Telefonlara öğleden sonra kısa bir mesaj düştü: “Bölgeyi tahliye edin.” Gökyüzü henüz bütünüyle kararmamıştı.

Telefonlara öğleden sonra kısa bir mesaj düştü: “Bölgeyi tahliye edin.” Gökyüzü henüz bütünüyle kararmamıştı; fakat güneş dumanın arkasında bakır bir para gibi asılı duruyordu. Yol kenarında bekleyenler aynı soruyu soruyordu: Kaç uçağımız var?

Bu soru haksız değildir. Alev yerleşim yerine yaklaşırken, insan gökte bir helikopter görmek, siren duymak, devletin bütün gücüyle orada olduğunu bilmek ister. Ne var ki yangını yalnız son saatinde konuşursak, felaketin haftalarca, aylarca, bazen yıllarca nasıl adım adım yaklaştığını göremeyiz.

Her yangından sonra tartışma hızla “Kim çıkardı?” sorusuna yöneliyor. O kıvılcım bir tarım makinesinden, enerji hattından, söndürülmemiş ateşten, kazadan, kasıttan veya yıldırımdan gelebilir.

Tutuşmanın nedenini bulmak, tekrarını önlemek için iyi bir fırsattır. Fakat yangın münferit bir olaydan ziyade zincirleme olaylar silsilesidir. Bu zincirin çeşitli halkaları var.

Zincirin hava halkasında yüksek sıcaklık, düşük nem, yağış açığı, kuvvetli rüzgâr ve sıcak geceler bulunur. Toprak ve bitki su kaybettikçe, ince otlar birkaç saat içinde, dallar ve gövdeler ise daha uzun sürede yanmaya hazır hâle gelir. Gece serinliği azaldığında, hem yangının hem de söndürme ekiplerinin fazla vakti kalmamış olur. Rüzgâr alevleri sürükler tabii ki, ama aynı zamanda közleri de yangın mahallinin çok ilerisine taşıyarak yeni yangınları tetikler.

Avrupa bu yaz yangınlarla boğuşuyor. Copernicus’un ölçümlerine göre Batı Avrupa’da kayıtlara geçen en sıcak Haziran yaşandı. Ardından gelen kurak dönem ve sıcak hava dalgaları geniş bir coğrafyada yangın havasını ağırlaştırdı.

EFFIS/JRC’nin 6 Ağustos 2026 tarihli tablosunda Avrupa Birliği’nde yıl başından beri 500.000 hektar alanın yandığı ve 1.500 yangının çıktığı görülüyor. Daha sezon bitmiş değil; belki daha fazla yangın çıkacak ve bu rakamlar daha da büyüyecek.

İklim değişikliği tartışmaları da sürüyor. “İklim değişikliği filan yangına sebep oldu” demek çoğu durumda bilimsel olarak doğru değildir. İklim çalışmaları, kibriti kimin çaktığını değil, yangının büyümesine elverişli hava koşullarının ne kadar değiştiğini inceler.

World Weather Attribution’ın Temmuz sonunda yayımladığı Fransa ve İspanya analizi önemli bulgulara işaret ediyor. Sanayi dönemi öncesine kıyasla Orta İspanya’da en az 20 kat, Güneybatı Fransa’da en az iki kat daha fazla yangın ihtimali görünüyor; bu yangınların muhtemel şiddetinin de sırasıyla yaklaşık yüzde 42 ve yüzde 46 daha yüksek olacağı hesaplanıyor. Bu bulgular yangının failini bize söylemiyor, ama kıvılcım düştüğünde bizi bekleyen atmosferi tarif ediyor.

Zincirin bir başka halkası da, size şaşırtıcı gelse de, yağmurdur. Bol yağmur yağması birkaç ay içinde yangına sebep olabilir. Mesela orta İspanya’da kış yağışları yer yer normalin yüzde 175 üzerine çıkınca otlar ve çalılar boy attı. Ardından haftalarca sıcak ve kuru hava gelince bu yeşillik kurudu. Yağmur yangın çıkarmaz; ama ardından gelen kuraklık, alevin önüne uzanan geniş bir kuru ot alanı bırakabilir.

Köylerin boşalması da bu tabloyu değiştiriyor. Hayvanların otladığı, insanların ekip biçtiği yerler terk edilince, tarla ile orman arasındaki açıklıklar zamanla çalıyla kapanıyor. Ağaçların aynı tür ve yaşta olduğu geniş sahalarda yangın önünde doğal bir kesinti bulmadan ilerleyebiliyor. Orman, tarla, mera, zeytinlik ve açıklıkların birbirini kestiği daha çeşitli bir arazi ise, alevi her durumda durdurmaz; fakat hızını kesebilir, ekiplere zaman kazandırabilir.

Bu yüzden “İklim mi, orman bakımı mı?” tartışması bizi bir yere götürmüyor. Sıcak ve kurak hava bitkilerin ne kadar çabuk kuruyacağını belirliyor. Arazinin nasıl kullanıldığı, alevin önünde ne kadar kuru ot, çalı ve dal birikeceğini değiştiriyor. İnsan hatası da ilk kıvılcımı doğurabiliyor. Biri ötekini geçersiz kılmıyor.

Türkiye’nin 2026 tablosunu da dikkatle okumak gerekiyor. EFFIS’in Türkiye sayfasında, 9 Ağustos 2026 itibarıyla yaklaşık 30 hektardan büyük 106 yangında toplam 32.000 hektarlık alan görünüyor. Sezon hâlâ sürüyor; dolayısıyla bu rakamı geçmiş yıllarla yarıştırmak doğru olmaz. Ayrıca EFFIS uydudan seçilebilen büyük yangınları gösteriyor, OGM ise küçük olayları da kayda geçiriyor. İki kurumun sayıları aynı şeyi ölçmüyor.

Yangının nasıl başladığına dair OGM’nin 2025 dağılımına göre olayların yüzde 9’u yıldırım, yüzde 4’ü kasıt, yüzde 42’si ihmal ve dikkatsizlik, yüzde 13’ü kaza olarak kayda geçmiş; yüzde 32’sinin nedeni ise belirlenememiş. Yani “insan kaynaklı” demek doğrudan “kundaklama” demek değil. Biçerdöver, kopan enerji hattı, bahçe ateşi ve trafik kazası aynı başlık altında toplansa bile aynı önlemle engellenemez.

Erken uyarının işe yaraması için haritadaki kırmızının mahallede bir karşılığı olmalı. OGM’nin 2026’da kullandığını açıkladığı risk sistemi sıcaklık, rüzgâr, nem ve kuraklığın yanı sıra arazinin yapısını, kuru ot ve dalların durumunu da izliyor. Peki, riskin çok yükseldiği gün biçerdöver çalışmaya ara veriyor mu? Tek çıkışlı bir yerleşimin ikinci yolu hazır mı? Aracı olmayan yaşlıların kim oldukları biliniyor mu? Tahmin ancak bu sorular önceden cevaplandığında hayat kurtarır.

Ege ve Akdeniz’de yangın artık yalnız ormanın meselesi değil. Evler, yollar, enerji hatları ve tarım alanları ormanla iç içe. NIST’in araştırmaları rüzgârın taşıdığı közlerin yangının önünden kilometrelerce ilerleyebildiğini gösteriyor. Bazen evi alev değil, çatı arasına ya da havalandırma boşluğuna giren küçücük bir köz yakıyor. Bu nedenle evin çevresini bakımlı tutmak, kolay tutuşmayan çatı ve cephe malzemesi kullanmak, közün gireceği açıklıkları azaltmak ve tahliye için tek bir yola mahkûm olmamak gerekiyor.

Uçak ve helikopter sayısını küçümsemek haksızlık olur. Yangın yeni başlamışken hızlı müdahale çok şeyi değiştirebilir. Fakat rüzgâr sertleşip alevler büyüdüğünde hava araçları her noktaya aynı anda yetişemez; son söndürme yine yerde çalışan ekiplerin omzundadır. Bazı anlarda hedef yangını hemen bitirmek değil, önce insanları çıkarmak, ekipleri korumak, evlere ve enerji tesislerine sıçramasını önlemektir.

Bu yüzden yalnız “Kaç uçağımız var?” hesabıyla yetinemeyiz. Güçlü bir hava ve kara filosu şarttır; ama enerji hatlarının bakımı, yol kenarlarının temizlenmesi, riskli günlerde tarım çalışmalarının sınırlandırılması ve tahliye tatbikatları da aynı hesabın içindedir. Uçak alımı görünür; töreni yapılır. Zamanında temizlenen bir yol kenarı veya bakımdan geçen bir hat ise haber olmaz. Oysa bazen yangının hiç büyümemesini sağlayan iş tam da budur.

Üstelik zarar alevin görüldüğü yerde bitmiyor. Dünya Sağlık Örgütü, yangın dumanındaki çok ince parçacıkların akciğer ve kalp hastalıklarını ağırlaştırabildiğini söylüyor. Duman yüzlerce kilometre taşınabildiğine göre, okulların, bakım evlerinin ve açıkta çalışanlar için de planlama yapılmalı. Hava kalitesi uyarısı, temiz hava odası ve hassas insanların korunması da yangına hazırlığın parçasıdır.

Dünyaya bakınca kafa karıştıran iki zıt istatistik görüyoruz. Toplam yanan alan, özellikle Afrika savanlarındaki azalma nedeniyle geriledi. Buna karşılık şiddetli orman yangınları daha sık yaşanıyor. 2003-2023 arasındaki uydu kayıtlarının incelendiği bir araştırmaya göre, çok büyük ve şiddetli yangınlar 2,2 kat daha sık görülmüş. Demek ki dünyada daha az hektarın yanması, daha az yıkıcı yangın yaşandığı anlamına gelmiyor.

Yangın söndüğünde de acele etmemek gerekiyor. Her yeri hemen aynı tür fidanla doldurmak, toprak altında yaşamaya devam eden kökleri ve ormanın kendi kendini yenileme gücünü gözden kaçırabilir. Hiçbir şey yapmamak da özellikle dik ve ağır yanmış arazide erozyonla sel riskini artırabilir. Akdeniz ormanları üzerine yakın tarihli bir derleme, doğal yenilenme, fidan dikimi ve toprak koruma arasında arazinin durumuna göre seçim yapılmasını öneriyor. Önce toprağa bakmak, sonra karar vermek gerekiyor.

Yangınlardan kurtulmak için yapılabilecek çok iş var. Yangın çıkarabilecek ihmalleri azaltmak, ormanda biriken kuru ot ve dalları doğaya zarar vermeden seyrekleştirmek, evleri köze karşı korumak, tahliye yollarını açık tutmak. Bir yandan da atmosfere saldığımız sera gazlarını azaltmak zorundayız. İklim değişikliğiyle mücadele etmek, bugünün yangınlarına karşı hazırlanmanın alternatifi değildir. Bunların ikisi birlikte yürümeli.

Bir sonraki tahliye mesajında yine uçakları soracağız. Sormamız da gerekir. Ama o mesaj gelmeden önce şunları da sormalıyız: Bu yamaçtaki kuru otlar en son ne zaman temizlendi? Enerji hattının bakımı yapıldı mı? Mahallenin ikinci çıkışı açık mı? Yalnız yaşayan komşuların kim oldukları biliniyor mu?

Yangın bazen tek bir kıvılcımla başlar. Felaket ise çoğu zaman daha önce yapılmayan bakımda, açılmayan yolda ve hiç konuşulmayan bir tahliye planında büyür.