Gerçek dindarlık dış görünüş veya şekilsel ibadetlerle değil, merhametin hayatın her alanına yansıtılmasıyla ölçülür.

Dünya üzerinde sayıları iki milyara yaklaşan Müslümanların, Kur’an’ın emrettiği ve Peygamber’in örnekliğiyle şekillenen ilke ve değerler doğrultusunda bir hayat sürdüklerini söylemek ne yazık ki pek kolay değil. Sevgiyi, merhameti, şefkati, adaleti ve hakkaniyeti önceleyen bir dinin mensuplarının zaman zaman bu temel değerlerden uzak davranışlar sergilemesi, meselenin özünü kavrayamadığımızı gösteriyor. Sarık, cübbe, sakal, türban gibi şekil ve görünüş üzerinden yaşanan dindarlık, Kur’an’ın ortaya koyduğu ahlaki sorumlulukların önüne geçtiğinde ortaya ciddi bir çelişki çıkıyor. İslam dünyasının bugün yaşadığı temel sorunlardan biri de tam olarak burada yatıyor. Geriliğin, hukuksuzluğun, şiddetin, kadınlar üzerindeki baskının, rüşvetin, haksızlığın ve yolsuzluğun çeşitli biçimlerde varlığını sürdürdüğü coğrafyalarda, Ziya Paşa’nın yıllar önce söylediği,

“Diyar-ı küfrü gezdim, beldeler, kâşaneler gördüm;

Dolaştım mülk-i İslam’ı, bütün viraneler gördüm.”

dizeleri insanın zihninde ister istemez yeniden yankılanıyor.

Günlük hayatımızda karşılaştığımız olumsuz örneklerden biri, ne yazık ki dindarlığıyla bilinen Erzurum’da görüntülendi. Yatsı namazının farzı kılınırken camiye giren bir kedi yavrusuna, kıyam hâlindeki cemaatten bir kişinin futbol topuna vurur gibi tekme atması ve zavallı hayvanın havada savrularak imamın üzerine düşmesi, doğrusu hepimizin yüzünü kızartacak bir görüntüydü. İnsan ister istemez soruyor: Allah’ın huzurunda olduğunu düşünen bir insan, nasıl olur da savunmasız bir canlıya böylesine davranabiliyor? Peygamber Efendimizin, üzerinde bir kedinin uyuduğu elbisesini, hayvanı rahatsız etmemek için kestiğine dair anlatıları bilen bir toplumun bugün geldiği nokta gerçekten düşündürücü değil mi? O tekme; bilinçaltına yerleşmiş öfkenin, şiddetin, kabalığın, sevgisizliğin ve merhamet yoksunluğunun dışa vurumu veya bir refleksin dışa yansıması mıdır?

Oysa Peygamberimizin hayatında hayvana merhametin sayısız örneğini görmek mümkün. Mekke’nin fethi sırasında ordusunun güzergâhında yavrularını emziren bir köpeğin rahatsız edilmemesi için nöbetçi bıraktıran bir Peygamber’in ümmeti, nasıl oluyor da namaz kılarken böyle davranabiliyor? Bu tür görüntüler karşısında insanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Kanadı kırık kuşları tedavi etmek için vakıflar kuran, kışın aç kalan hayvanlar ölmesin diye onları besleyen, cami, medrese ve köşklerin önlerine kuşların barınması için aşiyanlar yapan bir medeniyetin çocukları nasıl bu hâle geldi? Yunus Emre’nin sevgisi… Mevlana’nın hoşgörüsü… Hacı Bektaş Veli’nin insan merkezli anlayışı… Bunlar bizim kültürümüzün ve medeniyetimizin önemli damarları değil miydi? Bizim medeniyetimizde merhamet yalnızca insana değil, bütün mahlûkata yönelik bir anlayıştı. Bugün ise bazen caminin içinde bile merhameti arar hâle geldiysek, burada durup kendimizi sorgulamamız gerekiyor.

Yeryüzüne halife olarak gönderilen insan, kendisine bahşedilen akıl, irade ve diğer üstün özellikler sebebiyle yalnızca kendisinden değil, çevresinden ve diğer canlılardan da sorumlu bir varlıktır. Dinler ve düşünce sistemleri de insana esasen bu sorumluluğu hatırlatır. Dindarlık yalnızca dış görünüşle, kıyafetle, sakalla, cübbeyle, sarıkla veya camide saf tutmakla ölçülmez. Asıl dindarlık, insanın davranışlarında ortaya çıkar. Yetimin başını okşamakta… Mazlumun yanında durmakta… Haksızlık karşısında susmamakta… Hayvana eziyet etmemekte… Güçsüze karşı merhametli olmakta… Ve en önemlisi, Allah’ın yarattığı her canlıya saygı gösterebilmekte…

Namaz kılmak kolay olabilir. Zor olan, namazın insanda oluşturması gereken merhameti hayatın her alanına taşıyabilmektir. Ne mutlu, dinin şeklinden önce özünü kavrayanlara… Ne mutlu, sevgiyi ve merhameti hayatlarının merkezine koyanlara… Ne mutlu, yeryüzüne merhamet ve sevgi tohumları atanlara…