Yemen'de şehit düşen Sivaslı Şamil'in son nefesinde anasına ulaştırılmasını istediği mektup ve Halil'in acı dolu hikâyesi.
“Saada şehrine yakın, dağların arasında bir yer... Geceleri donup, gündüzleri yandığımız bir cehennem… Birliğin en ön saflarındaydık. Kurşun sesleri kulaklarımızı sağır etmişti; dünya o anlarda sadece barut ve çığlıktan ibaretti. O hengâmenin içinde, sol yanımda yükselen bir feryat bütün sesleri bastırdı. Çünkü o sesi çok iyi tanıyordum: ‘Yandım anam!’
Sivas’ın serin yaylalarından kopup gelmiş gibiydi o ses; Yemen’in kızgın kumlarında yankılanıyordu. Bakışlarım, Şamil’in boynundan fışkıran kana kilitlendi. Kan, yere düşer düşmez buharlaşacak gibiydi. Ona doğru sürünmeye çalıştım ama kum alev almıştı sanki. Her hareket, dokunduğum her yeri yakan bir kızgın sac gibiydi. Tam o anda, yan tarafımdan bir gürleme yükseldi:
‘Halil! Siper al!’
Trabzonlu Hamdi, süngüsünü üzerime gelen kabile savaşçısının göğsüne saplamıştı. Birkaç saniye gecikmiş olsa ölecektim. Kendi kurtuluşuma sevinemedim, o an tek derdim Şamil’di. ‘Şamil! Dayan aslanım!’ diye haykırdım. Yanına ulaştığımda yüzü bembeyazdı ama gözleri hâlâ direniyordu. Titreyen eli, göğsümdeki su tulumuna uzandı: ‘Su… Onbaşım, su…’
Kurşun şah damarına yakındı; gömleği kanlı bedenine yapışmıştı. ‘Dayan yiğidim! Seni buradan çıkaracağım!’ dedim. Şamil elini göğsüne soktu, küçük bir kâğıt parçası çıkardı: ‘Bunu anama götür onbaşım,’ dedi. Tam onu sırtlamak için eğildiğim an etrafımızdaki kumlar patladı. Kurşun yağmuru üzerimize indi; bacağıma gelen bir mermiyle acıyı iliklerimde hissettim. Hamdi yanımıza çöktü, mavzerini art arda ateşledi. Üç kabileli kumlara serildi. Hamdi bağırıyordu: ‘Bırak onu Halil! O artık uçmağa vardı, şehit! Kendini feda etmen onu kurtarmaz!’
Ön saflar çözülüyordu ama Şamil’in eli bileğime kenetlenmişti. O tutuşta yalnızca can değil, emanet edilmiş bir kardeşlik vardı. Göz göze geldik. Şamil’in bakışında; Sivas’ta kalan bir ana, bir baba, bir köy vardı. Başını göğsüme, elindeki o küçücük yazıyı da avucuma bıraktı. Bir an önce sıcak olan beden ağırlaştı… Sanki gök çöktü üstüme. Ve anladım, ölümün kol gezdiği yerde yaşayabilmenin zorluğunu… Şamil artık Yemen’in ateşli kumuydu.
Cansız bedenini yavaşça yere yatırdım. Gözlerimi düşmandan ayırmadan yemin ettim: ‘Kanınız yerde kalmayacak!’ Delirmiştim adeta. Ama o şartlar altında delirmek, normal bir sonuçtu… Ağlamaya zaman yoktu. Tüfeğimi kavradım. Artık tek başıma değildim; bedenimde iki yürek çarpıyordu.
8 yıl boyunca haberleşemediğim ailem kavuştuğumda, her şey değişmişti. Köyüm 1878 Osmanlı Rus Savaşı sonunda savaş tazminatı olarak Rus topraklarına katılmıştı. Şamilin mektubunu da annesine-babasına ulaştırma imkânım da olmadı.