İstanbul’dan başlayan GAP turu; Batman, Siirt, Diyarbakır, Nemrut, Halfeti, Antep ve Urfa’da tarihi keşifler, eğlence ve sıra gecesiyle unutulmaz geçti.
Bir yıldır beklenilen o gezi günü gelmişti: Güneydoğu Anadolu Projesi bölgesine gezi... Uçaklara binildi ve İstanbul’dan Batman’a gidildi. Geçen sene olduğu gibi bir sürü eğlencenin yaşandığı o gezi otobüsümüze bindik ve böylece GAP turumuz başladı.
Batman’dan Siirt’e doğru hareket ederken yolda Deliklitaş’ı görüyoruz. Gerçekten büyüleyici bir görüntüsü vardı. Burada bazılarımız dondurma yedi, bazılarımız daha yukarıda olan kafeye gitti. Kafede limonatalar ve Reyhan şerbetleri içildi, kolonyalar alındı ve otobüse geri binildi. Siirt’e doğru devam ettik. Orayı da gezdikten sonra Batman’a geri döndük ve otelimize yerleştik. Otelde bütün günün yorgunluğunu attık.
Sabah olduğunda kahvaltılar yapılıyor ve tekrardan otobüse biniyoruz. Benim gerçekten dikkatimi çeken ve bence bu gezinin ikinci en güzel yeri olan Hasankeyf’e gidiyoruz. Hasankeyf Kalesi’ni görüyoruz. Halk arasında bilinen bir efsaneye göre burada bir usta ve çırak varmış. Bir gün çırak ustası olmadan çalışmak ister ama usta bunu kabul etmez. Bunun üzerine çırak ayrı, usta ayrı bir camii yapmaya başlarlar. Usta, çırağın eserinin kendisininkinden daha iyi olduğunu görünce gururuna yenik düşer ve kendini minareden aşağı atar. Bu olaylar Er Rızk Cami’de gerçekleşir. Bu efsaneyi ben şaşırtıcı buldum ve Hasankeyf’i daha dikkat çekici bulmamı sağladı.
Daha sonra Hasankeyf’te bir tekne gezisi yaptık ve mağaraları gördük. Eskiden bu mağaralarda bir sürü insan yaşarmış. Hala yaşadığını duyunca çok şaşırdım, gerçekten hala yaşayanlar vardı.
Hasankeyf’ten sonra Diyarbakır’a gidiyoruz. Burada da gezdikten sonra otellere dönüyoruz. Bazılarımız otellere geçiyor, bazılarımız da Diyarbakır’ın sokaklarında geziyor. Ben; annem, büyükbabam, kuzenim Sena ve Cengiz Abi ile beraber 75. Cadde olarak bilinen yeri görmek için oraya doğru yürüdük. Oraya vardığımızda bir kafeye oturduk ve tatlılar yedik. Otele doğru yürürken beraber şakalar yaparak ve konuşarak döndük. Yataklara gittik ve üçüncü gün için enerji depoladık.
Tekrardan sabah olduğunda yemekler yendi ve otobüse bindik. Diyarbakır’ı biraz daha gezdikten sonra Adıyaman’ın Kahta ilçesine gidiyoruz. Burada transfer servislere biniyoruz ve UNESCO’da yer alan Nemrut Dağı’na çıkıyoruz. Nemrut’un tepesine çıkmak için merdivenler yapmışlar ve o kadar fazlaydı ki... Bir de her merdivenin üstünde onlarca çekirge vardı ve her yere zıplıyorlardı. Kuzenim çok korkmuştu, o yüzden hep benim arkama saklanarak yürüdü. Nemrut’un tam tepesine çıkmamız baya bir zaman almıştı ama bana göre değmişti.
Orada bu eski zamanlardan kalma heykel kafalarını ve vücutlarını gördük. Deprem gibi olaylar yüzünden kafalarının kopmuş olduğunu öğrendim. Kral I. Antiochos, Zeus, Apollon, Kommagene (Tyche, bereket tanrıçası) ve Herakles’in heykelleri vardı. Hepsi birbirinden ilginçti doğrusu. Ben en çok Tyche’yi beğendim, hatta onu kendime benzettim; saçlarımız falan benziyordu. Resmen gerçek bir reenkarnasyon! Nemrut’ta yarım saat kadar kaldıktan sonra tekrardan o çekirge dolu merdivenlerden aşağı indik. Bu sefer Sena ve Duru arkama saklandılar ve öyle aşağı indik. Benim için en eğlenceli gündü. Daha sonra da tekrardan otellere gittik ve dördüncü gün için dinlendik.
Dördüncü günün sabahı kahvaltıdan sonra Halfeti’ye geçiyoruz. O rada yine tekne turu yapıyoruz ve mağaraları görüyoruz. Bence ilk tekne turu daha ilgi çekici ve daha güzeldi ama yine de bu tekne turu da çok güzeldi. Tekneyle bir yere kadar geldikten sonra durduk; oradaki kafede kahve, limonata ve dondurmalar yenildi ve içildi. Kafenin yanında suların altında kalmış bir minare gördük, gerçekten çok ilginçti. Kafede biraz daha durduktan sonra tekneye tekrardan bindik ve geri döndük.
Birecik’te kelaynak kuşlarını gördükten sonra o meşhur Zeugma Mozaik Müzesi'ne gidiyoruz. Resmen tarihin içine girmiş gibi hissetmiştim. Ben müzeleri çok severim ve öyle harika, geçmişle dolu bir müzeye girince daha da büyülendim. Orada Çingene Kızı'nı ve diğer büyüleyici mozaikleri gördükten sonra oradaki küçük mağazaya gittik. Mükemmel derecede güzel anahtarlıklar vardı.
Müze gezisi bittikten sonra otellere geçiyoruz. Fakat ben, annem, büyükbabam ve Cengiz Abi uyumak yerine beraber Gaziantep’in sokaklarını sessizken geziyoruz. Otelden bir taksi çağırdık ve gezilecek yerlere gittik, çok eğlenceliydi. İlk önce orada bulduğumuz kafe gibi bir yere gittik; şansımıza orada canlı müzik vardı. Onlar kahve içti, bense limonata içtim. Kafeden sonra beraber sabah kalabalık olan, geceleyin çıt çıkmayan sokakları gezdik. Gezerken karadut suyu içtik. Bana oradan çok güzel deri bir çanta aldık. Biraz daha gezdikten sonra yine taksi çağırdık ve otelimize geri döndük. Beşinci gün sıra gecesi olacaktı ve gerçekten enerjiye ihtiyacımız olacaktı.
Beşinci gün olduğunda servislere bindik. Bizim gece gezdiğimiz sokakları bir de turla beraber eğlenceli bir şekilde gezdik. Bu sefer de iki tane küpe aldım. Gaziantep’in eğlenceli sokaklarını gezmeyi bitirdikten sonra tekrardan mozaiklerin bulunduğu bir yere gidiyoruz. Zeugma Müzesi ve bu gezdiğimiz yerle birlikte sebenarnya geçmişte ev yapımında bizden daha önde olduklarını düşündüm. Çünkü şu anda şekilsiz, renksiz yapılar yapıyoruz ama eskiden her yere detaylı detaylı mozaikler yapmışlar.
Daha sonra tekrardan otobüsümüze biniyoruz ve bu sefer Şanlıurfa’ya doğru yol alıyoruz. Harran’da durarak Harran Kümbet Evleri'ni görüyoruz. Tek kelime ile ilginçti. Evlerden birinin içine girdiğimizde bazı büyüklere puşi adı verilen kumaşı kafalarına bağladılar ve uzun hırkalar giydirdiler. O kadar komikti ki! Hepsi bir anda role girmişti, hep beraber gülmüştük.
Evlerden sonra otellere döndük ve sıra gecesi için hazırlandık. Geçen sene sıra gecesi çok eğlenceli olmuştu, o yüzden bu sene de çok eğlenceli olacağına çok emindim. Akşam yedi-sekiz gibi otobüse tekrardan bindik ve sıra gecesinin olacağı otele gittik. Otelin en üst katındaydı. Oraya çıktık ve yerlerimize oturduk. Müzik çaldılar, davulu çakmakla yakıp vurdular, çiğ köfteyle hareketler yaptılar... O kadar keyifliydi ki. Yemekler yendikten sonra bazılarımız ayağa kalktı ve beraber halay çekmeye başladı. Ben ilk hayır desem de ayağa kalktım ve halaya katıldım. O kadar dans ettik ki serçe parmağımı hissedemiyordum ama kesinlikle değmişti, aşırı derecede güzel bir geceydi. Hep beraber dans ettik, gülüştük. En son canımız çıkana kadar dans ettikten sonra otellere geri döndük ve odalara geçtik.
Bu güzel gezinin tek kötü yanı o gün başladı maalesef. Annemle yatağa geçtik ama annem kusmuştu. Geceyi zar zor atlattıktan sonra sabah kahvaltı için yukarıya çıktık. Kahvaltıda gruptaki çoğu kişinin durumunun aynı olduğunu öğrendik. O gün Göbeklitepe’ye gidecektik. Çok kötü olanlar otellerde kaldı ve birkaç kişiyle beraber Göbeklitepe’ye vardık.
Küçük servislerle teker teker yukarıya çıktık. Göbeklitepe’nin biraz yukarısında olan bir ağaç ilk gözüme çarpmıştı. Eskiden o ağaca gidip çocuk sahibi olabilmek için dualar ediliyormuş. Daha sonra Göbeklitepe’nin içerisini inceledik. Bir sürü hayvan figürleri vardı, hatta bir tane hayvanı üç boyutlu yapmışlardı. Gerçekten çok ilginçti. Bu gezide her şey çok ilginçti aslında.
Göbeklitepe’den sonra otellere geri dönüyoruz ve oradan diğer gruptakileri alıyoruz. Çoğu yorgun ve hasta gözüküyordu. Resmen herkes hasta olmuştu ama ben turp gibiydim ki bence çok garipti; çünkü hasta olan kişilerle oturuyordum ama bana yine de hiçbir şey olmadan geziyi tamamlamışım.
Son olarak Balıklıgöl’ü ziyaret ediyoruz ve havalimanına yol alıyoruz. Bu gezi gerçekten çok güzeldi; her detayıyla, grubumuzun bilgeliğiyle her yere gidilir zaten. Son gün olan hastalık üzmüştü ama sonuç olarak geziyi güzel ve eğlenceli bir şekilde bitirdik ve çok mutlu olduk.