Türgiş Kağanı Sulu Kağan, Emevilere karşı 22 yıl Orta Asya'nın bağımsızlığını savundu; ancak mezhep ve siyasi yaklaşımlar yüzünden tarihte gölgede bırakıldı.
Sulu Kağan'ın adını bugün kaç kişi biliyor?
Türkistan’ın nice hükümdarı, nice savaşçısı, tarihe altın harflerle yazılmıştır. Kiminin adı taşlara kazındı, kimi Çin yıllıklarına geçti, kimi de Arap kâtiplerinin satırlarında yaşadı. Taşlara yazılan isimler için doğrulama gerekmez iken, Arap ve Çin kaynaklarının taraflı olduklarını söyleyebiliriz. Ancak bazı adlar vardı ki, tarihin içinden geçtikleri hâlde gözden kaçmış, kaçırılmıştır. Sulu Kağan da tarihin ihmal ettiği bir büyük kahramandı. Hem de aynı dönemlerde yaşamış Kültigin kadar, Bilge Kağan kadar…
Sulu Kağan Türgiş kağanı idi. Yalnız Türgişlerin yahut Mâverâünnehir'in kaderini belirleyen bir kahraman da değildi. İki büyük dünyanın arasında sıkışmış Orta Asya'nın yönünü değiştiren bir askeri deha idi. Batıdan gelen Emevî orduları ve doğuda yükselen Çin Tang kudreti aralarında kalmış, kendi yurdunu, kendi düzenini ve kendi siyasî varlığını korumaya çalışıyordu.
Sulu Kağan, Arap ordularının Mâverâünnehir'e doğru ilerleyişinin önüne dikildi. Semerkant'ın, Buhara'ның, Şaş'ın, Huttal'ın ve Soğd beylerinin kaderleri de onun kılıcının teminatı altında idi. Çevresinde Soğd beyleri, başka Türk boylarının atlıları ve kimi zaman da dün düşman saydığı beyler vardı. Emevîlere karşı omuz omuza savaşıyorlardı.
Arap ordularının amacı din yaymak değildi. Zengin ipek yolu boyunca dizilmiş şehirlerin fethinden ziyade ganimet vardı hedeflerinde. Çünkü Halifelik Makamı elde edilecek ganimetin dörtte üçünü askerlere vaat etmiş ve uygulamıştı. Geriye dönen askerler elde ettikleri ganimetlerle zengin oldular.
Sulu'nun karşısında duran Emevî orduları İslâm'ı temsil etmiyorlardı. Onlar bir devletin ordularıydı; fetih ve arkasından ganimet vurgunculuğu yapan, vergi alan, şehirleri kendi siyasî düzenine bağlamak isteyen bir imparatorluğun askerleriydi. Sulu'nun kılıcı da inancını korumak amacıyla değil, kendi ülkesinin üzerinde kurulmak istenen hâkimiyete karşı sonuna kadar savaşma kararlılığı ile İlini korumaktı.
Sulu Kağan Arap tarihi kaynaklarında Ebu-Müzahim lakabı ile anılmıştır. Çünkü Sulu, Arap Ordularının kolaylıkla yayılmayı düşündükleri Maveraünnehir havzasını onlara dar etmiş, daha önce fethedilen topraklarını geri almış, Arapları Maveraünnehir hattından püskürtmüştü.
Selçuklu ve Osmanlı’da, İslam öncesi Türk tarihinin önemsenmediği ve Arap Tarihi ile birlikte Müslüman Türk Devletlerinin tarihlerini okullarda ve medreselerde ağırlıklı olarak okutulduğunu biliyoruz. Aslında gözden kaçırılsa da, Sulu Kağan döneminde Orta Asya Türklerinin Müslüman olmamaları bu konunun en önemli etkenidir. İhtimal, kâfir olarak nitelenen “Gök Tanrı” inancına sahip o günün Türk’lerinden bu güne de yansımalar var ve maalesef acı bir gerçek olarak bu gün de yaşanmaktadır.
Onu “İslâm'a karşı savaşan bir kâfir” diye görmek, onu kendi çağının gerçeklerinden koparmaktı. O, Müslüman olmamış bir Türk kağanıydı; fakat savaşının sebebi yalnızca din değildi. Kendi yurdunu, kendi halkını ve kendi devletini koruyordu. Arap ordularının önünde dururken aslında Orta Asya'nın siyasî bağımsızlığını savunuyordu. Ve bunu 22 yıl boyunca ve bir suikast sonucu vefatına kadar başarıyla devam ettirdi.
738 yılında en yakını komutan tarafından öldürülmesiyle Araplar için bayram havası oluştu. Onun ardından Türgişlerin birliği sarsıldı. Kağanın çevresinde tuttuğu güçler birbirinden koptu, beyler birbirleriyle mücadele etmeye başladı. Sulu'nun ölümünün ardından bozulan denge, yalnız bir devletin sonunu hazırlamadı; Orta Asya'nın siyasî düzenini de değiştirdi.
Müslüman Türk devletleri tarih sahnesine çıktıkça, tarih anlatımının merkezine de İslâmiyet sonrasındaki Türk devletleri yerleşti. Selçuklular, ardından Osmanlılar büyük imparatorluklar kurdu. Onların tarihleri yazıldı, okutuldu, nesilden nesile aktarıldı. Ama diğerleri; Göktürkler, Türgişler, Karluklar ve onların kağanları ise yavaş yavaş tarih sahnesinin unutulmaları gerekenler grubuna dahil edildiler. Sulu unutulmadı belki. Ama küçültüldükçe küçültüldü.
Acı olan bu günün Türkiye’sinde de aynı ayırım, cehalet kaynaklı bir yapı tarafından devam ettiriliyor. Onun için bir türlü Türk olamıyoruz. Halbuki, Türk olmak birliğimizin teminatıdır.