Tarih boyunca, karşı çıkanlara rağmen, ceza eğitim ortamında her devirde kullanılmıştır.

Bu gün ABD, Fransa, Almanya, Japonya gibi en ileri ülkelerde,
ceza yasaklansa bile, eğitim ortamında işe koşulmaktadır.
Bizim eğitim dünyamızda ise; “Eti senin kemiği benim!..”, “Hocanın
vurduğu yerde gül biter!..” gibi yanlış anlayışlar artık kalmadı.
Sevgi, bilgi ve özgürlük yaşanarak öğrenilir; yaşanmadan, bunlar yalnız
bilinir; fakat uygulanamaz. Oysa çağlar boyunca okul sistemlerinde, “sevgiye”
istendik düzeyde yer verilmemiştir.
Hala bazı okullarımızda dayak, baskı, otorite, aşağılama, alaya alma,
tehdit, okuldan uzaklaştırma gibi cezalar görülebilmektedir. Böyle kurumlarda,
öğrenci değil, öğretmen ve konular ön plandadır.
Sevginin, tutarlı bilgi ve özgürlüğün olmadığı eğitim ortamında, sevgi
dolu, tutarlı bilgi ve becerilerle donanımlı özgür insanlar yetiştirilemez. Baskı,
korku, tehdit, kin, nefret, öç alma vb. gibi duygulardan sevgi, acıma, hoşgörü,
anlayış, içtenlik gibi duygular asla oluşamaz.
“Sevgi sevgiyi, korku korkuyu doğurur.” Geleneksel çocuk yetiştirme
uygulamalarında, çocuğun olumlu davranışları değil, olumsuz davranışları
izlenmektedir. Fizikî cezalarla, korkutma, ayıplama, ya da azarlama yoluyla, kötü
ve istenmeyen davranışların yok edilmesine çalışılmaktadır.
Bu tutum ise, çocuğun olumsuz davranışlarını baskı altında tutmasına
sebep olmakta ve ruh sağlığını olumsuz yönde etkilemektedir. Bu tür bir
uygulama, çocuğun neyi yapmaması gerektiğini öğretir.
Yapılan araştırmalar ise, çocuğa ne yapması gerektiğini, ödüllendirme
yoluyla kazandırmanın en iyi ve etkili bir yöntem olduğunu göstermektedir.
Uygulamalar çocuğun başarısında cezalandırmadan çok, ödüllendirmenin
daha etken olduğunu göstermiştir. Çocuk suç işlediğinde hemen cezalandırma
yoluna gidilmesi, çocuğa sevilmediği duygusunu verebilir. Hele çocuğa hak
etmediği bir cezayı vermek, onun ruhunda onarılması güç yıkıntılar meydana
getirir.
Çocuğa ceza yerine, hatalarını düzeltecek şekilde sevgiyle rehberlik
yapılmalıdır. Kasıtlı olarak işlediği suçların nedenleri araştırılarak, suça iten
şartlar ortadan kaldırılmalı, bulunduğu kötü durumlardan kurtarılmasıdır
“Cemil, öğretmenine hep sen derdi. Öğretmeni uyardığında siz derdi,
sonra yine unutup sen derdi.
Öğretmeni, bir gün bir ceza verdi: Herkes evine gitti, Cemil okulda kaldı.
“50 kere KENDİMDEN BÜYÜKLERE SİZ DEMELİYİM” diye yazacaktı.
10 dakika sonra, öğretmen gelip “bitirdin mi?” dedi. “Evet” dedi Cemil.
“Hem de 100 kere yazdım.”

Öğretmeni neden dediğinde ise, şu cevabı verdi:
- Seni memnun etmek için.”
Suç ve ceza anlayışının yaşlara ve toplumsal düzeye göre değişmesini
gösteren ilginç bir soruşturma yapılmış. Arkadaşının oyuncağını bilerek kıran bir
çocuğa ne ceza verilmeli? Sorusu, varlıklı ve yoksul aile çocuklarına sorulmuş.
Bu soruyu 6-11 yaş kümesindeki yoksul çocukların büyük çoğunluğu,
“Dayak atmalı!” diye yanıtlamışlar.
Varlıklı aile çocukları ise, “Yeni bir oyuncak alsın versin, ya da ödesin”
diye karşılık vermişler. Gelir ve eğitim düzeyi düşük olan ailelerde daha çok
dayağa ve baskıya dayalı bir eğitim uygulanmaktadır.
Şu anda “öğretmenin öğrenciye zarar vermesi, hakaret etmesi ve
dövmesi” vb. gibi fiiller, Türk Ceza Hukuku ve Devlet Memurları Kanunu’na göre
suç oluşturmaktadır.
Görev yaptığım yıllarda; birçok öğretmene, öğrencisine şiddet uyguladığı
için; yapılan soruşturmalar sonunda; “disiplin cezası” ve “yargılanması” teklifi
getirildiğine tanık olmuştum.
Bu hukuki durumu. Bir de ceza vermenin, acıtan vicdani ve insani boyutu
var.
O bakımdan, ne eğitimde ne de normal yaşamda, çocuğa ve hiçbir
canlıya, “nedeni ne olursa olsun” maddi ve manevi şiddet uygulanmamalıdır.
Sevgiyle kalın…