Dijital çağın gölgesinde unutulan mektup kültürü, insan ilişkileri, edebiyat ve tarih açısından taşıdığı eşsiz değerle yeniden hatırlanmayı hak ediyor.
Mektup; artık bir hayâl oldu. Mektup; artık, çocuklar ve gençler tarafından ‘Nedir?” diye sorulan bir mefhum olarak kabul gördü. Hâlbuki, ‘eski’ dediğimiz zamanlar, çok da eski değildir. Elimizde kitabımız olduğu müddetçe, ‘eski’yi yakınlaştırmak çok kolaydır. Tabiî ki, ona yakınlaşmak isterseniz!
Bu da, elbette, durup dururken olmaz!.. Sizi yönlendirecek, size yön verip ufkunuzu açacak gönül adamlarına, dostlarına, hocalara… ihtiyaç vardır. Başta… Ve en başta, belki de âileden önce en başta, edebiyat öğretmenleri gelir!.. Tarihçiler gelmelidir!.. Çünkü bunlar, beni/bizi/sizi/onları, târihin engin derinliklerine götürürler/götürmelidirler. Çünkü bunlar; dilimizi de, milliyetimizi de, an’anemizi, töremizi ve dînimizi de bize öğretenler olmalıdır.
Demeyiniz ki, teknoloji çıktı da her şey bozuldu!.. Yâni; Köroğlu’nun, “Tüfek icat oldu, mertlik bozuldu” gibi mi, diyelim! Değil ve olmamalı!.. Ne dersem diyeyim, ne dersek diyelim, bilgisayar çıktı çıkalı, ‘mektup’ maalesef rafa kalktı. Bilgisayarı kullanmasını bilemediysek –ki, bildiğimizi söyleyemem- mektup meselesine, çok da takılmamak gerekir!.. Çünkü; mektup yazmanın zorluğundan bahseden, zamanında mektup yazmaya bile üşenen zihniyet, bugün, bilgisayarın kolaylığını ve marifetlerini ‘zor diye’ inkârdadır.
Önce kurşun kalemle sâbit kalem vardı. Onların yanında, açacak/kalem tıraş ve silgi vardı. Dolma kalem vardı. Cibre vardı, hokka vardı. Cibreyi hokkaya batırır yazı yazardık. Okullarda mecbûrîydi. Divit kalem daha ulaşılmazdı. Zaman zaman ismini duyardık. Hepsinden baskın çıkan kalem, hiç şüphesiz ki, tükenmez kalemdir. Herkesin elinde hâlâ o, var!..
Devlet erkânıyla vatandaş mektuplaşır, tebrikleşirdi. Devletlerarası seviyede, bu mektuplaşmalar ve tebrikleşmeler yapılır ve yayınlanırdı.
Sonra, daktilo çıktı. Çoktan çıkmıştı da, biz, ona da çok zor ulaşabilmiştik!.. İlk daktiloya kavuşmam ne kadar sevindirmişti beni!.. Elli yıl onunla yol aldım, mesâfe katetmeye çalıştım. Daktilo varken, karbon kâğıtlarıyla az mı çile dolduruldu!.. Dak-sil vesâireyle uğraşırken, elimize kalem kâğıt alır, eşimize dostumuza, anamıza babamıza mektup yazar veya bayram öncelerinde, tebrik kartlarını masalarımızın üzerine sıralar, hiç kimseyi atlamamaya çalışır, postahânenin yolunu tutardık.
Tabiî ki, o zamanlar, çok eski zamanlar da değildi ve belli bâyilerde posta pulu satılırdı. Bâyilere giriş kapısının sağ üst yanına posta kutusu takılı olurdu. Zaman zaman, mektubumuzu bu kutulara da atar, geçerdik.
Ne olduysa oldu; bunların hepsi, bilgisayarla ve cep telefonuyla sona erdi, yeni bir devir başladı!.. İyi mi oldu? Mektup mes’elesi için, bana göre, hiç de iyi olmadı!.. Çok iyi oldu diyenler varsa, demek ki, onlar, hâlâ o edebî güzellikler dolu mektupları bilgisayarlarıyla yazmaya devam edebiliyorlar!!!
O zamanlar, resmî kıyafetli g(ı)ri elbiseli şapkalı müvezziler vardı. Bu postacıları herkes dört gözle beklerdi.
“Bak postacı geliyor
Selâm veriyor
Herkes ona bakıyor
Merak ediyor.”
Şarkısı, bu kültürün ifadesidir. Çünkü; postacı demek, mektup ve telgraf demekti. Demek ki; mektup; sosyal irtibatı sağlayan müşterek bir kültürdü.
Şahsen ben, dolmakalemle yazmakla aldığım hazzın milyonda birini bile, bilgisayarda mektup yazmaktan alamıyorum!.. Yazıyorum ammâ, ona ‘mektup’ demeye de bir türlü dilim varmıyor. Karşı taraf, “Sana, bir mesaj attım!” deyiverince, iş, zâten mektupluktan çıkıyor. Söyleyeyim; bu ‘haz’ sâdece ‘mektup’ içindir. Diğer hususlarda, bilgisayarın önüne geçebilecek bir âlet mevcut değildir!..
Mektup; fikrî ve edebî sahada da çok mühim yer tutar. Birçok defa dile getirdim/yazdım, mektup, hâtıra ve mülâkat, bu üçü, edebiyatın içine nüfûz eden çok lezîz meyvadır. Herbirinde, hususî, lezzetler bulunur: Kişilerin, resmî yazılarında alenen dışa vuramadıkları düşünceleri, birbir ortaya dökülür. İşin kimyâsına ulaşılır.
Dînî mektuplar, siyâsî mektuplar, husûsî mektuplar, aşk mektupları, asker mektupları, felsefî mektuplar, ticârî mektuplar, zaman içersinde kıymet bularak san’at değeri de taşırlar. Elbette ki, siyâsî ve edebî mektuplar, başlıbaşına bir değere hâizdirler. Yaşayarak görmüşüzdür ki, herbiri, kendi zamanı içinde değil, zamanını aşan değerlerle karşımıza çıkmıştır/çıkmaktadır. Bunlarda; insanın, kendine mahsus husûsî değerlerini yâni, inançlarını, huylarını, âilevî, mahallî ve millî hususiyetlerini ap-açık ortaya çıkarır, ortaya koyar.
Bir şiiri, bir romanı, bir hikâyeyi, bir tiyatroyu, denemeyi veya bir mektubu, hattâ bir mülâkatı nasıl hazırlayıp sunduğu tek tek açıklanır, âdeta, sırlar çözülür. Şahsî zevkler, şakalaşmalar, üzülmeler, kıskançlıklar, hararetli tartışmalar, tenkitler veya yardımlaşmalar safha safha kendini gösterir. Zaman olur ki, “Vay!” deriz, “Demek ki, filânca kişi, filânca şeyi, bu şekilde düşünüp bu şekilde yazmış/dile getirmiş/tatbik etmiş!”
En kâmil, en güzel, en âhenkli ve tesirli mektup numûneleri, hiç şüphesizdir ki, Kâinatın Efendisi Şanlı Peygamberimize âittir. Hudeybiye Sulhnâmesi’nden/Antlaşması’ndan döndükten sonra, İslâm’ın bütün dünyaya yayılması maksadıyla, zamanının hükümdârlarına gönderdiği “Dâvet Mektupları”, bu sahaya numûne-i imtisal’dir. Bu sebeple; yakın çevre hükümdârlarına Eshâb-ı kiramın en güzîde elçilerini gönderdi.
Habeşistan Meliki Necâşî Eshame’ye, Hazret-i Amr bin Ümeyye ile iki mektup gönderdi. Doğu Roma/Bizans imparatoru Heraklius’a, Dıhye-i Kelbî’yi; Mısır Meliki Muvakkas’a, Hazret-i Hâtib bin Ebî Beltea’yı; İrân Kisrâsı Hüsrev Pervîz’e, Hazret-i Abdullah bin Huzâfe’yi; Gassânî Hükümdârı Hâris bin Ebî Şimr’e Hazret-i Şücâ’ bin Vehb’i; Yemâne Hükümdârı Hevze bin Ali’ye, Hazret-i Selît bin Amr’ı; Bahreyn Emîri Münzir bin Sâvî’ye, Hazret-i Alâ bin Hadremî’yi göndermişlerdi. Dâvet Mektubu gönderilen bu yedi devlet adamından sâdece Habeş Meliki Necâşî Eshame ve Bahreyn Emîri Münzir bin Sâvî İslâm’la şereflenmişlerdir. Peygamber Efendimiz, bir de, Râhip Safâtır’a mektup göndermiş ve bu mektubu okuyan Safâtır hemen Müslüman olmuştur fakat ona karşı çıkanlar tarafından şehit edilmiştir.
Bu mektuplardan, bir örnek olarak, Doğu Roma/Bizans imparatoru Heraklius’a yazılan mektubu arzediyorum:
"Bismillâhirrahmânirrahîm!
Allaü teâlânın kulu ve Resûlü Muhammed’den (aleyhisselâm) Rum büyüğü Herakl’e!..
Allahü teâlânın hidâyetine tâbi olanlara, doğru yola kavuşanlara selâm olsun!
Bundan sonra; (Ey Rumların büyüğü) Seni İslâm’a dâvet ediyorum. İslâm’ı kabûl et ki, selâmet bulasın! Müslüman ol ki, Allahü teâlâ sana iki kat ecir versin. Eğer yüz çevirirsen, bütün hıristiyanların vebâli senin üzerinedir.
(Resûlüm!) De ki: “Ey ehl-i kitab (olan yahudî ve hıristiyanlar), aramızda ortak olan kelimeye geliniz. O da, Allahü teâlâdan başka hiçbir şeye tapınmayız ve O’na hiçbir şeyi ortak etmeyiz. Allahü teâlâyı bırakıp, içimizden hiç kimseyi yaratıcı Rab tanımayız. Eğer bu sözden yüz çevirirlerse; “Şâhid olunuz. Biz gerçek Müslümanlarız” deyiniz.) (Âl-i İmrân Sûresi, 64)”
Dînî hüviyetli olarak, Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî (1207-1273) hazretlerinin, dost ve akrabaları ile, Selçuklu Sultanları ve vezirlerine yazdığı 147 mektup ve İmâm-ı Rabbânî (1564-1624) hazretlerinin, 536 (beşyüzotuzaltı) mektubu, Mektûbât veya Mektûbât-ı Rabbanî adıyla çok büyük değere sâhiptirler.
Şâir Fuzûlî’nin Şikâyetnâme, Prof. Dr. İnci Enginün’ün yayınladığı Abdülhak Hâmid’in Mektupları, Fevziye Abdullah Tansel’in hazırladığı dört ciltlik Nâmık Kemal’in Husûsî Mektupları, Prof. Dr. Zeynep Kerman’ın yayınladığı Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Mektupları, Prof. Dr. Mehmet Kaplan’ın Âli’ye Mektuplar, Cahit Sıtkı Tarancı’nın Ziya’ya (Ziya Osman Saba’ya) Mektuplar, Ord. Prof. Dr. Anna Masala’nın Türkiye’ye Aşk Mektuplarım, Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil’in Başgil’den Mektuplar, Rıza Akdemir’in Türk Gençliğine Mektuplar, M. Halistin Kukul’un Post-Nişîn’e Mektuplar… adlı kitaplarından başka, çok sayıda, şiir ve mensur olarak yazılmış, edebiyatımıza ışık tutacak mektuplarımız mevcuttur.
Şahsen yayınladığım/bana yazılmış mektuplardan bâzıları şunlardır:
1.Çınarlı’dan Mektuplar, Erciyes Dergisi, Eylül 2009, Sf. 17-20
2.Bahtiyar Vahapzâde’den Mektuplar, Toşayad Kümbet Dergisi, Sayı: 44, Nisan-Mayıs-Haziran 2017, Sf. 4-10
3.Mehmet Çınarlı’nın Bir Mektubu, Cemil Meriç Ve.., Edebice Dergisi, Sayı: 19, Temmuz-Ağustos-Eylül 2019, Sf. 26-28
4.Feyzi Halıcı’nın Bir Mektubu, Edebice Dergisi, Sayı: 28, GÜZ/2021, Sf. 64-66; Çağrı Dergisi, Sayı: 740, Ocak-Şubat-Mart 2022, Sf. 8-11
Muhakkaktır ki, siyâsî, edebî ve dînî hayatımıza ışık tutacak olan bu mektupların herbiri üzerinde ayrı ayrı durulmalı, dönemlerine âit bilgilere ulaşılabilmeli, bundan hareketle, günümüzün edebî ve sosyo-kültürel mes’elelerine de mukayeseli olarak göz atılmalıdır.
ÇAĞRI DERGİSİ, SAYI: 758, TEMMUZ-AĞUSTOS-EYLÜL 2026, Sf. 5-7