Bir zamanlar pahalı görülen güneş ile rüzgâr enerjisinin bugün dünyanın birçok yerinde ucuz elektrik kaynağı hâline gelmesi yeni bir dönemin kapısını aralıyor.

Geçtiğimiz günlerde okuduğum uzun bir iklim söyleşesinde dikkat çekici bir cümle vardı: Artık insanlığın temel meselesi enerji üretmek değil, zamanı doğru kullanmak. Bir zamanlar pahalı ve ulaşılması güç görülen güneş ile rüzgâr enerjisinin bugün dünyanın birçok yerinde en ucuz elektrik kaynağı hâline gelmesi gerçekten de yeni bir dönemin kapısını aralıyor. Fakat aynı anda Avrupa’nın kavurucu sıcaklarla, orman yangınlarıyla ve değişen iklim düzeniyle karşı karşıya olması bize başka bir hakikati de hatırlatıyor: Teknoloji hızlanıyor ama tabiat beklemiyor.

İnsanlık tarihinde enerji yalnızca ekonomik bir mesele olmadı. Odunu bulan toplum ile kömürü kullanan toplum aynı toplum değildi. Buhar makinesi yalnızca fabrikaları değil, şehirleri ve devletleri de değiştirdi. Petrol ise bir asır boyunca sadece otomobilleri çalıştırmadı; sınırları, ittifakları ve savaşları da şekillendirdi.

Bugün belki de yeni bir eşikteyiz.

Güneş panelleri sessizdir. Rüzgâr türbinleri uzaktan bakıldığında tabiatın ritmine eşlik eder. Bataryalar ise görünmez kahramanlar gibi çalışır. Fakat asıl dönüşüm bunlarda değil; bunların insan zihninde oluşturduğu yeni düşünce biçimindedir.

Uzun yıllar çevre politikaları daha çok fedakârlık diliyle anlatıldı. Daha az tüketelim, daha az kullanalım, daha çok vazgeçelim…

Oysa bugün farklı bir hikâye yazılmaya başlanıyor.

Belki mesele eksilmek değil; daha akıllıca çoğalabilmek.

Dünyanın çeşitli bölgelerinde öğle saatlerinde elektriğin neredeyse bedava hâle gelmesi, bataryaların geceyi gündüze bağlaması, küçük yerleşimlerin kendi enerjisini üretmeye başlaması sadece teknik gelişmeler değildir. Bunlar aynı zamanda merkeziyet ile yerellik arasındaki ilişkinin yeniden kurulması anlamına geliyor.

Enerjiyi üreten sadece büyük şirketler olmayabilir.

Mahalle olabilir.

Kooperatif olabilir.

Bir apartman çatısı olabilir.

Belki de geleceğin şehir kültürü, elektriğini de ortak akılla üreten şehir olacaktır.

Bütün bunları okurken ister istemez Anadolu şehirlerini düşündüm.

Bizim şehirlerimiz yalnızca yollarıyla, köprüleriyle veya sanayisiyle büyümez. Asıl büyüme, ortak geleceğe dair kurduğu hayalle gerçekleşir.

Akça Koca’nın yurt tuttuğu coğrafyada insanlar önce suyun yolunu, sonra rüzgârın yönünü öğrenmişlerdi. Çünkü tabiatla kavga ederek değil, onunla konuşarak yaşamanın bilgisine sahiptiler.

Bugün teknoloji bize belki aynı hikmeti farklı araçlarla yeniden hatırlatıyor.

Enerji üretmek ile tabiatı tüketmek aynı şey değildir.

Üretirken koruyabilmek de mümkündür.

Elbette iyimser olmak için erken.

İklim değişikliği bütün ağırlığıyla önümüzde duruyor. Sıcaklık rekorları kırılıyor. Kuraklık, seller ve orman yangınları artık istisna değil; gündelik haberlerin bir parçası hâline geliyor. Bilim insanlarının uyarıları da her geçen yıl daha ciddi bir tona bürünüyor.

Demek ki elimizde aynı anda iki haber var.

Biri iyi.

Diğeri kötü.

İyi haber, insanlığın çözüm üretme kabiliyetini kaybetmemiş olmasıdır.

Kötü haber ise tabiatın bizim kadar sabırlı olmamasıdır.

Türkiye için de mesele yalnızca enerji ithalatını azaltmak değildir.

Bu dönüşüm, şehir planlamasından üniversitelere, meslek eğitiminden yerel yönetimlere kadar uzanan uzun bir kültür meselesidir.

Yeni nesil yalnızca güneş paneli kurmayı değil, enerji okuryazarlığını da öğrenmelidir.

Şehirler yalnızca elektrik tüketen değil, üreten mekânlara dönüşmelidir.

Sanayi yalnızca rekabeti değil, sürdürülebilirliği de hesap etmek zorundadır.

Çünkü geleceğin ekonomik üstünlüğü, belki de en çok temiz enerjiyi en akıllıca kullanan toplumların elinde olacaktır.

Her büyük dönüşüm önce zihinde başlar.

Belki de bugün bize düşen, iklim krizini yalnızca korkunun diliyle konuşmaktan vazgeçmektir. Endişeyi inkâr etmeden umudu da kaybetmeyen bir medeniyet dili kurabilmek…

Çünkü umut, tehlikeyi görmeyenlerin değil; onu görüp yine de yürümeye devam edenlerin sermayesidir.

Gökyüzüne her sabah aynı güneş doğuyor.

Değişen, ona bakışımız.

Belki bu yüzyılın asıl meselesi de budur. Enerjinin kaynağını değil, insanın istikametini yeniden keşfetmek.