‘Düşünmek’ fiilini düşünmek kadar kayda değer ve zevkli hiçbir düşünce yoktur, olmamalıdır.. Düşünmek; insan olmanın en büyük vasfı ve unsurudur.

Bir insan; yolda yürürken de düşünür, yemek yerken de, masa başında da… Yeter ki, beyin sağlam olsun ve iradesini kullansın.

Bizim toplumumuzda bu bahis pek düşünülmez. Sadece zekâ faslıyla iş geçiştirilir. Çünkü zekâ kurnazdır; hatta şeytanî tarafı ağır basar. Her çeşit cephede at koşturur.

Aklıma geldi… Dün evden çıkınca, bir kadının çöp kutusundan birtakım malzemeler toplayıp kırık dökük el arabasına yerleştirdiğini gördüm. Elbette ki bu ilk değil. Daha niceleri var çöpten geçinen.

Aslında ondan önce, gördüğüm resmî kıyafetli bir başkası ise elinde uzun saplı bir süpürge ile, yine uzun saplı bir kürekle yerden çöp süpürüyor, topluyordu.

Bu durum sanırım ki bize mahsustur.

Yani?

Karşımda iki türlü "çöpçü" var: Birinci, ihtiyaçlarını gidermek için çöp toplayan "muhtaç çöpçü"; diğeri ise "memur çöpçü".

Sigortası bile var.

Hayat, insana neler gösteriyor ve ister istemez şaşırtıyor.

Her ikisi de bu memleketin evladı. Tabii ki ben de!

Oradan pazaryerine geçtim. Böyle denk düştü; hadiseler üst üste geldi.

Sabahın erken saati sayılırdı. Yani şimdi de pazaryerindeyim.

Bir kadın arkamdan seslendi:

"Abi, geldi mi?"

Sırtım ona dönüktü ve yüzünü görmemiştim.

Ben sütçüyü bekliyordum. Neyin gelip gelmediğini anlamam zordu.

Geri dönünce, elleri koynunda üşümüş vaziyetteki bu kadınla yüz yüze geldim.

Kasım soğuğu… Rutubet de cabası.

Gayri ihtiyarı:

"Ne?" diye sorabildim.

"Çorba!" dedi. "Çorba geldi mi?"

Hâlâ anlamadığımı anlayınca, kadıncağız mahcup bir hâlde dönüp gitti.

"Rabb'im, sabrımı daha da artır… Aklımı muhafaza eyle…" diye geçirdim içimden.

Neyin nesiydi bu "çorba" işi?

Pazaryeri gittikçe kalabalıklaşıyordu. Benim sütçüm de gelmemişti. Ayaküstü dikilip biraz daha bekledim, etrafı kolaçan ettim.

Gördüm ki bazı pazarcıların elinde karton kâseler vardı ve plastik kaşıklarla ayaküstü çorba içiyorlardı.

Bir pazarcıya yaklaşıp sordum:

— Bu çorbayı kim ikram ediyor?

— Zengin biriymiş, dedi. Ticaretle uğraşıyormuş.

"Vay be! Ne zenginlerimiz varmış." diye geçirdim içimden.

Bir meyve tezgâhının yanında, yerde büyükçe bir alüminyum tencereye gözüm takıldı. Kazan değil… İçinde bir de kepçe var.

Gelen, bir kepçe alıp gidiyor.

Yani?

İkram bu!

"Değil." diyemem. Elbette ikram.

Alelusul… Biraz da aşağılayıcı geldi bana. Hava zaten soğuk. Çorbanın sıcaklığı çoktan gitmiştir bile.

Neyi nasıl yapacağımızı bir bilebilsek!

Belediye, her pazarcıdan tezgâh parası da alıyormuş. Memleketin sokağından bile vatandaşından "kira" alan başkası var mıdır, gerçekten bilmiyorum.

Bir karton kâse çorbaya bile muhtaç olan adamdan bir de yer kirası alıyorsun.

Bundan ötesini düşünemiyorum.

Ne "bonkör" zenginlerimiz ve ne "koruyucu" idarecilerimiz varmış!!!