Ama Neden? İnsan bazen durup kendine soruyor: Neden, nelerden korkuyorum. Depremden mi? Savaştan mı? Yoksulluktan mı? Cehaletten mi?

Ben hepsinden korkuyorum.
Ama hepsinden çok cehaletten, cehaletin toplumsal yapıyı kontrol altına almasından korkuyorum.
Malum, deprem binaları yıkar; cehalet ise devletleri, kurumları ve vicdanları… En korkunç yıkım vicdanların yıkımıdır. Bu gün yaşadığımızda tam budur ne yazık ki…

Karanlığa göz kırpan, aydınlığı ise karanlık zannedenlerden korkuyorum. Bilmeyenlerden değil; bilmediğini mutlak doğru sanıp dayatanlardan korkuyorum. Hiçbir ilmî birikimi, fikrî derinliği ya da ahlaki ölçüsü olmadığı hâlde, kendisini hakikatin tek temsilcisi ilan edenlerden korkuyorum. Kendi bağnazlığını inanç, fanatizmini fazilet, tahammülsüzlüğünü ise kutsal bir dava gibi pazarlayanlardan korkuyorum. İster demokrasi, ister Atatürkçülük, ister din, isterse milliyetçilik adına olsun…

Ve daha da korkutucu olanı; bu çürümüşlüğün artık eyleme dökülmesidir: Bugün tek bir fikrî üretimi, hayata tek bir katkısı olmadığı hâlde; varlığını ihbar etmek, fişlemek ve şikâyet etmek üzerine kuranlar var. Onlar için en kolay yol, düşünceyle mücadele etmek değil; düşünce sahibini yok etmektir. Yok ederken de devlet gücünü kullanmalarının kolaycılığından korkuyorum.

Kalemle cevap veremezler; dilekçeyle saldırırlar. Fikir üretemezler;
iftira üretirler. Delil sunamazlar; dedikoduyu delil sayarlar. Devletin meşru kurumlarını şahsi kinlerinin, ideolojik saplantılarının aparatı yapmaya çalışırlar. Hukuku adalet için değil, intikam için kullanmak isterler.

İşte beni asıl ürküten budur. Çünkü hukuk; ihbar mektuplarının değil; delilin, aklın ve vicdanın kalesidir. Gizli tanıklar ve etkin pişmanlıklarla ortaya konan iftiralarla hiç suçu olmayanların mahkûm edilebileceği bir düzenden korkuyorum.

Kavramların içini boşaltanlardan, eleştiriyi düşmanlık, farklılığı suç, özgürlüğü tehdit gibi gösterenlerden korkuyorum. İyiliği kötülük, kötülüğü iyilik diye sunacak kadar aşağıların aşağısına yuvarlanmış, nefsini ilahlaştırmış o kibir abidelerinden korkuyorum.
Ve itiraf ediyorum…

Üç-beş kişiye ulaşabilen yazdıklarımdan çıkarılabilecek iftiralardan, sadece düşündüğümü söylediğim ortamdaki cehalete söz söylemekten korkuyorum.
Çünkü başımızın üzerinde modern çağın görünmez Demokles kılıcı sallanıyor. Fakat o kılıçtan ziyade; onu körü körüne, sorgulamadan sallayan ellerden korkuyorum. O kılıcı harekete geçiren cahil ellerden korkuyorum.

Bir toplum için en büyük tehlike cahilin varlığı değildir; cehalet insanlık tarihi kadar eskidir. Asıl felaket; cehaletin cesaret kazanmasıdır. Cehaletin alkışlanmasıdır. Bağnazlığın erdem diye sunulmasıdır. Ve devletin iyi niyetle kurduğu mekanizmaların, önyargı sahiplerinin elinde birer infaz aracına dönüşmesidir.
Unutmayalım… Karanlık hiçbir zaman tek başına güçlü olmamıştır. Ona gücünü veren, ışığın susturulmasıdır. Bu yüzden korkuyorum…

Ama tam da bu yüzden susmuyorum.

Ve şairin dediği gibi;
KANDAN FİKİRLERİNDEN
RİYAKAR ZİKİRLERİNDEN
KORKİREM BALA KORKİREM...