Ali DEMİREL

Yazar - Ziraat Mühendisi

Ahi Evren veya Akı Ejder

Ezelden beri yeryüzünün dirliği için,  kendi ulusu ve diğer ulusların insanca bir düzen içinde yaşamaları için çalışan, tek Tanrı'ca güç Türk Milleti olmuştur. Bu konuda bütün dünyaya yönelik, en eski faaliyet olarak bilinen Oğuz Ata'nın çalışmaları elbette ilk değildi. Çok eskilerde dahi atalarımızın bu amaç için çalıştıkları muhakkaktır. İşte bu yazımda sizlere sözünü ettiğim faaliyetlerden birini hatırlatmak istiyorum.

Miladi tarihle 12. yüzyılın sonları; İslam dünyasını, dolayısıyla insanlık dünyasını koruyan ve kollayan muhteşem bir Türk İmparatorluğu her taraftan saldırıya uğramakta, yıpratılmaya çalışılmaktadır. Saldırılan dev! Aslan! Ve dahi Kartal! Selçuklu İmparatorluğudur. Saldıranlar ise: Kendilerini İslam’mış gibi gösteren sapık topluluk ve sözde tarikatlar ve de onlarla sıkı işbirliği içinde olan Haçlı Zihniyetinin barbarları (Fatımiler, Hariciler, Hasan Sabbah ve onun katillerden oluşan avenesi gibi..) Bütün bunlar yetmiyormuş gibi Cengiz Han ve onun devamı olanların yönettiği bir başka Türk İmparatorluğu'nun sürekli olarak Selçuklu İmparatorluğu'nu sıkıştırması, zor yılların başlangıcı olmuştur. İslam ve insanlık düşmanları ile onlarca yıl sürekli savaş halinde olan İmparatorluk ekonomik yönden de oldukça zayıf duruma düşmüştür. Halk askerlik ve savaş yapmaktan, üretim yapmaya yönelik çalışmalara fırsat ve zaman bulamamış hatta belli bir ekonomik üretim düzeni de kalmamıştır. Eli boş olanlar ise kendilerini, kendilerince dine adamışlar, 'bir hırka bir lokma' zihniyetine bürünmüşler... İşte böyle bir ortamda, her zor duruma düştüğümüzde olduğu gibi saygıdeğer büyük bir atamız ortaya çıkmıştır.

Akı (Ahi) anlamca: Cömert, bilge, alp, yiğit, arkadaş, güvenilir dost. Evren (evran) ise: Ejder... İşte bu iki sözcükle anılan Akı Ejder Ata veya Ahi Evren Ata.

Selçuklu İmparatorluğumuzun o zor yıllarında ortaya çıkan bu saygıdeğer atamızı çok kimse duymuştur ama onu daha yakından tanımak ve neler yaptığını, yaptıklarının Türklük, İslamiyet ve bütün insanlık adına nasıl bir değer ifade ettiğini merak edip irdeleyen kaç kişi vardır!? Önce bu saygıdeğer atamızdan biraz söz edeyim: Ahi Evren onun lakabıdır, neden böyle dendiğini aşağıdaki satırlarda okuyacaksınız. Asıl adı Nasir üd-din Ebül-Hâkayık Mahmud El Hoy'dur. Sultan Tuğrul Bey tarafından Türk yerleşimine açılan Hoy kasabasında 1171 yılında doğmuştur. Onun yaptığı işleri nasıl ve ne gibi bir haleti ruhiye içinde yaptığını anlamak için bilge kişiliğine bakmak gerekir. O, bilge ve yüce Türk ulularının yakın geçmişteki en büyük piri Hoca Ahmet Yesevi'den ders aldı. Yine Kirman Türklerinden bir başka bilge kişi olan Evhadüddin Hamid Kirmani'den ders aldı. Kendisi, tasavvuf, tefsir, hadis, fıkıh, kelam ve tıp alanında kapsamlı ilim sahibi oldu. Bunlarla da yetinmeyip o zamanın çeşitli sanat dallarında özellikle dericilikte sanatı öğrenip bilmesinin yanı sıra yeni teknikler geliştirdi... Yapacağı yepyeni düzenlemeler hakkında hem hocaları ile hem de zamanın büyük bilginleri ile (Fahreddin-i Razi, Muhyiddin İbni Arabi gibi...) fikir alışverişinde bulundu. Bütün bu ön hazırlıklarını yaptıktan sonra, (Konya'daki Selçuklu yönetiminin bir vesile ile kendisini Anadolu'ya davet etmesi özerine) 1204 yılında Kayseri’ye geldi ve hemen çalışmalarına başladı.

Böylesine bilgilerle donatılmış, geleceğe yönelik yepyeni fikirleri olan müthiş bir insan, Kayseri'de bir dericinin yanında çalışarak faaliyetlerine başlamıştır. Onun yapmak istediği, üretimde yeni düzenlemenin ( reformun) iki temel öğesi olduğu anlaşılmaktadır: 1) 'Bir hırka bir lokma' anlayışı milletimizi esarete, İslamiyet’i de yok olmaya götürür. Bu düşünceyi topluma anlatmak, güçlü olmanın üretimle elde edilebileceğini vurgulamak. 2) Üretim düzenlemesinde (tekniğinde) yeni yöntemler oluşturarak miktar ve kaliteyi artırmak ve de üretici kesimin uyması gereken yepyeni, ahlaki ve insani kurallar oluşturmak... Bu amaçlara ulaşmak için yapılan ayrıntılı çalışmaları burada sizlere yazmam takdir edersiniz ki mümkün değil. Ama nasıl bir düzen ve anlayış getirdiğini kısaca özetleyeyim. Bütün meslekleri kapsayan hiyerarşi düzeni şöyle:

Yamak: 10 yaşından az olamaz. 1001 gün yamaklık yaptıktan sonra bir üst kademeye sınavla geçer.

Çırak: Yamaktan olur. Bunda da süre 1001 gündür (kuyumculukta 1360 gün) sınavla bir üst kademeye yükselir.

Kalfa: Çıraktan olur. Süresi 1001 gün, kalfalıktan sonra sınavla bir üst kademeye yükselir.

Usta: Kalfadan olur. Bu alandaki sınavı kazanarak elde edilen ustalık çok önemlidir.  Artık kendi başına bir üretim birimini yönetecek ve istenilen kalite ve de miktarda üretim yapılmasını sağlayacak bilgi ve beceriyi kazanmıştır. Kendisine törenle 'ustalık şeddi' (önlük-peştamal ve kuşak) bağlanır. Usta kendi başına iş yeri (dükkan) açma hakkını kazanmıştır.

Yöneticilerin düzeni ise şöyle:

Yiğitbaşı: Kethuda yardımcısı

Esnaf Kethudası.

Ehl-i Hıbre: Ahi reisinin yardımcısı

Ahi Reisi: Kaza ve nahiyelerdeki esnafı yönetir.

Ahi Baba: Büyük şehir merkezlerinin esnafını yönetir.

Yönetime gelenler seçimle gelirler ve seçimle giderler. Yamaklığa başlayanlara önce okuma yazma öğretilir, sonra matematik, Türkçe, tarih, Kur’an dersleri verilirdi. Hatta halk oyunları öğretilirdi.  Sonraki aşamalarda daha kapsamlı dersler verilirdi, yabancı dil gibi...  Ahilik eğitimi iki bölüme ayrılabilir; birisi üretimle ilgili eğitim ve öğretim, diğeri ise hizmet ile ilgili eğitim ve öğretim. Bu hizmet eğitiminde askerlik eğitiminin de var olduğu dikkate alındığında; Ahiliğin bütün toplum hayatını saran bir özelliğe sahip olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca; esnaf ve sanatkarlar için; çarşılar, uzun çarşılar, kapalı çarşılar ve bedestenler kurulmuştur.  Esnaflar arasında yardımlaşma sandığı oluşturulmuştur. Köyden en büyük kente kadar bütün teşkilat birbirine bağımlıdır ve sürekli denetim altındadırlar... Bu öylesine disiplinli ve insanlık adına çok güzel işler yapan bir düzendir ki; o çağda Anadolu'nun pek çok yerini gezen ünlü gezgin İbn Batûta seyahatnamesine şu notu düşmüş: "Ahiler, Anadolu'da yerleşmiş bulunan Türkmenlerin yaşadıkları her vilayette, şehirde ve karyede bulunmaktadırlar. Dünyada bunlardan daha güzel ve daha hayırlı iş yapan kimse görmedim." Ha! Sırası gelmişken, bazı güdük akıllılar Ahiliğin Arap kültüründen geldiğini ima ederler! İbn Batûta, değil Arap ülkelerinde, (gezip gördüğü) dünyanın hiç bir yerinde böyle bir şey görmediğini yazıyor! Dünyada hiçbir yerde benzeri olmayan bir uygulama nasıl taklit edilmiş olabilir!? Kendisi de Arap kültürü içinde yoğrulmuş olan İbn Batuta bile Ahilik töresinin sadece Türkmenlerde olduğunu söylerken; bazıları kalkıp, ayrıntının ayrıntısından, dığdığısının dığdığısından benzerlik var diyerek, tamamen Türk töresine uygun olan bu yapılanmayı başka kültürlere yamamaya çalışıyorlar. Hadi canım sende!!!!... AHİ sözcüğünün AKI dan geldiği artık bilinmektedir. AKI, öz Türkçe bir sözcüktür. Kaşgarlı Mahmut Divan-ı Lûgat it-Türk adlı eserinde açıkça yazmaktadır, yazdığına göre sözün manası da aynen teşkilatta kullanıldığı gibidir. Zaten aksi düşünülemez bile: Ta başından beri 'Ahi Baba' söylemi ve de makamı vardır, Arapça olsa (Arapça’da ahi-agi=kardeş) 'kardeş baba' gibi bir saçmalık ortaya çıkardı. Kaşkarlı Mahmut'un yazdıkları ile Arapça’nın hiçbir ilgisi yoktur, o sadece Türkçe sözcükler yazmış ve açıklamıştır. Dahası; Ahilikteki bazı uygulamaların (yaren toplantıları gibi) Orta Asya'dan gelen Türk Kültürü öğeleri olduğu bilinmektedir. Eğer Ahilik teşkilatı kurulurken bir yerlerden esinlenilmiş ise bu kesinlikle Türk Kültürü'nün derin köklerindendir.

Ahilikte mesleki ve edep prensipleri şöyledir:

-İyi huylu ve güzel ahlaklı olmak.

-Sözünde, özünde ve sevgisinde vefalı olmak.

-Gözü, gönlü ve kalbi tok olmak.

-Şefkatli, adaletli, dürüst ve cömert olmak.

-Küçüklere sevgi, büyüklere karşı edepli ve saygılı olmak.

-Dost ve meslektaşlarına tatlı sözlü, samimi ve güler yüzlü olmak.

Bu genel prensiplerin yanı sıra, Ahilik mesleğine dahil olacak kişinin şu yedi yüce vasıfla donanması, hemen yanı başında ise şu yedi olumsuz nitelikten sıyrılmış olması şarttır:

-Cimrilik kapısının kapanıp yardımseverlik ve dayanışma kapısının açılması.

-Kahır, baskı, zulüm ve işkence kapısının kapanıp lütuf, şefkat, sevgi ve ilgi kapısının açılması.

-Hırs, ihtiras ve saldırganlık kapısının kapanıp, Allah'a teslimiyet ve tevekkül kapısının açılması.

-İsraf kapısının kapanıp, nefse hakimiyet kapısının açılması.

-İnsanlara karşı ümit kapısının kapanıp doğrudan doğruya Allah'a bağlılık ve güven kapısının açılması.

-Dilini gıybet ve yalana kapayıp, iyi sözlere açık tutmak.

-Davranışlarında her türlü şeytani eylemden uzak olup rahmani eylemlere açık olmak.

Elbette yepyeni bir oluşum olarak ortaya çıkan Ahilik bu prensiplerden ibaret değildi. Özellikle mesleki kurallar ve prensipler çok daha katı ve disiplin içinde uygulanmaktaydı. Burada hepsini sayıp dökmem olanaksız ama bir örnekle ne demek istediğimi anlatmaya çalışayım: Üretim tekniğinin yanı sıra malın kalitesine ve fiyatına çok önem verilirdi. Herhangi bir yerde üretilen bir ayakkabının kalitesi ve fiyatı aynı olmalıydı. Söz gelişi; bir ayakkabı ustasının dükkanında yapılan ayakkabı hatalı (yırtık, sökük, kalitesiz deriden... gibi) ise o esnaf herkesin içinde (halk ve diğer esnafların içinde) azarlanır, hatalı ayakkabı dükkanın önüne bir iple asılarak teşhir edilir. Ayrıca hata yapan dükkan sahibi (usta) uyarılır ve nasihat edilir. Aynı hata tekrarlandığında ise Yiğitbaşı (yiğitbaşı cezaları bizzat kendisi verir) yine halkın ve esnafın gözü önünde ustanın sağ ayakkabısını çıkarttırır ve onu dükkanın üstüne yani dama atar! Bu çok ağır bir cezadır. O usta artık o mesleği yapamaz ve dükkanı kapatılır… Halk arasındaki 'pabucunu dama atmak' deyimi, Ahilikte uygulanan bu cezadan gelmektedir. Sonuç olarak; üretimde kalite ve fiyat konusu çok sıkı denetim altındaydı.

Ahilik geleneğinin çok iyi bir şekilde uygulanmasından ötürü o yüzyıllarda hatta daha sonraki çağlarda bile Türk Milletini ekonomik yönden yıkmak isteyenlere fırsat verilmemiştir. Hatta Ahilik, beylikler döneminde ve de Osmanlı İmparatorluğu zamanında (17. yüzyıla kadar) her türlü üretimin dolayısıyla zenginliğin artmasına vesile olmuştur.

Anadolu'da Türk birliğinin oluşturulmasına ve Osmanlı İmparatorluğu'nun kurulmasına Ahi teşkilatının çok büyük katkıları olmuştur. Ta başından itibaren Ahilikte, askeri eğitimlerin verildiği de bilinmektedir. Ahiler savaşlara ve fetihlere katılmışlardır. Osmanlı İmparatorluğunun kuruluşunda Osman Bey'in yanında yer almışlar, Bursa'nın fethinde önemli rol oynamışlardır. Yeni İmparatorluk Ahiliği öylesine benimsemiştir ki; Fethedilen yerlerde düzen kurmak, halkı eğitmek ve oraları korumak için Ahi teşkilatı görevlendirilmiştir. Bunlarla da kalmamış, Padişah Murad Hüdâvendigâr Han da Ahi teşkilatına dahil olmuş ve kuşak kuşanmıştır. Osmanlı padişahlarının Ahi teşkilatına güveni o kadar büyüktü ki, yine İbn Batuta'ya göre Sultanın bulunmadığı yerde misafirperverlik vazifesini şehrin otoritesi olan Ahi lideri doğrudan doğruya hükümdarı temsilen yerine getirmektedir.

Yüce Atalarımızdan olan Ahi Evren'in tasarlayıp uygulamaya koyduğu Ahilik töresi asırlarca Türklüğe, İslam’a ve insanlığa hizmet ve güzellikler vermiştir. O muhteşem uygulamanın özellikleri hâlâ küçük kırıntılar halinde de olsa sürüp gitmekte. Yarenler toplantıları ve Anadolu'daki köy odaları geleneği (artık yoklar) o törenin kalıntıları idi. Günümüzdeki, öteden beri gelen iş ahlakı; ustalık, çıraklık gibi deyimler ve uygulamalar hep o öğretiden kalma hatıralar... Günümüzdeki esnaf odaları gibi kuruluşlar, itiraf edelim ki Ahi teşkilatının tırnağı bile olamazlar... Kırımdan Balkanlara hatta İran içlerine kadar yayılmış ve uygulanmış olan Ahilik töresi; gâvurlaşma, af edersiniz batılılaşma heveslerimize kurban edilmiştir. Allah aşkına! Biz, gâvurlaşmak, Araplaşmak, Acemleşmek zorunda mıyız? Atalarımıza bir bakın, biz kimiz onlar kim!!!!

Ulu atalarımızdan olan Ahi Evren her ne kadar maddi aleme çok önem vermiş, bilgi ve becerisini bu uğurda harcamış ise de sakın onu eksik anlamayalım. O aynı zamanda ruhani alemin de ileri gelenlerindendir. Kendisi asla münzevi bir yaşantıyı tercih etmemiştir ama bu durum onun tasavvufi yönden yüceliğine helal getirmez. Ahi Evren hakkında yazan herkes onun velî olduğu konusunda hemfikirdirler. Bilindiği gibi veliler arasında derecelendirme vardır, en yüksek mertebe 'kutb' luktur. Gülşehri, Kerâmât-ı Ahi Evran adlı eserinde onun kutb olduğunu; üçler, yediler ve kırklarla bağlantısı olduğunu açıkça dile getirir. Ahi Evren Ata'nın batini anlamda Melami olduğu bilinmektedir. Kendisi halktan gizlemeye çalışsa da pek çok kerametine şahit olunmuştur. İşte size pek çok örnekten bir tanesi: Ahi Evren'in yakınında bulunan insanlardan biri olan Şair Gülşehri hacca gitmek için yola koyulur. Mekke'ye vardığında Ahi Evren'i Kâbe'yi tavaf ederken görür. Hemen hızlı hızlı yürüyerek yanına gider. Tam yakınına geldiğinde Ahi Evren gözden kaybolur! Kendi bölgelerinden bir kervan yola çıkmıştır o kervan da da Ahi Evren yoktur! Öyleyse... Acaba hayal mi görmüştü? Hayal görüp görmediğini anlamak için  hacdan döndüğünde doğruca Ahi Evren'in yanına gider. Aşık Gülşehri daha bir şey demeden, o: "Kâbe'de kimi görmek istiyordun?" diye sorar... Gülşehri bir şiirinde Ahi Evren için  şöyle der:

Her namazı Kâbe'de kılur idi

Gerü kendi şehrine gelür idi

Ahi Evren'in pek çok kerametinden dolayı anlatılan menkıbelerde ejder ön plana çıkar. Ejderi zarar vermez hale getirme, ejderle dost olma, ejderden yararlanma kendi hizmetinde kullanma... gibi konular menkıbelerde çok yer aldığı için kendisine EVREV veya EVRAN (eski öz Türkçe’de EJDER) lakabı verilmiştir. Çok eski Türk masallarında ejderha, önemli bir yer işgal eder...

Ahi Teşkilatı devlete ve millete çok büyük hizmetler yaparken siyasete pek karışmamıştır. Teşkilatın kurucusu olan Ahi Evren Ata'mız da siyasetle ilgilenmemiştir ama bir noktaya kadar. Ne zaman ki, Cengiz İmparatorluğunun zulümleri artmış ve de Türk milleti bölünüp parçalanmanın eşiğine gelmiş, işte o zaman, siyasete karışmama prensibini bir tarafa bırakmıştır. O zamanki durum öyle bir durum ki, hani derler ya kimin eli kimin cebinde belli değil, işte öyle. Ortalıkta Cengiz İmparatorluğu'nun ajanları ve onların işbirlikçileri cirit atmakta. Millet kendi içinde birbirine düşman yapılmakta, devlet beyliklere bölünmekte... Asırlar sonra Atatürk'ün dediği: "Söz konusu olan vatan ise gerisi teferruattır" sözünün cuk diye yerine oturduğu bir zaman. Böylesi bir durumda prensip falan olmazdı ve de olmadı! Ahi Evren Ata vatan derdine düştü! Milleti birleştirmek, vatanın bölünmesini ve işgal edilmesini önlemek için çalışmalara başladı... İşte tam burada, tarih bize yeterli bilgi vermiyor. Kurt kuzuya karışmış, hainle vatanperver ayırt edilemez olmuş, sarayın içinde hainler türemiş. Hatta büyük din adamları ve bilim adamlarından bazıları, ne yazık ki işbirlikçi hainler haline gelmiş. Daha da beteri, Bizans hem entrikalar çevirmekte hem de askeri anlamda saldırmak için fırsat gözlemekte. Vatikan’ın sürekli teşvik ve organize ettiği Haçlılar ise Müslüman Türklere saldırmak için sinsice faaliyet içindeler... Dış düşmanlar yetmiyormuş gibi içte hainliklerin olması, ne kadar zor durumda olduğumuzu anlamaya yeter de artar bile... Fakat o tarihte bu olanlar, günümüzde bile bir sis perdesinin içinde! Dolayısıyla bazı şeyleri anlamak zorlaşıyor. Mesela: Ahi Evren Ata, Mevlana ile niye ters düştü!? Mevlana'nın oğullarından Alaaddin Çelebi ile Ahi Evren Ata aynı fikir ve davranış içindeydiler. İddialar doğru ise Şemsi Tebrizi'nin öldürülmesini Ahi Evren Ata ve Mevlana’nın oğlu birlikte tasarladılar ve gerçekleştirdiler, neden? Ahi Evren Ata ve teşkilatı Müslüman ve Türk olmayanlara karşı adeta kurtuluş savaşı veriyorlardı; onlara zıt düşenler kimlerin tarafındaydı? Vatanını ve milletini bu kadar çok seven, milletinin bekası için canını ortaya koyan bu yüce insan, Cengiz İmparatorluğu yöneticilerinin de teşvik ve baskısıyla Kırşehir'de asılarak şehit edildi. Onun idam kararını verenler kime hizmet ediyorlardı?..

Ahi Evren Ata şehit edildiğinde ay tutulması olduğu kayda geçmiş. Bu durumda astronomi bilimine göre tarih 12 Nisan 1261. Yani şehit olduğunda 90 yaşındaydı. Allah rahmet eylesin.

Bu yazdıklarımla; özellikle yeni yetişen nesillerimizin milletimizi, kökümüzü ve atalarımızı tanımalarını istiyorum. Ayrıca bizi yönetenlerin ve yönetmeye talip olanların da atalarımızdan ibret almalarını diliyorum...

 

Not: Faydalanılan kaynaklar:Gazi Ün. Ahilik Kültürü Araştırma merkezi yayını AHAD, Kayhan ATİK, Güray KIRPIK, Aziz MERHAN, Gürhan UYSAL ve Haluk GÖKALP'ın araştırmaları ve de Özgür Ansiklopedi...

  

 ************************************************

Ali DEMİREL: Nevzuhur Dergisi Genel Yayın Yönetmeni / ANTALYA