Geç kaldım farkındayım ve bu durum için sadece özür dileyebilirim.

Benim masal sevgim şöyle başladı. Oturduğumuz 17 nolu evimizin yanındaki komşumuzun Neşe adında bir kızı vardı. Benim yaşlarındaydı. Bir de Cahit adında bir erkek çocukları vardı. Evin annesi Nimet Teyze avukattı, Hikmet Öğretmen ve büyükanne Servet Hanım da aynı evde yaşardı. Servet Anneanne; Neşe'ye, Cahit'e ve bana sonu iyi, doğru ve güzel biten masallar anlatırdı. İşte onlardan hatırladığım bir tanesi.

Köyün birinde Hasan adında çok iyi kalpli bir adamcağız varmış. Hasan, hayvanları, bitkileri ve tüm tabiatı çok severmiş. Ayrıca yardıma ihtiyacı olanlara da yardım edermiş. Kendisi zengin olmayan, orta hâlli bir aileye sahipmiş. Bir oğlu, bir de kızı varmış: Ayşe ve Ömer. Ayşe de babası gibi çok iyi kalpliymiş. Annesine ve babasına yardımcı olmak için ormandan çiçek toplar, onları satarmış. Oğlan ise hiçbir şey yapmadan, yatarak vakit geçiren bir karaktermiş.

Günlerden bir gün köyün öbür ucundaki yaşlı teyzenin hasta olduğunu duymuş. Karısına:

— Hadi hanım, bir çorba yap da götüreyim.

demiş. Kadıncağız ise üşendiği için:

— Oraya gidene kadar çorba soğur. O da ocağı yakıp ısıtamaz. Boşver çorbayı.

demiş.

Bunun üzerine Hasan çok üzülmüş. Ben yaparım ederim dese de karısını ikna edememiş. İçindeki üzüntüyü hafifletmek için ormanda dolaşmaya çıkmış. Otların arasında bir fışırtı duymuş. Bir de bakmış ki yaralı bir yılan var.

Yılan dile gelmiş:

— Hasan, Hasan! Beni kurtar! Karıncalar beni yiye yiye bitirecekler!

Yılan yaralanmış, yarasından dolayı karıncalar onu yemeye başlamış.

Hasan yılana adını sormuş. Yılan da cevap vermiş:

— Kırmızı Kuşak.

— Ne güzel adın var senin öyle.

— Güzel olduğum için annemle babam da öyle koymuş. Bir çocuk beni tutmak istedi. Ben kaçmaya çalışırken üzerime taş attı, ondan yaralandım. Hâlbuki kötü bir niyetim de yoktu.

Hasan yılana acımış. Onu evine götürmüş, yaralarına bakmış ve iyileştirmiş. Yılan tamamen iyileştikten sonra Hasan onu ormanın kenarına götürmüş, kendine dikkat etmesini tembihlemiş ve serbest bırakmış.

Yılan tam ayrılacakken Hasan'a dönüp şöyle demiş:

— Ormanın sonundaki büyük çam ağacının dibine gel. Ben sana her gün oraya bir altın bırakacağım.

Hasan, "Bu nasıl olur?" diye düşünürken yılan oradan süzülüp gitmiş. Geceyi meraktan uykusuz geçiren Hasan, ertesi gün koşarak çam ağacına gitmiş ve gerçekten de altını bulmuş. Bu durum günlerce, hatta aylarca devam etmiş.

Evin oğlu Ömer, eve gelen altınları merak etmiş. Babasına sormuş ama bir cevap alamamış. Bir gün babasını gizlice takip etmiş ve çam ağacının kovuğundan altın aldığını görmüş.

Ertesi gün babasından önce ağacın yanına gitmiş. O gün Kırmızı Kuşak kendi yerine oğlunu göndermişmiş. Ömer'in niyeti iyi değilmiş. Yılanı yakalayıp bütün altınlara sahip olmayı istiyormuş. Elini kovuğa sokup yılanı tutmaya çalışınca, yılan da can havliyle onu ısırmış.

Yılan kovuktan kaçarken kuyruğu kopmuş. Yaralı hâlde evine dönememiş, ormanda dolaşmaya başlamış. Karıncalar da bu fırsatı kaçırmamış. Sonunda hem Ömer hem de küçük yılan bu dünyadan ayrılmış.

Aradan yine aylar geçmiş. Hasan bir gün tekrar çam ağacının yanına gitmiş ve Kırmızı Kuşak'a:

— Bizim ticarete tekrar başlasak.

demiş.

Kırmızı Kuşak ise şöyle cevap vermiş:

— Biz artık dost değiliz. Bende oğlumun acısı, sende evlat acısı var. Bu yüzden bizim işimiz artık imkânsız.

Bugünkü masalımız bu kadar. Buradan alınacak ders, açgözlülüğün iyi bir huy olmadığıdır. Allah'ın yarattığı, bizden güçsüz ve küçük olan canlıları korumamız ve onlara yardım etmemiz gerektiğini aklımızdan çıkarmayalım. Küçükleri korumak, büyükleri saymak hayat boyu düsturumuz olsun.