Bir şehrin alınması kaç evin yıkılmasıdır? Bir savaşın kazanılması kaç insanın dönememesi demektir? Eve sağ salim ulaşan kişi gerçekten kurtulmuş mudur?
Christopher Nolan’ın yeni filmi Odyssey gösterime girdiğinde ilk konuşulan şey, doğal olarak büyüklüğü oldu. Tamamı IMAX kameralarıyla çekilmiş geniş görüntüler, köpüren denizler, karanlık mağaralar, kalabalık ordular, dev bir tahta at ve yıldızlarla dolu bir oyuncu kadrosu…
Salonun ışıkları yandığında ise perdedeki büyüklükten daha sade, daha eski ve daha zor bir soru insanın yanında kalıyor: Yirmi yıl sonra eve dönmek ne demektir?
Homeros’un hikâyesini az çok hepimiz biliriz. Troya Savaşı’na giden İthaka Kralı Odysseus, savaş bittikten sonra evine dönmeye çalışır. Fakat deniz onu adadan adaya, felaketten felakete savurur. Evde ise eşi Penelope bekler; oğlu Telemakhos büyür; saray, kralın artık dönmeyeceğine inanan talipler tarafından işgal edilir.
Hikâyenin sonunu bilmek bu filmi eksiltmiyor. Çünkü asıl merak, Odysseus’un İthaka’ya varıp varmayacağı değil; vardığında kim olacağıdır.
Nolan’ın sineması öteden beri zaman, hafıza ve suçluluk duygusuyla ilgilenir. Memento’da hafıza parçalanır, Interstellar’da zaman sevdiklerimizin arasına girer, Oppenheimer’da büyük bir başarı ağır bir vicdan hesabına dönüşür. Odyssey’de de yönetmen, Homeros’un kurnaz kahramanını kendi sinemasının tanıdık iklimine taşır.
Homeros’un Odysseus’u yalnızca savaşçı değildir. O bir hikâye anlatıcısıdır. Yalan söylemeyi, kılık değiştirmeyi, karşısındakinin zaafını görmeyi bilir. Gücü yetmediğinde aklını kullanır; bazen bu akıl onu kurtarır, bazen gururuyla birleşip felakete sürükler. Nolan’ın Odysseus’u ise daha sessiz, daha ağır ve daha yaralıdır. Troya’da yaptıklarının, kaybettiği arkadaşlarının ve yıkılan bir çağın yükünü sırtında taşır.
Filmin etrafındaki tartışmaların önemli bir kısmı burada düğümleniyor. Klasik metin uzmanları, Homeros’un nüktedan ve kıvrak kahramanının yerini, Nolan filmlerinden tanıdığımız suçluluk içindeki modern erkeğin aldığını söylüyor. Bu eleştiri haksız değil.
Fakat belki de tam bu değişiklik, içinde yaşadığımız zamanı gösteriyor.
Eski çağ kahramanı zaferini anlatırdı.
Modern insan ise zaferin faturasını soruyor.
Bir şehrin alınması kaç evin yıkılmasıdır? Bir savaşın kazanılması kaç insanın dönememesi demektir? Eve sağ salim ulaşan kişi gerçekten kurtulmuş mudur, yoksa kaybettiklerini de beraberinde mi getirir?
Nolan, Odysseus’u biraz Homeros’tan uzaklaştırırken bizim yüzyılımıza yaklaştırıyor. Bugünün seyircisi, savaş meydanından tertemiz çıkan kahramana artık kolay inanmıyor. Çünkü modern tarih bize, savaşın yalnızca sınırları değil, insanın iç dünyasını da tahrip ettiğini öğretti.
Filmdeki en dikkat çekici tercihlerden biri tanrıların geri çekilmesidir. Homeros’un dünyasında Zeus karar verir, Poseidon öfkelenir, Hermes haber taşır, Athena yol gösterir. Nolan ise Athena’yı çoğu zaman yalnız Odysseus’un gördüğü bir ses, neredeyse vicdanın sureti gibi kullanır. Diğer tanrılar görünmez; varlıkları rüzgârda, dalgada ve insanların korkusunda sezilir.
Bu tercih hikâyeyi bugünün seyircisine yaklaştırıyor; fakat eski dünyanın yabancılığından da bir şeyler eksiltiyor. Çünkü Homeros’un insanı, yalnız kendi aklıyla yaşayan bir insan değildir. Üzerinde tanrıların, geleneklerin ve yazısız kuralların gölgesi vardır.
Bu kuralların başında misafirlik gelir.
Eski Yunan dünyasında “xenia” denilen misafirlik hukuku, kapıya gelen yabancıya önce sofra açmayı, sonra kim olduğunu sormayı gerektirir. Misafir de kendisine açılan kapıyı sömürmemelidir. Odysseus’un yol boyunca karşılaştığı birçok felaket ve İthaka’daki taliplerin çürümesi, bu ölçünün bozulmasıyla ilgilidir.
Nolan’ın filminin en güncel tarafı belki de burada duruyor.
Medeniyet yalnız büyük saraylar, güçlü ordular ve parlak icatlarla kurulmaz. Medeniyet, yabancı kapıya geldiğinde ne yaptığımızla da ölçülür. Güçlü olanın güçsüze, ev sahibinin misafire, misafirin kendisine açılan eve karşı sorumluluğu vardır. Bu denge bozulduğunda önce sofra, sonra ev, en sonunda da şehir dağılır.
Bugünün dünyasında milyonlarca insan savaş, yoksulluk ve iklim yüzünden yollara düşerken üç bin yıllık destanın yeniden ilgi görmesi tesadüf değildir. Çünkü hâlâ aynı sorularla karşı karşıyayız: Kim içeride, kim dışarıda? Kime kapı açılır? Kimin evi “vatan”, kimin yurdu yalnızca üzerinde pazarlık yapılan bir toprak sayılır?
Tam bu noktada filmin kendi yolculuğuna dair rahatsız edici bir tartışmayı da görmezden gelemeyiz. Yapımın bazı sahneleri, Fas’ın denetimindeki ve statüsü uzun yıllardır ihtilaflı olan Batı Sahra’nın Dakhla bölgesinde çekildi. Sahravi temsilciler, kendi rızaları alınmadan bu toprakların büyük bir Hollywood yapımına fon yapılmasına itiraz etti; boykot çağrıları gündeme geldi. Nolan ve yapım şirketinin bu eleştiriler karşısındaki sessizliği de sorgulandı.
Bir halkın evine dönüşünü anlatan filmin, başka bir halkın yurt meselesinde böyle bir gölge taşıması küçük bir dipnot değildir. Sanat her siyasi ihtilafı çözemez. Fakat sanatçı, kamerasını nereye koyduğunun ahlaki anlamından da bütünüyle kaçamaz. Bazen kadrajın dışında bıraktığımız şey, kadrajın içindekinden daha çok konuşur.
Filmin başka bir tartışmalı tercihi Penelope’yle ilgilidir. Homeros’un Penelope’si yalnız bekleyen sadık eş değildir. O da Odysseus kadar dikkatli, sabırlı ve zekidir. Destanın unutulmaz anlarından birinde, karşısındaki yabancının gerçekten kocası olup olmadığını evlilik yataklarına dair yalnız ikisinin bildiği bir sırla sınar. O yatak, kökleri toprağa bağlı bir zeytin ağacından yapılmıştır. Yani evlilik de ev de yerinden kolayca sökülüp taşınacak bir eşya değildir.
Nolan bu sınamayı filmden çıkarıyor ve yerine daha kolay bir tanıma işareti koyuyor. Sinema açısından pratik olabilir; fakat anlam bakımından ciddi bir kayıptır. Çünkü Homeros’ta eve dönüşü tamamlayan şey erkeğin kapıdan girmesi değil, kadının onu tanımayı kabul etmesidir. Penelope bir ödül değildir. Evin hafızasıdır.
İnsan bazen sokağını bulur ama evini bulamaz.
Bazen aynı kapıyı çalar, fakat içeride bıraktığı kişi de kendisi de artık değişmiştir.
Eve dönmek, yalnız mesafe kat etmek değildir. Yeniden tanınmayı, affedilmeyi ve birlikte kurulmuş hafızaya cevap verebilmeyi gerektirir.
Bizim coğrafyamız da yolculuğun, göçün ve yurt tutmanın ne demek olduğunu bilir. İzmit Körfezi yüzyıllardır gidenleri ve gelenleri seyretti. Balkanlardan, Kafkasya’dan, Anadolu’nun farklı şehirlerinden insanlar bu kıyılara ulaştı; çalıştı, komşu oldu, yuva kurdu. Kocaeli’nin hafızası yalnız fabrikaların bacalarında değil, evlerin sofralarında ve birbirine karışan hayatlarda da yaşar.
Akça Koca’nın adı da bize yurdun yalnız fethedilen bir arazi olmadığını hatırlatmalıdır. Yurt; güvenin, adaletin, komşuluğun ve ortak hafızanın kurulabildiği yerdir. Bir toprağı almak mümkündür. Onu yurt kılmak ise nesiller süren bir ahlak ister.
Bu yüzden Odyssey’yi yalnız büyük bir sinema gösterisi olarak görmek eksik kalır. Film, bütün kusurlarına rağmen önümüze eski bir ayna koyuyor. O aynada savaşın yorgunluğunu, evin özlemini, yabancının tedirginliğini ve gücün sınavını görüyoruz.
Belki Nolan’ın filmi Homeros’un bütün seslerini taşımıyor. Tanrılar fazla suskun, Penelope’nin sözü olması gerekenden az, Odysseus’un kurnazlığı ise vicdan azabının gölgesinde kalıyor. Fakat iyi bir uyarlama bazen metnin bütün cevaplarını vermekle değil, eski soruları yeniden duymamızı sağlamakla değer kazanır.
İthaka, haritada varılan son ada değildir.
İthaka, insanın uzun bir yolculuktan sonra nasıl biri olarak döndüğüdür.
Asıl mesele eve ulaşmak değil; döndüğümüzde evi yeniden ev kılacak vicdanı, hafızayı ve merhameti koruyabilmektir.