımıza, dilimizi sevdiriyor ve zorluklarını da güzellikle açıklıyoruz. Onlar da, buna katlanmak zorundadırlar, meâlinde oldu.
Düşününüz. Bizim, bir kelimeyle –iki heceyle- ifade ettiğimiz bir düşünceyi, onlar, dört kelime-sekiz heceyle söylüyorlar. Dilbilgisi kaidelerinin zorluğu da apayrı bir meseledir.
Bu mukayese bile, Türkçe’nin, ne kadar işlek ve ‘kendi içinden üreten bir dil’ olduğunu, eklerle/takılarla anlatamayacağı hiçbir fikir olamayacağını gösterir.
Ancak; ne yazık ki, hâlâ, ‘menşebilim/etimoloji’ olarak, üzerinde, arzu edilen/gerekli çalışmalar yapılamamıştır. Çünkü; mevcut Türkçe veya Türkçeleşmiş kelimelerimizin yerine, birileri tarafından aslı-astarı olmayan birtakım kaidesiz/asılsız/ nesilsiz kelimeler sıkıştırılmıştır.
Meselâ; asırlardan beri herkes tarafından bilinen -yazılan ve konuşulan- ‘meselâ’ kelimemiz varken, bunun yerine, Ermenice “orinag”dan, “örneğin” uydurulmuştur. Kaldı ki, Türkçe’de, Türkçeleşmiş olan, “faraza, sözgelimi, sözgelişi” gibi kelimelerimiz de bulunmaktadır.
Meselâ; Orhun Kitâbeleri’nden beri –bin üç yüz senedir- var olan “kişi” ve buna ilâve olarak, “şahıs, zât, fert” kelimelerimiz varken, hiçbir kaideye dayanmadan uydurulan “birey” kelimesinin yanlışlığını hangi bakkal veya kasap anlayabilecektir, söyler misiniz?
Bu ‘ucûbe’ kelimeyi ne yazık ki, ‘ilim adamıyım’ diyenler de, mes’ul ve salâhiyet sâhibi siyâsetçiler de -yanlışlığını bile bile- kullanıyorlar.
Türkçe’ye yazık değil mi?
İstiklâl Marşı’mızda gürleyen “hür” ve “hürriyet” kelimelerinin yerini uydurma “özgür” ve “özgürlük” kelimeleri aldıktan sonra, “serbest/ serbestlik/ serbestî/ serbestiyet/serbestlemek/serbestleşmek” kelimeleri de, rafa kaldırılmıştır.
Kaide koyucu/ dilbilimci/g(ı)ramerci, kendi işini yapmalıdır.
Muhakkaktır ki; yabancı dillerden ‘Türkçe’ye henüz geçmekte olan kelimeler” için, ‘doğru’ olmak şartıyla, Türkçe’nin güzelliğine ve işlekliğine sahip kelimeler ‘türetilmeli’dir.
Şu anda; büyük gayretler de sarfetseniz, “t(i)ren’in, balkon’nun, elektrik’in, asansör’ün, radyo’nun veya televizyon’un, taksi’nin, televizyon’un, telefon’un…” yerine kelime türetemezsiniz. Çünkü, bunlar, şu veya bu şekilde, artık dile yerleşmişlerdir.
Yapılacak iş; bu kelimelerin, Türkçe’nin ağız yapısına/hançeresine göre tanzimidir.
Yâni; artık, tren yazıp, tiren okumayacaksınız; t(i)ren yazıp, tiren okuyacaksınız. K(ı)ravat, b(u)roşür, p(u)rofesör, g(u)rup, p(u)roğram, g(ı)rafik, t(ı)ramvay, p(ı)lâk, p(i)lân, p(ı)lâstik, k(ı)ral, k(ı)raliçe, k(ı)rem, k(ı)ristal, k(ı)roki, k(ı)rom, t(ı)rafik, f(i)ren, F(ı)ransa, F(ı)ransızca, s(ı)por, s(i)piker, s(ı)tad, s(ı)taj, s(ı)tatüko, s(ı)tandart, k(ı)riz, p(u)roblem, T(ı)rakya, T(ı)rabzon…yazıp, öyle okuyacaksınız!..
Yegâne şart, budur!..
Artık; İtalyanca, “spirto”, değil ispirto; Yunanca/F(ı)ransızca squelette değil, istelet; Yunanca sakala değil, iskele; Farsça, gul değil, gül diyoruz
Zâten; meselâ; F(ı)ransızca, fabrique (fabrik) kelimesine “fabrika”, politique (politik) kelimesine ‘politika’, entique (antik) kelimesine ‘antika’, docteur (doktör) kelimesine “doktor”, moteur (motör) kelimesine ‘motor’, hattâ chauffeur (şoför) kelimesine “şöför” diyorsak, “Türkçe sesbilgisi” buna göre düzenlenmelidir, yazılmalıdır. Bizim sesbilgimiz bunu gerektirir.
Biz, yabancı dillerden geçen hiçbir kelimemizi, onların ağız yapısına/hançeresine göre söylemek ve yazmak zorunda değiliz. Arap, F(ı)ransız, İtalyan, Fars..hançeresini taklid değil, kelimeleri Türkçeleştirerek, Türk hançeresine göre telâffumuzu gerçekleştirmeliyiz.
Şâyet; gerçekten, önce, Türk Dünyası Türkçesi ve bilâhare de Dünya Dili Türkçesi hedefimiz varsa, bu mesele üzerinde ciddîyetle durmamız gereklidir. Şarttır!..