Yayoi Kusama’nın sanatını müzelerin dışına taşıyan eserleri, çağdaş sanatla izleyici arasındaki mesafeyi ortadan kaldırarak kalabalıklarla buluşuyor.

Müzenin önünde bekleyenlerin çoğunun telefonu elindedir. İçeri girdiklerinde aynaların, ışıkların ve tekrar eden biçimlerin arasında fazla vakitleri olmayacağını bilirler. Kimi hemen fotoğraf çeker, kimi bir an için ekrana bakmayı unutur. Bir Reddit kullanıcısı, Washington'da gördüğü Kusama sergisinin kendisini yeniden çocuk gibi hissettirdiğini yazmıştı. Sanat üzerine uzun uzun konuşmayan birinin ağzından çıkan bu cümle, Yayoi Kusama'nın başarısını hayli iyi anlatıyor.

Kusama'nın 14 Ağustos'ta Tokyo'da, 97 yaşında öldüğü 27 Ağustos'ta açıklandı. Haber gecikmeli gelince, dünyanın birçok yerindeki müzeler, sanatçılar ve sergi ziyaretçileri aynı anda ona veda etmeye başladı. Paylaşımlarda noktalar, aynalar ve balkabakları vardı. Fakat biraz dikkatli bakınca, insanların bunlardan daha çok bir karşılaşmayı anlattığı görülüyordu: İlk kez girdikleri bir müze, çocuklarıyla gezdikleri bir sergi, yıllarca unutamadıkları birkaç dakika.

Bir sanatçının eserinin bu kadar geniş bir kalabalığa ulaşması küçümsenecek bir şey değildir. Çağdaş sanatın kapısında çekingenlik yaratan bir eşik vardır. İnsan bazen içeride kendisinden başka herkesin neye bakacağını bildiğini sanır. Kusama bu tedirginliği azalttı. Onun odalarına girmek için sanat tarihi bilmek gerekmiyordu. Işık çoğalıyor, beden görüntünün parçasına dönüşüyor, insan bulunduğu yeri gözleriyle sınayamıyor. İlk temas doğrudandı.

Noktanın bu kadar işe yaramasının bir sebebi de sadeliğidir. Çocuk kâğıda koyabilir, ressam koca bir tuvali onunla doldurabilir. Uzakta duran bir yıldız gibi de görünür, derideki bir iz gibi de. Kusama bu basit biçimi yüzeyde bırakmadı. Çoğalttıkça bakışı yordu; tek tek seçilemeyen noktalar, insanın kendisini büyük bir kalabalığın içinde küçücük hissetmesine yol açtı. Zor bir duyguyu, açıklama istemeyen bir görüntüye çevirdi.

Bu kolaylık, eserin kolay olduğu anlamına gelmez. Nokta onun elinde sevimli bir süsten önce tekrardı; durmadan geri gelen görüntülerin, korkunun ve benliğin sınırlarını kaybetme duygusunun işaretiydi. Kumaştan yaptığı çıkıntılarla kapladığı koltuklar ve ayakkabılar da neşeli dükkân eşyaları değildi. Erkekliğin hüküm sürdüğü bir sanat çevresine karşı hem alaycı hem huzursuz edici işlerdi. 1960'larda düzenlediği çıplak bedenli gösterilerde Vietnam Savaşı'nı protesto etti. 1966'da Venedik Bienali'nin dışında ayna küreleri iki dolara satmaya kalkması, sanat piyasasına yöneltilmiş şakacı bir itirazdı.

1929'da Matsumoto'da doğan Japon bir kadının, 1950'lerin sonunda New York'a gidip bu dili kurması başlı başına cesaret isterdi. O sırada şehrin galerileri ve sanat tarihi anlatıları büyük ölçüde erkeklerin, çoğu kez de Batılı erkeklerin adıyla doluydu. Kusama'nın yaptığı ağ resimleri, yumuşak heykeller ve yerleştirmeler başka sanat akımlarına kolayca eklenebilirdi. Kendisi ise hiçbirine bütünüyle sığmadı. MoMA'nın bugün 112 eserini çevrimiçi göstermesi, bu uzun yolun başında sahip olmadığı kurumsal yerin küçük bir ölçüsüdür.

Kadın bedeninin çoğu zaman bakılan nesne olduğu bir dönemde, seyirciyi eserin içine çağırması da önemliydi. Aynada yalnız sanatçının kurduğu düzen değil, bakan kişinin yüzü ve bedeni de çoğalıyordu. Seyirci güvenli bir mesafede duramıyor, görüntünün içine karışıyordu. Daha sonra eğlenceli bir sergi biçimi gibi görünen bu tercih, ilk yapıldığında otoriteyi paylaşmak demekti. Eser duvarda tek başına durmuyor; içeri giren insanla tamamlanıyordu.

Başarısı düz bir çizgi izlemedi. New York yıllarındaki görünürlüğün ardından Japonya'ya döndü ve uzun süre uluslararası sanat dünyasının kenarında kaldı. Venedik'te izinsiz açtığı işten 27 yıl sonra, 1993'te Japonya'yı aynı bienalde resmen temsil etti. Büyük sergiler ve geniş tanınma daha sonra geldi. Ölümünden birkaç hafta önce kapanan Köln sergisini 480 binden fazla kişi gezdi. Melbourne'deki 2024-25 sergisi ise 570 bin ziyaretçiyle müzenin biletli sergiler rekorunu kırdı. Bu rakamlar sanatın değerini hesaplamaz; yalnız geç gelen ilginin büyüklüğünü gösterir.

Bugün ilk sergisini açamayan ya da elli yaşına gelip hâlâ görülmediğini düşünen biri için Kusama'nın hayatında teselli edici bir taraf var. Tanınmak için otuz yaşın altında olmak gerektiği fikrini bozan örneklerden biridir. Elli, altmış, yetmiş yaşından sonra da yeni bir dönem açılabileceğini gösterdi. Buradaki ders, sabredene mutlaka şöhret verileceği değildir. Sanat dünyası adil çalışmaz. Yine de ilgi gelmeden önce de işin sürdürülebileceğini, bir ömrün tek bir parlak mevsimden ibaret olmadığını onun hayatında açıkça görüyoruz.

Geç gelen ilginin bir başka sonucu, daha önce kenarda tutulmuş sanatçıların geçmişe doğru yeniden okunmasıdır. Kusama'nın 1960'lardaki işleri sonradan yalnız pop sanatının renkli bir komşusu sayılmadı; sadelik arayan resimle, kadınların erkek egemen çevreye itirazıyla ve seyircinin katıldığı gösterilerle birlikte ele alındı. Bu yeniden okuma onun bütün haklarını yıllar sonra teslim etmiş değildir. Yine de sanat tarihinin değişmez bir isim listesi olmadığını gösterir. Listeyi hazırlayan kurumlar da zamanla kendi kör noktalarını fark eder.

Bu kadar uzun üretimi yalnız acıyla açıklamak haksızlık olur. Kusama 1977'den itibaren kendi isteğiyle bir psikiyatri hastanesinde yaşadı; stüdyosu yakındaydı ve her gün çalışmaya devam etti. Bu hayatı “delilikten doğan deha” hikâyesine çevirmek kolay, fakat yanlıştır. Ruhsal sıkıntı bir yetenek belgesi değildir. Acı da kendi başına eser üretmez. Yıllar boyunca atölyeye gidip dönmek, taslak hazırlamak, boyamak ve yeniden başlamak için disiplin gerekir. Onun mirasında hastalık kadar emek de görülmelidir.

Üstelik tekrar, dışarıdan bakıldığında sanıldığı kadar rahat bir yol değildir. Aynı işarete dönmek, kendini kopyalamakla sonuçlanabilir. Kusama bazen bu sınıra yaklaştı, bazen de ölçüyü, malzemeyi ve seyircinin yerini değiştirerek işareti yeniden kurdu. Dokuz yüze yakın resimden oluşan My Eternal Soul dizisini seksenli ve doksanlı yaşlarında üretmesi, geç dönemini yalnız eski ününün geliriyle geçirmediğini gösteriyor. El elden yardım aldığı büyük bir atölye düzeni vardı; buna rağmen kararın, ısrarın ve günlük çalışmanın merkezi oydu.

Resimle yetinmedi. Romanlar, hikâyeler ve şiir kitapları yazdı. Matsumoto Şehir Sanat Müzesi'nin veda metni bu yönünü özellikle anıyor. Görsel işlerinin gölgesinde kalan yazıları her zaman aynı güçte bulunmadı; yine de zihnindeki tekrarın kelimelerle nasıl başka bir şekle büründüğünü gösteriyorlar. Sanat tarihi başlıklarına sığmayan bir insanın, kendini anlatmak için birden fazla yol araması şaşırtıcı değil.

Kusama'nın geç dönem ünü elbette pürüzsüz bir başarı hikâyesi değildi. Bir süre sonra sergi kuyruğu eserin önüne geçti. Aynalı odada geçirilen doksan saniye, sosyal medyada paylaşılacak bir fotoğrafın hazırlığına dönüştü. Lüks markalarla yapılan çalışmalar noktaları çantalara, vitrinlere ve mağaza cephelerine taşıdı. Sebastian Smee'nin sert değerlendirmesi, dönemin itiraz eden sanatçısıyla son yılların sıkı yönetilen markası arasındaki kopuşa dikkat çekiyor.

Bu eleştiride doğruluk payı var. Her yerde görünen iş, zamanla kendi sesini kaybedebilir. Müze de ziyaretçi sayısını eserin anlamından daha çok konuşmaya başlayabilir. Fakat kalabalığı yalnız “selfie peşindeki insanlar” diye küçümsemek de kolaycılıktır. Sanatla ilk bağını bir aynalı odada kuran genç, oradan bir resme ya da kitaba geçebilir. Geçmese bile yaşadığı şaşkınlık değersiz sayılmaz. Müzeye gelen herkes sınava girmek zorunda değildir.

Kusama'nın geniş kitleye ulaşması, çağdaş sanatın ciddiyetini bozmadı; ciddiyet adına kurulmuş bazı duvarları inceltti. Bunu yaparken piyasanın iştahından yararlandı, piyasa da ondan fazlasıyla yararlandı. İki olgu aynı anda doğru olabilir. Nitekim sanat çevresinden veda mesajlarında yakın dostları onun mizahını ve çalışma gücünü anlatırken galeriler rekor kalabalıkları da hatırlatıyordu. Dostlukla satış rakamı, yasla tanıtım dili birbirine karışmıştı.

Ölümünden sonra yeniden açılan başka bir dosya daha var. Kusama'nın geçmişteki kitap ve oyunlarında Siyahlara ilişkin aşağılayıcı, insanı bedene ve kalıplaşmış özelliklere indirgeyen ifadeler bulunuyor. Bunlar dönemin dili denilerek geçiştirilemez. 2023'te yaptığı açıklamada incitici sözlerinden dolayı derin pişmanlık duyduğunu söyledi ve özür diledi. San Francisco Chronicle'ın aktardığı metin açıktır; özrün geç ve yetersiz bulunduğu da açıktır.

Bu bilgi, onun eserlerini görmezden gelmeyi zorunlu kılmıyor. Görkemli bir sanat hayatı da o sözleri silmiyor. Reddit tartışmalarında kimi insanlar sergilerde duydukları sevinci anlattı, kimileri bu ırkçılığın müzelerde yıllarca neden açıkça konuşulmadığını sordu. Bence ikinci soru önemlidir. Bir sanatçıyı korumanın yolu kusurlarını saklamak değildir. Eserle birlikte rahatsız edici kaydı da göstermek, seyirciye güvenmektir.

Özrün samimiyetine dair kesin hüküm kurmak da benim işim değil. Metin ortada, eleştiriler ortada. Kurumların yapabileceği daha somut bir şey var: biyografi panolarında yalnız başarıları sıralamamak, kitapların farklı baskılarında nelerin çıkarıldığını belirtmek, tartışmayı eğitim programlarına taşımak. Böyle davranıldığında, sergi bir temize çıkarma törenine dönmez. Seyirci hem eserin sevincini hem onu yapan insanın ağır yanılgısını birlikte düşünebilir.

Kusama'yı kusursuzlaştırmaya ihtiyaç yok. Zaten eserlerinin gücü, kusursuz bir hayattan gelmiyor. Küçük, kişisel ve kimi zaman ürkütücü bir işareti aldı; tuvale, kumaşa, odaya ve sokağa taşıdı. Aynı hareketi yıllarca yineledi. Sonunda o işaret, onu hiç tanımayan insanların kendi hatıralarına karıştı.

Bu nedenle geriye kalan mirası yalnız benekler ve aynalarla tarif etmek eksik kalır. Kusama, kapalı bir çevrenin konuştuğu sanatı bedensel bir karşılaşmaya çevirdi. Çocuklar, yaşlılar, ilk kez müzeye girenler ve sanat eğitimi almamış insanlar onun işlerinin içine yürüyebildi. Bazıları yalnız fotoğraf çekti. Bazıları odadan çıkınca ışığın kendisini neden bu kadar etkilediğini düşündü. Hangisinin daha değerli olduğuna dışarıdan karar veremeyiz.

Müzedeki kısa süre bittiğinde görevli kapıyı açar. Ziyaretçi yeniden koridora çıkar. Telefonunda birbirine benzeyen onlarca görüntü olabilir. Yine de bazen ekranda bulunmayan bir şey kalır: Bir anlığına kendi sınırını kaybetmiş olmanın tuhaflığı. Kusama'nın kişisel korkusundan yaptığı iş, o anda hiç tanımadığı birinin hafızasına yerleşir. Uzun ömrünün asıl izi bana göre oradadır.