Türk tarihinin “târih sosyolojisi” esas alınarak tahlili ne yazık ki, yeterli değildir.

Araştırmacılarımızın ekserisi, bir öncekinden ‘nakil’ ile işe girişerek esasa nüfûz edememektedir.

Hocam dediyse/söylediyse doğrudur!” anlayışı, pek çok meselede olduğu gibi, tarihî meselelerimizde de devam etmektedir.

Yanlış veya doğru, peşinen kabullenmek, hiçbir ‘şüpheye yer vermemek’, hocamı, arkadaşımı incitirim endişesi de bunda tesirlidir.

Ancak; bir “muarız” hedef alınmış ise, her türlü teçhizat kullanılarak hücûma geçilmektedir.

Muhakeme, münazara, yok değil, yetersizdir!..

Muhakkaktır ki; Türk tarihinin dünya tarihi içersindeki hâkim yeri de arzu edildiği seviyede işlenmemiştir.

İlmî cephede hâl böyle olunca, siyâsette istismâr ve ağızdalaşı da durmak bilmiyor!..

Mevzu; 2. Abdülhamid Han’dır ve buna bağlı olarak Hüseyin Nihal Atsız’ın, O’nun hakkındaki kanaatleridir. Katılırsınız veya katılmazsınız, yapılan, ifade etmeye çalıştığım “bir tarih sosyolojisi” tarzıdır.

Azılı bir Türk düşmanı olan F(ı)ransız tarihçi Albert Vandal (1853-1910)’ın, “Kızıl Sultan” olarak yaftaladığı Türk Sultanı 2. Abdülhamid Han (21 Eylül 1842-10 Şubat 1918) hakkında, çok yazı yazılmıştır.

Necip Fâzıl’ın “Ulu Hakan İkinci Abdülhamid Han” ve Hüseyin Nihal Atsız’ın “Gök Sultan” adlı eserleri, bunlardan sâdece ikisidir.

Hemen şunu kayda geçeyim ki, Cemil Meriç de, bu hususta şöyle der: “Abdülhamid kat’iyyen zâlim değildi. Adına ve hatırasına eklenen “Kızıl Sultan” lâkabı tarihin en büyük yalanı”dır.

Bir kişiye, körükörüne düşmanlık veya dostluk beslemek vicdânla ,hak ve adâletle bağdaşmaz.

Türk düşmanı birinin “Kızıl Sultan” dediği İkinci Abdülhamid Han’ın, demek ki, bu düşmanın ve yandaşlarının istek(ler)ine “karşı bir duruşu” vardı ki, böyle söylüyor(lardı).

Abdülhamid Han, 1842 yılında doğmuş ve tahta geçtiği 19 Aralık 1876 yılında ise, 34 yaşındaydı.

Hüseyin Nihal Atsız, Ocak Dergisi’nin 11 Mayıs 1956 tarihli sayısında yayınladığı “Abdülhamîd Han (Gök Sultan)” başlıklı makalesinde şöyle der:

Toplumun en büyük haksızlığa uğramış tarihî şahsiyetlerinden biri, II. Abdülhamîd’dir. Kendisinden önceki devirlerin ağır yükünü omuzlarında taşıyan, en güvenebileceği adamların ihanetine uğrayan ve dağılmak üzere olan içi dışı düşman dolu bir imparatorluğu 33 yıl sırf zekâ ve hamiyeti ile ayakta tutan bu büyük padişah kaatil, kanlı, müstebit, kızıl sultan, câhil ve korkak olarak tanıtılmış, dâima aleyhinde işleyen bu propagandanın tesiriyle de böyle tanınmış talihsiz bir insandır.

(…) Sultan Hamîd’i iyice anlamak için tahta çıktığı zamanı iyi bilmek lâzımdır. Sultan Aziz’in son zamanlarındaki çöküntü sırasında, memleketi yürütmek için beliren iki akımdan liberalizmi V. Murat, muhafazakârığı II. Abdülhamîd temsil ediyordu. Liberaller, İngiltere ve Fransa’ya bakarak parlamento ile her şeyin düzeleceğine inanıyor, muhafazakârlar, 30 milyonluk imparatorlukta 10 milyon Türk’ün hâkimiyetini sağlamak için mutlak idâreye lüzum görüyordu. Masonlar, Sultan Murad’ı da mason yapmışlardı. Gerçek yüzünü Sultan Murad’a göstermeyen masonluğun arkasında ise Yahudilik ve Avrupa emperyalizmi vardı.”

Hüseyin Nihal Atsız, yazısına şöyle devam ediyor:

İlk Meşrutiyet Meclisindeki Hıristiyan mebuslar, Türkiye’nin bir an önce parçalanması için Ruslar ile savaşa şiddetle taraftar olmuşlardı. Ve gerçekten de neredeyse imparatorluk dağılacaktı. Sultan Hamîd, bunu gördükten sonra, meşrutiyeti devam ettirseydi, elbette ki yanlış bir iş yapmış olurdu.”

Atsız;17 Temmuz 1942 tarihli Tanrıdağ’da yazdığı makalede de şöyle der:

Fakat onun hizmeti bu kadar da değildi. 1877-1878 savaşından yenilerek çıkan Osmanlı ordusu, o zamanın en mükemmel silâhı ile, meselâ mavzer tüfekleriyle silâhlandırıldı. Denizci devletlerin ve Rusların denizden yapmaları mümkün taarruzlarına karşı, İstanbul ve Çanakkale Boğazlarını tahkim etti. Ve, Birinci Dünya Savaşı’nda İngilizlerle Fransızların 18 Mart 1915 saldırıları bu istihkâmlarla durduruldu.

Mükemmel kurmaylar yetiştirdi. 1914-1918 savaş ile İstiklâl Savaşı’nı bunlar idâre ettiler.

(…)Memleketi doğrudan tehdit eden Moskof emperyalizmi ile batıdan tehdit eden Avrupa emperyalizmi ve onun temsilcisi İngiltere’ye karşı devleti savunan Sultan Hamîd, ayrıca azınlık ve gafil hüriyetçiler ile de uğraşmaya mecbur olmuş, güneyden gelen siyonizme de göğüs germiştir.

(…) Sultan Hamîd, kızıl değil, “Gök Sultan”dır.”

Bu ibret verici satırları okuduktan sonra şunu söyleyebilirim:

O’nun döneminde de çok toprak kaybettiğimiz doğrudur; ancak, sebepleri ciddî olarak, siyâsî, sosyolojik ve askerî mes’eleler nazari itibare alınarak iyi teşhis konulup tahlil edilmeli ve ondan sonra sonuca varılmalıdır.

Zîra; vatan toprağının ‘zerresi’ bile mukaddestir, önemlidir!..

Sultan 2. Abdülhamîd Han’ı bugün ile mukayese edenler büyük ve derin bir hata içersindedirler. Mes’elelere sathî bakılmaktadır. Zîra; O’nu, ‘birileri sahiplendi’ diye, ne yazık ki, O’na hücûm edenler de çoktur.

Bilinmelidir ki; ne O’nu sahiplenenler O’nun yolundadır; ve ne de sahiplenenleri şiddetle ve acımasızca tenkit edenler O’nu anlamaktadır.

Osmanlı Türk İmparatorluğu’nun “ilk toprak kaybı” meselesinde, tarihçilerimizin mutabık olduğu bir tarih vardır: 26 Ocak 1699/Karlofça Antlaşması.

1683 tarihinde başlayıp onaltı yıl süren bir haçlı ittifakına (Avusturya-Venedik, Lehistan ve sonra Rusya)karşı 26 Ocak 1699 tarihinde Belgrad yakınındaki Karlofça kasabasında yapılan antlaşmaya göre, İmparatorluk, o güne kadarki en ağır şartlarda toprak kaybına uğramıştır.

Tespit edebildiğim kadarıyla, Osmanlı-Tür k Cihân Devleti’nin, Yılmaz Öztuna’nın ifade ettiğine göre, “Aynı anda elde tutulan en geniş sınırları: 1592’de Üçüncü Murad döneminde, 19.902. 191 km2 ve “Değişik zamanlarda yönetilmiş topraklar” olarak da, 22.991.441 km2’dir.

2.Abdülhamid Han döneminde, 1.592.808 km2 toprak kaybedildiği ifade ediliyor...

Peki; 2. Abdülhamid Han tahttan indirildiği zaman, Osmanlı Türk Cihân Devleti’nin sınırları kaç milyon kilometre kareydi , söyler misin?

Söyleyeyim: Takriben, 7.000.000 km2..(Yedi milyon kilometre kare)

Ve yine peki, bugünki Türkiye’nin yüzölçümü ne kadardır?

Söyleyeyim: 783.562 km2

Peki; 2.Abdülhamid Han’dan sonra, takriben, 6.000.000 (altı milyon) km2 araziyi kim kaybetti, onu da, söyler misiniz?

Bu kadar arazi nereye, kimlerin eliyle uçtu?

Millî Mücâdele yapılmasaydı, belki, elimizdeki bu toprak parçası bile kalmayacaktı, değil mi?

Bir başka hesap daha yapalım:

Değişik zamanlarda yönetilmiş topraklar” olarak, 22.991.441 km2’den, 2. Abdülhamid döneminde 1.592.806 km2 kaybedildi.

2. Abdülhamid de, takriben 7.000.000 km2 devretti. Yâni; İkinci Abdülhamid döneminde toplam 7.000.000+1.592.806=8.592.806 km2 toprak vardı.

Bu mikdarı; yâni 8.592.806 km2’yi, 22.991.441 km2’den çıkarır isek, 2. Abdülhamid’den önce, 14.398.535 km2 Türk toprağı, kimler zamanında, nasıl ve ne için elimizden uçup gitmiştir?

Yâni; 2. Abdülhamid Han, öncesi ve sonrasının hesabı, bu!..

Matematik, bu!..

Söz buraya gelmişken, birkaç hususa daha dikkat çekmek isterim.

Birincisi; Osmanlı Türk Cihan Devleti’nin ilk anayasası olan 23 Aralık 1876 tarihli Kanun-ı Esâsî’nin Türkçe hakkındaki maddesidir. Bu madde, Sultan 2. Abdülhamid Han’ın ısrarıyla anayasaya konulmuştur.

İşte o madde:

Madde 18: “Tebea-i Osmaniyyenin (Osmanlı tabeasından bulunanların) hidemât-ı devletde (devlet hizmetlerinde) istihdam olunmak (çalıştırılmak) için devletin lisân-ı resmisi (resmi dili) olan Türkçeyi bilmeleri şarttır.”

Türkçe demek, millî şuur demektir!..

Nihad Sâmi Banarlı, “Türkçenin Sırları” adlı eserinin “Sultan Abdülhamîd’in Türkçeciliği” başlıklı bölümde şöyle der:

Bilindiği gibi Sultan Abdülhamîd, bizzat açtığı Meclis-i Meb’ûsan’daki Türk meb’usların ilmî ve fikrî kifâyetsizliklerinden doğacak tehlikeyi sezmiş, bu meclisi kapatmış ve derhal geniş ölçüde bir Maârif faâliyetine girişerek, Türkiye’de çok sayıda ve yüksek dereceli, kaliteli mektepler açtırmıştı. Bu faâliyetlerin tek gaayesi, mekteplerden tam mânâsıyle münevver mezunlar yetiştirerek onlar vâsıtasıyle uyandırıp kurtarmak olabilirdi.

Nitekim Sultan Hamid, bu gaayeye varmak için her şeyden önce Türkçenin ıslâhı gerektiğini düşünmüş ve yukardaki tâmîminin arkasından, daha da ileri giderek, Türk târihinde ilk defâ, halk dilinde yaşayan Türkçe kelimeler’in resmî kanallar vâsıtasıyle toplanması için emir vermiştir.” (Bknz. Nihâd Sâmi Banarlı, Türkçenin Sırları, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayını, İstanbul 1972, Sf. 216)

İkincisi; Filistin meselesiyle iligilidir:

Siyonist hareketlerin başına geçen Theodor Herzl (2 Mayıs 1860-3 Temmuz 1904), Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulması için çok çalıştı.

(…)Herzl, binbir zorlukla Sultan Abdülhamid Han ile görüşme imkânı buldu. Ondan, Filistin’de bir aristokratik cumhuriyet kurmak için izin istedi ve bâzı tekliflerde bulundu. Hattâ, Osmanlı Devleti’nin bütün borçlarını ödemeyi taahhüt etti. Sultan, Herzl’in bizzat ve dostları vasıtasıyla yaptığı teklifleri kabul etmeyerek tarihe altın harflerle geçen şu cevabını verdi:

Ben, bir karış dahi olsa toprak satmam; zîra, bu vatan bana değil milletime âittir. Milletim bu devleti kanlarını dökerek kazanmış ve yine kanıyla mahsuldar kılmıştır.

(…) Bu vatan bana âit değildir. Türk milletinindir ve ben onun hiçbir parçasını veremem.” (Bknz. Osmanlı Padişahları-1, Türkiye Gazetesi Yayınları, İstanbul 2006, Sf. 83-84)

Üçüncüsü için, “Darbelerde Harbiyeli Olmak” adlı kitabımdan bir nakil yapacağım:

Türkiye Cumhuriyeti, durup dururken, nâzik ve kibar komşularımız ve bize itibar takdim eden dostlarımızın ikramıyla değil, bir takım gaflet ve ihânetlerin içte ve dışta musallat olduğu nifak yuvalarının faaliyete geçmesiyle yıkılan Osmanlı Türk Cihân Devleti’nin külleri üzerine, büyük ve kanlı mücâdelelerin sonunda kurulmuş Türk devletinin adıdır.

Bu devletin kuruluşu, birinci derecede rol üstlenen kadroya bakıldığında görülecektir ki, Sultan 2. Mahmud Han tarafından, 1826 yılında Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasıyla, 1834’te temeli atılan ve 1841’de de ilk mezunlarını veren, Mekteb-i Harbiye de denilen Mekteb-i Ulûm-i Harbiye’ye dayanmaktadır.

Bilâhare, Sultan 2. Abdülhamid Han; Mekteb-i Fünün-u Mülkiye, Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane ve Tüccar Kaptan Mektebi adlı yüksekokullar yanında, dedesi Sultan 2. Mahmud Han’ın açtığı ve bugün adı Kara Harp Okulu olan Mekteb-i Ulûm-i Harbiye’yi/Harbiye Mektebi’ni zamanın şartlarına göre geliştirmiştir.

(…) Bu kadar da değil, Sultan 2. Abdülhamid Han, İstanbul’dan başka Bağdat, Edirne, Erzincan, Manastır ve Şam illerinde de harp okulları açmıştır.

(…)Şunu hemen ifade etmem gerekir ki, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran kadronun tamamı, Sultan 2. Abdülhamd Han’ın zamanında açılan Kara Harp Okulu’nda ve Harp Akademisi’nde yetişmiş bilgili, vatansever, milliyetçi, imanlı, cesur ve dünya meselelerine hâkim kimselerdi.”

(Bknz. M. Halistin Kukul, Darbelerde Harbiyeli Olmak, Pankuş Yayınları, Ankara Şubat 2021, , Sf. 21-22)