Yılmaz Boyunağa’nın hüzünlü vefası: Onca eserine rağmen unutulan bir kalemin ve vefasızlığın çarpıcı hikâyesi.

Bu ömrün, son yirmi senesinin şâhidiyim ki, önce, 1975’ten itibaren, Samsun Eğitim Enstitüsü’nde ve bilâhare de Ondokuz Mayıs Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde, mesâî arkadaşı olarak, yaşadığımız bütün zorluklara rağmen, hiç durmadan, tâviz vermeden, büyük azim ve gayretle çalışmalarını sürdürmüş ve iz bırakan onca esere imza atmıştır.
Boyunağa; sâdece kitap yazmadı; öğrenci yetiştirdi, verdiği konferanslarla halka ulaştı, sohbetlerde-ikrâmlarda-istişârelerde bulundu. Bu dünyada, “vefâ” diye bir kelimemiz vardır. Bu; aynı zamanda geçmişimize de yönelik bir sözdür. Sâdece yaşarken değil; menfaatten uzak, sâde, berrak ve samimi olarak, insanlar birbirinden ayrıldıktan sonra da, kaybedilmemesi ve üzerinde durulması gereken derin mânalı bir kelimedir. Geçmişin hâtıralarını zihinde ve gönülde tutmak, beslemek ve unutmamaktır. Sevgi, saygı ve dostluk bağlarına ömür boyunca ‘sâdık’ kalmaktır…
Bugün itibariyle, vefâtının otuzbirinci yılındayız… Yılmaz Boyunağa’nın eserleri hakkında, yaşarken de, vefâtından sonra da çok sayıda yazı yazdım. Tebliğ sundum. O’nun hakkında hazırlanan yüksek lisans tezlerine konu olan mülâkatları cevaplandırdım. Benimle yapılan bu mülâkatların birinde şöyle demişim:
“Bir de şunu söyleyeyim: “çalışma tarzı”nı sordunuz. Ben de dâhil, hiçbir zaman vasat diyebileceğimiz bir çalışma “ortamı”mız olmamıştır. Hep soğuk odalarda, ders aralarında veya bizde (boş zaman) tâbir edilen tatil günlerinde…Hangi dönemde çalışırsak çalışalım, hep zorluklar içinde mücâdele verdik. Eski bir daktilo ile, ne kadar mesafe alabilirsen al!.... (...) Yılmaz Boyunağa’da, hakikaten, müthiş diyebileceğimiz bir ‘tasvir’ kaabiliyeti vardı. Bu kaabiliyeti, mevzu yaptığı zamana uyarlamak da ayrı bir maharet ister. Her romancı, bugünden bakarak, bundan beşyüz veya bin sene evvelinin coğrafyasını, insanını, âletlerini yâni silâhlarını, günlük ihtiyaçları için kullandığı malzemeyi vesâireyi yerli yerine oturtarak tasvir edemez. Onun romanlarında, buna bağlı olarak da çocuk hikâyelerinde ve romanlarında aynı berraklığı görmemiz mümkündür.” (Ali Polat/28 Aralık 2015)
Vefâtından sonra, “Ahmet Yılmaz Boyunağa’nın Ardından” başlıklı yazımda da şunları söylemişim: “İmanlıydı. Tevekkül sahibi ve tefekkür ehliydi. Gönül adamıydı. Muhabbetiyle gönülleri ferahlatır; sabrıyla sevgi menbaı olurdu. Herkesi, istisnasız herkesi severdi. Allah sevgisi, Peygamber sevgisi, ebhab-ı kiram ve ehli beyt sevgisi, vatan ve millet sevgisi, hısım akraba ve aile sevgisi velhasıl bütün insanlığı kucaklayan bir sevgi pınarına sahipti. Tevazûsu vazgeçilmez mizacıydı. Nezâketi, şükür bilirliği, dostluğu, güvenirliği, hoşgörüsü, alçakgönüllülüğü, bilgisi ve bilgisinden istifâde ettirmesini bilen ender bir şahsiyetti. Boyunağa’nın eserlerini dört bölüm halinde ele alabiliriz. Bunlar:
  • Târihî romanlar.
  • Çocuk hikâyeleri,
  • İnceleme eserleri ve ders kitaplarıdır.” (Bknz. M. Halistin Kukul, Türk Âlemiyiz, 01.08.2011)
Elbette ki, bundan çok öncesi de var… Daha sonraları ismini “Türkler’in Müslüman Olmaları ve İslâm’a Hizmetleri” olarak değiştirdiği, ilk inceleme eseri olan ”Türk-İslâm Sentezi” adlı kitabı hakkında da, 09 Nisan 1975 tarihli Bâb-ı Âli’de Sabah Gazetesi’nde şu değerlendirme/tanıtım yazısını yazmıştım: “Türk-İslâm Sentezi” güçlü bir araştırmanın neticesinde, bu dalda yazılmış eserlerin en güzellerinden biridir. Muhterem Boyunağa, gücünü, çok sevdiği ve sevdiğimiz Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed’(S.A.V.)’den alarak, akıcı bir üslûpla, herkesin anlayacağı bir dille, sadelik içinde, üçyüzyirmi sayfalık Türk-İslâm Sentezi’ni meydana getirdi….”
Şimdi ise; bu yazımı yazdığım an itibariyle bekledim ki, O’nun, bilhassa, 78-79 yıllarının sürgünlerinin ve vurgunlarının çilesinin çekildiği günlerin ve sonrasının acı-tatlı hâtıralarına sâhip, üniversitede ders verdiği talebelerinden, konferanslarına katılıp O’nu dinleyip istifâde eden birilerinden, ikrâmlarda bulunduğu ve sofrasında ağırladığı daha nicelerinden, bir ses çıkar da; “Arkadaş, bir zamanlar, bunca esere imza atan ve bizi, en sıkıntılı zamanlarımızda teskin eden, bize güven aşılayan BİR AHMET YILMAZ BOYUNAĞA hocamız VARDI” der.
Maalesef hiç kimse çıkmadı ve tabiî ki, kimse de bir şey demedi!.. Dîğer taraftan; Boyunağa, Cumhuriyet dönemi Türk tarihî romancılığının önde gelen birkaç isminden biri olmasına rağmen; ömür sürdüğü ve defnedildiği Samsun şehrinin kültür, sanat ve ilim çevrelerince hiçbir ilgi görmemiştir. Bu da, çok üzücüdür.
Sâdece Yılmaz Boyunağa için mi? Hayır!.. (Meselâ; kimi, âhirete intikal etmiş; kimi, bu anda, yatağında ağır hasta vaziyette bulunan, herbiri, kendini fedâ edercesine vatan, millet ve insanlık hizmetine adamış başka hocalar da var: İsterseniz birkaçını hatırlayalım: Bir dönemin ağır yükünü taşıyan 1980 öncesinin Eğitim Enstitüsü Müdürü Mustafa Özbalcı ve hanımı Fahriye Özbalcı; aynı yükü taşıyanlardan Sosyal Bilgiler Bölümü Başkanı Bayram Şen, yiğit adam Necati Güner, hakîkî bir san’atkâr Feyzi Kılıç, 80 sonrasının Yüksek Öğretmen Okulu Müdürü Mecdi Barutçu, fedâkâr insan Celâl Er, Burhan Şahin, Ali Hikmet Fırat ve daha niceleri!..)
Vefâtının akabinde, Türk Edebiyatı Dergisi’nin Aralık 1995 tarihli nüshasında yayınlanan “A. YILMAZ BOYUNAĞA’NIN TARİHÎ ROMANCILIĞI” başlıklı makalemde, O’dan bir hâtıramı şu cümlelerle nakletmişim: “Yirmi iki yıldan beri hemen hemen bütün mesâîmiz beraber geçti. Vefâtından bir hafta kadar önceki ziyâretimde, hasta yatağında bana şöyle demişti: “Halistinciğim, iyi ki, yazmışız. Düşünüyorum da her şey boşmuş!..”
Evet; gerçekten “her şey” boş da, hayatın hakikatine bakarsak, hiç de boş değilmiş!.. Çünki; “İyi ki, yazmışız!..” Velhâsıl, sözün bittiği yerdeyiz!..Hayat, böyle!..
Söz buraya gelmişken, ilgilenenler için, hiç değilse, eserlerinin isimlerini de yazmamın uygun olacağını düşünüyorum:
“Tebliğinden Günümüze İslâm Tarihi, Genel Tarih, Türkiye Tarihi, Türk-İslâm-Sentezi/Türkler’in Müslüman Olmaları ve İslâm’a Hizmetleri, Hazin Göç, Zafer Rüzgarları, Vadideki Işık, Kan ve Gül, Yankılı Kayalar, Şeyh Şamil, Kırık Hançer, Altın Ferman, Macera Adası, Denizler Ejderi, Hilâl Uğruna, Yasak şehir, Hint Sularında, Osmanlı Leventleri, Fetih Sancakları, Tufan, Nehirdeki Sandık, Kuyudaki Çocuk, Saklı kent, Altın Yapraklar, Satıcı Çocuk, Korsan Peşinde, Hanoğlu, Malazgirt’in Üç Atlısı, Efsane Komutan, Korkusuz Cengâver..”
O’nu; vefâtının otuzbirinci yılında, bir kez daha rahmetle anıyorum…Mekân cennet, rûhu şâd olsun!..