Milliyetçilik mefhumu, dünyada, henüz mevcut değilken; Türk Milleti’nin, takriben, bundan bin sene önce yâni Orhun Kitâbeleri’nden itibaren, ‘millî şuuru, bir kültür unsuru’ kabul ederek, canlı tutması çok mühimdir.

Bu sebeple; bu makalemde, son yüz yıllık dönemde, başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, Ziya Gökalp, İsmâil Hâmi Dânişmend, Ömer Seyfettin, Bahtiyar Vahabzâde, Prof. Dr. Mehmet Kaplan, Prof. Dr. Erol Güngör, S. Ahmet Arvasî, Necip Fâzıl Kısakürek, Hüseyin Nihal Atsız ve Alparslan Türkeş gibi, önemli siyâset ve fikir adamlarımızdan bâzılarının görüşlerini ele alarak, onlardaki ‘müştereklikleri’ ortaya koymak istedim.)

Günümüzde; milliyetçiliğin “yükselen bir değer” olduğu kabul edilerek, ondan sık sık söz edilir. Yâni; dünyâda ve Türkiye’de ‘milliyetçilik’, geçen yüzyılın sonlarıyla, yirmibirinci yüzyılın başlarında en revaçta olan ‘fikir” hareketidir.

Zıddıyla düşündüğümüz zaman, Türkçe karşılığını bulamıyoruz ve F(ı)ransızcasıyla ‘enternasyonalizm’, diyoruz. Yânî; beynelmilelcilik!..

Enternasyonal, milletlerarası/ beynelmilel olduğuna göre; milletlerarasıcılık gibi bir mânayla karşılaşıyoruz. Belki de, kozmopolitizm veya kozmopolitanizm, denilebilir!..

Bahtiyar Vahabzâde, buna, milliyetçilik değil de, “milletçilik” diyor. Milletçi yâni milletini sevme ülküsü!..Muhakkaktır ki, bu kelime, bize, nakil yoluyla yâni tercüme vasıtasıyla geldiği için; biz, onu, ona verdiğimiz mâna üzerinden değerlendirmek zorundayız.

Bâzı kelime ve tâbirler, milletlerin zaman içindeki değişimlerine göre de târîf edilebilirler. Meselâ; kültür böyledir, ahlâk böyledir, medeniyet böyledir ve tabiatıyla milliyetçilik de böyledir. Yâni, milletlerin sosyal hayat tarzlarındaki menfî veya müspet değişmelere göre çok târifleri olabilir.

Zîra; “Milliyet, (Ar. Millî “milletle ilgili”den yapma mastar eki –iyyet ile milliyet) (Türkçe’de türetilmiştir), Millî vasıf ve nitelikleri taşıma, millî olma durumu” olarak târif edilir. (1)

Demek ki; millîyetçi; millî değerlere sâhip, bu değerlerin bozulmaması, korunması ve geliştirilmesi için gayret gösteren ve mensubu bulunduğu milleti çok seven ve onun için çalışan kişidir. Bu kişi veya kişilerin tâkip ettiğini fikir yoluna veya bu fikri, istikamet olarak yürüten fikrî harekete ‘milliyetçilik’ demek mümkündür.

Öyleyse; ‘millî değerler’ nelerdir ki, bir milliyetçi, bunları ‘fikrî temel’ yapsın?

Bu değerler; bir milletin, tek tek fertlerinin sâhip olduğu müşterek lisânî, ahlâkî, dînî, insânî, ilmî, ırkî, edebî, bediî ve içtimâi ‘asgarî vasıfları’dır.

Umûmî mânâda ise; dil, din, millî tarih şuûru ve geleceğe dâir millî ülküleri’dir.

Muhakkak surette; bu kültür unsurlarını, tek tek ve kimsenin telkinine mağlûp etmeden korumalı ve geliştirmeliyiz.

Bu noktada, şunu, rahatlıkla söyleyebilirim: Milliyetçilik; ferdiyetçilikten sıyrılıp, bütünleşmedir!..

Bugün; Batı deyip, moderniteyi orada gören zihniyet veya din adına ise, Ortadoğu kültürünü telkine kalkışan bâzı fikrî yapılar arasında bocalayan Türk Milliyetçiliği; bütün ‘cihet kültürlerine karşı durmasına rağmen’, müşterek bir siyâsî tavırla, bir milliyetçilik târifinde buluşamamıştır.

‘Cihet kültürleri’ dediğimiz şey; bizim, târih boyunca irtibatlı olduğumuz, adına ne dersek diyelim, kavimlerle/milletlerle/budunlarla/uluslarla münâsebetlerimizdeki kültür alış-verişlerimizdir ve bunların menfî veya müspet tesirlerinden meydana gelen kültür harmanı’dır.

Bu kültürler; kâh Çin, kâh Rus, kâh Arap, kâh Fars, kâh F(ı)ransız ve bunlar sabit kalmak üzere, son birkaç yüzyılda da, topyekûn Batı diye ifadelendirdiğimiz, Avrupa ve hattâ Amerikan kültür dâreleri’dir.

Şunu da hemen ifade etmeliyim ki; ‘Avrupacılık’, ‘ilim akışını esas aldığı zaman’, dışa karşı koruyucu zırh gibi görünse de, Avrupaî milliyetçilik, kendi içinde, tek tek mevziler hâlinde, başta İngiliz, Alman, F(ı)ransız, Yunan olmak üzere, Sırp, Arnavut, İtalyan, İspanyol milliyetçilikleri önde görünmektedir.

Kaldı ki, bugün, ‘tek bir millete bağlı olmaksızın’ kendine mahsus bir ‘Amerikan milliyetçiliği’ de dünyayı kasıp kavurmaktadır.

Büyük sömürücü ülkeler, milleti esas alarak, bilhassa Rus ve Çin başta olmak üzere, Hint, Ermeni, Fars ve Arap milliyetçilikleri hiç de birbirlerinden geri değildirler.

Bir insanın, bir millete mensup olduğunu söylemesi tabiî hakkı olduğu gibi, ne olduğunu söylememesi de tehlikeli bir durumdur.

Çünkü; “Kişi, kavmini sevmekle suçlandırılamaz” hadis-i şerifi yanında, İslâm’da korunması gereken beş esastan “can, mal, akıl, din” ile birlikte “soy”un korunması da baş unsurdur.

Milliyetçilik; mensup olmaktan gurur duyulan ve iftihar edilen milleti çok sevmek ve onun için, hasbî yânî Allah rızâsı için/ karşılıksız/gönüllü olarak çalışmaktır.

Meselâ; “Ben, Türk’üm” demekle, tabiî hakkımı kullanmış olurum. Bu, “Ben, Türk milliyetçisiyim!” demek değildir. Şâyet, bu mensubiyeti, sâdece ırkî olarak değil, kabul eder ve Türk Milleti’ni seversem ve onun için hasbî olarak çalışır/gayret edersem, o zaman milliyetçi olabilirim.

Peki; Türk milliyetçiliği denilince niçin akan sular duruyor?!. Türk’ün, kendi milletini sevme ve onunla iftihar etme hakkı yok mudur?

İlk yazılı Türk kaynağı olan Orhun Kitâbeleri’nde, elbette ki, milliyetçilik tâbiri geçmez. Ve elbette ki, ilk devlet ve ordu kurucumuz Teoman’ın M. Ö. 220’de Büyük Hun İmparatorluğu’nu kurup Türk Birliği’ni tesis ettiği zamanda da bu tâbir zâten mevcut değildir.

Burada da şunu söyleyebilirim ki; devlet ve ordu kuran bir topluluk, ‘milletleşmiştir ve kendi milliyetçiliği’nin temelini de atmıştır. Milliyetçilik kelimesini kullanması şart değildir.

Ancak; Türk var olduğu müddetçe, ve dünyada, yaratılmış bütün ırklar birer millet hâlinde temsil buluyorlarsa, elbette ki, Türk’ün ve onların da, kendi milletlerini sevmek adına ‘milliyetçi’ olmalarından daha tabiî bir şey de olmaz, olamaz, olmamalıdır.

Nihad Sâmi Banarlı diyor ki; “Gök-Türk Devleti, M. S. 552 yılında Bumin Kağan tarafından kuruldu. …Devlet kuran âilenin asıl adı Türk’dü. Türkler, Gök-Türk adını, hâkim oldukları toprakların büyüklüğü ve enginliği sebebiyle aldılar. Gök, mâvi; Gök-Türk, mâvi gök kadar engin ülkelerin sâhibi Türk demekti.” (2)

Böylece, ‘milliyetçilik’ tâbiri kullanılmasa bile, ilk defa böyle bir devlet kurulmuştu ve adı da Türk’tü.

İsmâil Hâmi Dânişmend, “Türklük Meseleleri”adlı kitabında şöyle diyor:

“Tabiî bu vaziyette bir ”camia” teşkil eden “millet”in esasını “Türk” ırkı teşkil ediyor ve Orhon abidelerinde umumî surette “budun” kelimesiyle çok defa bütün bu “camia” kasdedilmesine mukabil, “Türk budun” tabiriyle de bu siyasî camianın esasını teşkil eden asıl unsur kasdedilmiş oluyordu.

Şu halde Gök-Türklerde “uğuş=ırk” ve “budun=millet”mefhumları çok kuvvetli birer şuur halini almış demekti. Avrupa müsteşriklerinin en fazla dikkatlerini celbeden nokta, ırk şuurundan ziyade millî şuur oldu. Ondokuzuncu asırda umumî bir Türk tarihi yazan (Leon Cahun) gibi son zamanlarda da o mahiyette bir eser neşreden (Rene Grousset) de bilhassa bu noktayı tabarüz ettirdi:

“Kutluğ Hanın oğluna medyun olduğumuz kitabe de gösteriyor ki Orhon Türk hanlığının ihyası bir nevi millî hissin ifadesi demekti.” (3)

Kim, ne derse desin; bu “millî şuûr” ve “millî his”, Türk milliyetçiliğini bugüne taşıyan öz’ü teşkil ediyordu ve bizim milliyetçiliğimizin temelinde ‘Avrupaî milliyetçiliğin’ hiçbir bir payı da yoktur.

Bu sahada; muhakkaktır ki, destânî vasfıyla Oğuz Kağan, Bilge Kağan ve bilâhare de Kürşad birer numûnedir.

Türk milleti’nin milliyetçileri/milletçileri, sâdece harp meydanlarında boy gösteren alpler değildir. Daha sonraları alp-erenler dediğimiz, irfân sâhibi fikir, san’at ve siyâset adamlarımız, büyük birer öncü olarak da sahnede olmuşlardır: Ahmed Yesevî, Yûsuf Hâs Hâcib, Kâşgarlı Mahmud, Abdülkerim Satuk Buğra Han, Alparslan, Mimar Sinan, Molla Feranî, Fatih Sultan Mehmed, El-Bîrûnî, Uluğ Bey, Ali Kuşçu, İmam Mâtürîdî, Osman Gazi, Mevlâna Celâleddîn-i Rûmi, Yûnus Emre…ve daha niceleri bu sahanın kolbaşılarıdır.

Netîcede, Ziya Gökalp’ın ortaya attığı “Türkçülük” fikri, bizde, ilk hareket olur. Gökalp; “Türkçülüğün Esasları” adlı kitabında, “Türkçülük, Türk milletini yükseltmek demektir.” (4) dedikten sonra, şöyle der:

“Hulâsa, insan, bedbaht olur. Bu mütalâalardan çıkaracağımız amelî netîce şudur: Memleketimizde vaktiyle dedeleri Arnavutluk’tan, yahud Arabistan’dan gelmiş millettaşlarımız vardır. Bunları Türk terbiyesiyle büyümüş ve Türk mefkûresine çalışmayı itiyad edinmiş görürsek sair millettaşlarımızdan hiç tefrik etmemeliyiz. Yalnız saadet zamanında değil, felâket zamanında da bizden ayrılmayanları nasıl milliyetimizden hariç telâkki edebiliriz. Hususiyle, bunlar arasında milletimize karşı büyük fedakârlıklar yapmış, Türklüğe büyük hizmetler ifa etmiş olanlar varsa, nasıl olur da bu fedakâr insanlara “Siz Türk değilsiniz” diyebiliriz. Filhakika, atlarda şecere aramak lâzımdır, çünkü meziyetler sevki tabiîye müstenid ve irsî olan hayvanlarda ırkın büyük bir ehemmiyeti vardır. İnsanlarda ise, ırkın içtimaî hasletlere hiçbir tesiri olmadığı için, şecere aramak doğru değildir. Bunun aksini ittihaz edersek, memleketimizdeki münevverlerin ve mücahidlerin birçoğunu feda etmek iktiza edecektir. Bu hâl, caiz olmadığından “Türküm” diyen her ferdi Türk tanımaktan, yalnız Türklüğe hiyaneti görülenler varsa, cezalandırmaktan başka çare yoktur.” (5)

Ömer Seyfettin’in, 11 Nisan 1911 tarihli Genç Kalemler mecmuasında yayınlanan makalesinde de, bir tarif olmasa bile, bu, ciddî milliyetçilik numûnesidir:

“Ey Gençler!: “Ey gençler! Ey bugün eski devirden kalma kalma mekteplerin dar dershanelerindeki kuru sıralar üzerinde müstakbeli kazanmak için çalışan gençler, sizi bekleyen vazifeler pek ağırdır. Siz bütün dünyaca siyasi ve içtimai mevcudiyeti silinmek istenilen bir milleti kurtaracaksınız. Evet, bütün dünyaca… Avrupalıların hilâl ve salip namına yaptıkları haksızlıkları şüphesiz biliyorsunuz… Unutmayınız ki etrafımızdaki Bulgar, Sırp, Karadağ, Yunan hükümetleri ihtizar dakikalarımızı beklediklerini saklamıyorlar. Rumların, Bulgarların, Sırpların Osmanlılık vatanındaki mektepleri meydanda… Oralarda şiddetli bir Türk düşmanlığı talim olunuyor ve bunu bütün dünya biliyor, gazeteler yazıyor. O halde korkmayınız, sizin bilmenizde bir beis yoktur. Mehmed Ali’nin çocukları bir vakit Mısır’da “Türkçe”nin tekellümünü nasıl men edip Türklüğü oradan tardeyledilerse bugün Suriye’de de lisanımıza karşı buna benzer bir istiğna görüyor, oralarda “İstiklâl Fırkası” namıyla bir Arap cemiyeti olduğunu hatta cemiyetin reisinin Avrupa gazetelerine muhbirlik ettiğini anlıyoruz. Arnavutların bir kısmı tarihteki kardeşliğimizi unutarak, millî bir lisan, millî bir edebiyat ihdâsına çalışıyor ve fetvalara, İslâmiyet kaidelerinin esaslarına rağmen Hristiyan harflerini, Latin harflerini kabul ve tamim için cehd ve gayrette bulunuyorlar. Siyonizmin bile miskin irticai emelleri bizim zararımıza müteallik gibi duruyor. Harici düşmanlarımızın kırmızı pençeleri, bu pençelerin zehirli tırnakları içimizde, kalbimizin üzerinde kımıldıyor. Ey gençler, bunları siz duymuyor musunuz? Yirminci asırdaki vasi ve müthiş “ehl-i salib teşkilâtı” silâhsız ve medenî hücumlarını zavallı yetim hilâle, bizim üzerimize, Osmanlı Türklüğüne tevcih ediyor. Beş yüz, altı yüz sene evvelki mağlubiyetlerin intikam heyecanları bugün kabarıyor ve siz, ey gençler, hâlâ uyuyor musunuz?” (6)

Buna bir başka örnek, yine Ömer Seyfettin’in bir şiiridir:

“Dört yüz yıl burada kapalı kaldık,

‘Turan Turan’ diye rüyâya daldık.

Uyanmak zamanı geldi uyanın,

Haydi Türkler, haydi kılıç kuşanın…” (7)

Muhakkaktır ki, Ömer Seyfettin’in ‘kılıç”ı, birinci derecede, kalemi’dir!..

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, Türk milliyetçiği hususunda pek çok söz söylemiştir. Bunlardan biri şöyledir:

“Biz, doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz.

Cumhuriyetimizin dayanağı Türk camiasıdır.

Bu camianın fertleri ne kadar Türk kültürüyle dolu olursa o camiaya dayanan cumhuriyet de o kadar kuvvetli olur.(8)

1920 yılında yaptığı bir başka konuşmasında da, Atatürk, başka milletlerin milliyetlerine de “hürmet ve riayet ederiz” diyerek şu görüşe yer verir:

“Bize milliyetperver derler. Fakat biz öyle milliyetperverleriz ki, bizimle teşrik-i mesai eden bütün milletlere hürmet ve riayet ederiz. Onların bütün milliyetlerin icabatını tanırız. Bizim milliyetperverliğimiz herhalde hodbinane ve mağrurane bir milliyetperverlik değildir.” (9)

Neredeyse her söz başında Türk’ten başka bir kelime telâffuz etmeye Atatürk, tıpkı Gökalp gibi, başka milliyetlere karşı da çok nâzik ve müsamahalıdır ve Türk târihinde, ikinci defa bir Türk Devleti’ni kurma hazırlığındayken de şunları söylemektedir:

“Efendiler, bu vaziyet karşısında bir tek karar vardı. O da hâkimiyeti milliyeye müstenit, bilâkaydüşart müstakil yeni bir Türk Devleti tesis etmek!

(…) Esas, Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır….Türkün haysiyet ve izzetinefis ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansa mahvolsun evlâdır!” (10)

Bu söz ve tavırlar, bilhassa, Oğuz Kağan, Bilge Kağan ve Kürşat tavrı’dır.

Prof. Dr. Mehmet Kaplan, “Milliyetçiliğe Dair” başlıklı yazısında şunları söyler: “Biz, vücudumuz gibi milliyetimizi de seçmekte serbest değiliz. Vücudumuz nasıl ecdadımızın eseri ise milliyetimiz de coğrafyamızın, tarihimizin ve ırkımızın eseridir.” dedikten sonra şu görüşe yer verir; “Milliyetçi her şeyden önce milletinin mes’ut olmasını ve yükselmesini ister. İnsaniyetçilerin, milliyetçileri insanlık düşmanı saymaları bir safsata değilse nedir? Müşahhas realite milletler olduğuna göre, milletlerin bütünü demek olan insanlık, , milliyetçilikten başka hangi yol ile yükselebilir? “Herkes kapısının önünü süpürsün; sokak temiz olsun.” Her millet, kendi kendisini mesut etmeğe çalışsa, insanlık saadete erer. “(11)

Prof. Dr. Erol Güngör ise, “Millî Tarih Meselesi” başlığını taşıyan yazısında şunları söylüyor:

“Millî tarih şuuru, milliyetçiliğin temelini teşkil ettiği için, ona en çok düşman olanlar da milliyetçilik aleyhtarlarıdır. Bu tavrın tipik misâli Sovyetler Birliği’nde görülebilir.” (12)

S. Ahmet Arvasî, meseleyi kendi üzerinden tahlil ederek şunları söyler: “Ben, İslâm iman ve ahlâkına göre yaşamayı en büyük saadet bilen, Türk milletini iki cihanda aziz ve mesut görmek isteyen ve böylece İslâm’ı gaye edinen Türk milliyetçiliği şuuruna sahibim. Benim milliyetçilik anlayışımda asla ırkçılığa, bölgeciliğe ve dar kavmiyet şuuruna yer yoktur. İster azınlıklardan gelsin, isterse çoğunluktan gelsin her türlü ırkçılığa karşıyım. Bunun yanında Şanlı Peygamberimizin “Kişi kavmini sevmekle suçlandırılamaz. Kavminin efendisi, kavmine hizmet edendir. Vatan sevgisi imandandır” tarzında ortaya koydukları yüce prensiplere de bağlıyım.” (13)

Necip Fâzıl Kısakürek, İdeolocya Örgüsü adlı eserinin “Milliyet” başlıklı bölümünde; S. Ahmet Arvasi’yle âdeta aynı tarifi paylaşır, ancak, hiçbir zaman ana cadde tariflerinden ayrılmayarak şunları ifade eder:

“Gaye-İnsan ve Ufuk –Peygamberin “Kişi kavmini sevdiği için suçlandırılamaz!” meâlindeki muazzam Hadisinde, dışarıdan ve ilk bakışta o kadar kolay sanılan nâmütenahi derin mânaya bir yol; ve hudut içinde hudutsuz milliyetçiliğe bir işaret!..” (14)

O kadar ki, Necip Fâzıl, aynı eserinin “ Milliyetçilik” başlığını taşıyan bölümünde de şunları söyler:

“İşte bizim milliyetçiliğimiz; İslâma bağlı Türk ruhunun, bu mutlak kadro içinde Türk duygu ve düşünce hususiyetlerinin milliyetçiliği…Ve işte cihan ölçüsünde milliyetçilik!...” (15) dedikten sonra, “Dışımızdaki İslâm” başlığını taşıyan bölümde de şu altın satırlarla bu meseleyi noktalar:

“Bu hâlden alınacak ders şudur ki, böyle bir zuhur ancak Türkten beklenebilir, Türkte bozulan ancak Türkte düzelebilir, Türkte düzelince de her yerde düzelir ve her yeri düzeltir. “ (16)

Hüseyin Nihal Atsız’ın milliyetçilik hakkındaki görüşlerini de, şu cümleleri hulâsa edebilir:

“Gerçek fikrimi merak edenler şunu bilsinler ki, ben ne faşist ne de demokratım. Sâdece kaynağı yabancı hiçbir fikri benimsemeyecek kadar millî şuur ve gurura sahip bir Türküm. Siyâsî ve içtimaî mezhebim de Türkçülüktür”. (17)

Milliyetçiliği, Türk siyasetine başlık yapan Alparslan Türkeş, Dokuz Işık adlı kitabının “Milliyetçilik” bahsinde şöyle der:

“Milliyetçilik, Türk Milletine karşı beslenen derin sevginin ifadesidir. Kalbinde başka bir ırkın gururunu taşımayan ve kendisini samimî olarak Türk hisseden ve Türklüğü adayan herkes Türk’tür.

(…) Milliyetçiliğimiz başkalarına karşı kin, garez duygularıyla beslenmez” (18)

Alparslan Türkeş, milliyetçilik meselesine şu cümleyle noktayı koyar: “Soyculuk anlayışımız antropolojik ırkçılıkla, diğer milletleri küçük gören saldırgan ırkçı anlayışla hiçbir benzerlik gösteremez. “ (19)

Netice olarak şunu söyleyebiliriz ki; Türk milliyetçiğinin fikir önderleri, başlangıcından bugüne kadar, hiçbir zaman, Batıcı veya diğer milletçi/milliyetçi telâkkileri benimseyenler safında bulunmamışlar ve kat’iyyen, ırkçılıkla iç içe bulunan ‘Avrupaî nasyonalizme’ yakınlık duymamışlar ve yakın durmamışlardır.

Ziya Gökalp’ten Mustafa Kemal Atatürk’e, Hüseyin Nihal Atsız’dan Erol Güngör’den S. Ahmet Arvasi’ye, Necip Fâzıl’dan Türkeş’e kadar, bu müşterek milliyetçilik anlayışı içinde fikir beyanında bulunulmuştur.

Peki; milliyetçiliğin bir ölçüsü var mıdır? Elbette ki, vardır!..

Milliyetçiliğin ölçüsü; -menfaat gözetmeden-Allah, din, vatan, millet, bayrak, namus ve insanlığın selâmeti için canını veren, malını sarfeden, ilim, sanat ve siyasette başarıyı yakalamak için bütün azmiyle büyük gayretlerle ömür tüketmektir.

Ana/temel/esas çerçeve budur. Milliyetçiliğin içinin doldurulmadığı yerde, sâdece kuru lâf savurganlığı, ya suya yazılan yazıdır yahut da bir esintiyle çıkmazlarda kaybolun hor bir aldatmaca garabetidir.

Bugün; ne yazık ki, Türk Birliği düşüncesinden mahrum, pasifize edilmiş bir milliyetçilik anlayışımız mevcuttur.

“Ne Büyük Türkiye-ne Amerika, ne Rusya, ne Çin, Her Şey Türklük İçin- Ne Adriyatik’ten Çin Seddi’ne ve ne de, ne Tanrı Dağı kadar Türk Hıra Dağı Kadar Müslümanız…” gibi , hedef belirleyici, birleştirici ve aynı istikamete yönelmiş büyük ülküler, ne salonlarımızda terennüm edilmekte ve ne de meydanlarımızda görülmekte ve gürlemektedir!...

Hiçbirinden, bir s(ı)logan hükmünde dahi olsa, hiçbir emâre mevcut değildir!..

“Her şey…” dediğimiz mefhumun içini, ‘ilim, sanat, millî târih şuuru ve siyaset’ sahalarındaki üstün çalışmalarımız ve gelişmelerimiz tâyin etmelidir!..

KAYNAKLAR

1.İlhan Ayverdi, Misalli Büyük Türkçe Sözlük, Kubbealtı Neşriyatı, İstanbul 2011, Sf. 824

2. Nihad Sâmi Banarlı, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul 1971, Sf. 60

3.İsmâil Hâmi Dânişmend, Türklük Meseleleri, İstanbul Kitabevi, İstanbul 1966, Sf. 22-23

4.Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, Türk Kültürü Yayınları, İstanbul 1974, Sf. 15

5. Gökalp, a.,g.,e., Sf. 21-22

6. ? (Ömer Seyfettin), Genç Kalemler, İkinci Cilt, Nu: 1, 29 Mart 1327/11 Nisan 1911, “Yeni Lisan” makalesi.

7.Ömer Seyfettin, (Yeni Gün Ergenekon’dan Çıkış)adlı destan tarzındaki şiirinden

8. Atatürk’ün Bütün Eserleri, 18. Cilt, Sf. 181

9. Mustafa Kemal, tr.wikiquote.org/wiki/Mustafa_Kemal_Atatürk/Milliyetçilik

10. Kemal Atatürk,Nutuk, Cilt:1, 1919-1920, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul 1972, Sf. 12-13

11. Prof. Dr. Mehmet Kaplan, Nesillerin Ruhu, Hareket Yayınları, İstanbul 1970, Sf. 33 ve 35

12.Prof. Dr. Erol Güngör, Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik, Ötüken Neşriyat A.Ş., İstanbul 1995, Sf. 76

13.S. Ahmet Arvâsî, Size Sesleniyorum-1, Model Yayınları, İstanbul 1989, Sf. XI

14.Necip Fâzıl Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, b.d. yayınları, İstanbul 1976, Sf. 212

15. Kısakürek, a.,g.,e., Sf. 357

16. Kısakürek, a.,g.,e., Sf. 421

17.Hüseyin Nihal Atsız, İçimizdeki Şeytan, En Sinsi Tehlike, Hesap Böyle Verilir, İrfan Yayınevi, İstanbul 2015, Sf. 9

18. Alparslan Türkeş, Dokuz Işık, Kutluğ Yayınları, İstanbul 1973, Sf. 15

19. Türkeş, a.,g.,e., Sf. 42