Oğuz ÇETİNOĞLU

Ekonomist, Araştırmacı-Yazar

ocetinoglu1@gmail.com

Türkler ve İslamiyet

Türkler için İslamiyet, ‘dinlerden bir din’ değildir. İslâmiyet’in; Hamurabi Kanunları’ndan veya ‘Cengiz Yasaları’ndan bu yana yazılmış hiçbir kitapta eşine benzerine rastlanmayan muhteşem adâletine dayanarak söylemek gerekirse, Türkler de İslâmiyet için, ‘milletlerden bir millet’ değildir.

İslâmiyet; târih sahnesine çıktıkları günden beri Türklerin karakterini şekillendiren, şahsiyetini geliştiren, ahlâkının ihtişamını belirleyen, kültürünün ve medeniyetinin temelini oluşturan kaideler bütünüdür.  

Türkler, târih sahnesine çıktıklarında adı bilinmeyen bir dini yaşıyorlardı. Yaşadıkları dinin adının ‘İslamiyet’ olduğunu sonradan öğrendiler. İlk öğrenen Hazret-i Sümeyye oldu. O aynı zamanda ilk bayan sahabe ve ilk Müslüman Türk kadını ve aynı zamanda İslamiyet’in ilk bayan şehididir. Tam adı: Ümmü Ammar Sümeyye bint Hubbât…

Ebu Cehil’in amcası Ebu Huzeyfe’nin kölesiydi. Eşi Yasir bin Ammar da ilk Müslümanlardandı.

İslamiyet’in ilk dönemlerinde Müslümanlar, Müslüman olduklarını gizli tutuyorlardı. Âşikâr edilmesi emri gelince Sümeyye ve oğlu Ammar, Müslüman olduklarını açıklayan ilk kişilerden oldular.

Ebu Hüzeyfe, Müslüman olduğunu açıklayan kölesi Sümeyye’yi yeğeni Ebu Cehil’e verdi. Ebu Cehil, İslamiyet’e düşmandı. Sümeyye ve oğlu Yasir bin Ammar’a, Müslümanlıktan vazgeçmeleri için baskı yaptı. Vazgeçiremeyince baskıları işkenceye dönüştürdü. İşkenceler ölüm getirdi. Hz. Sümeyye şehit edilmişti.

Bu olay 616 yılında yaşandı. İslam târihçilerinin yazdığı kitaplarda kayıtlıdır.

Bakmayın siz Türklerin zorla Müslüman edildiklerini iddia eden, yazan ve bilgi kirliliğine yol açan Ebu Cehil uzantısı eblehlere… Onlar, mukaddes bir ırmağı, fitne değirmenine yönlendirmişler, gerçekleri öğütüp tezvir üretmektedirler.

Herkesin her şeyi bilmesine gerek yok. Zâten imkân da yok. Kişinin haddini bilmesi yeterlidir. Ebu Cehiller hadlerini de bilmiyorlar.

İlk Müslümanlar için İslamiyet hava gibiydi. Hava gözle görülmez, elle tutulmaz fakat Onsuz da yaşanmaz.

İnsanların bedenlerine elbise giydirir gibi şahsiyetlerini güzel ahlakla donatan da İslamiyet’tir. Güzel ahlak, İslam’ın tam da kendisidir. O kadar kendisidir ki, o olmaksızın yapılan bütün ibâdetler değersizdir.

Bu son cümleye bakıp da ‘Ben güzel ahlâklıyım. İslam’ın şartları ve farzları ile ilgilenmeme gerek yoktur.’ Denilemez. Bilgisayar çağındayız. Artık herkes biliyor: En mükemmel, en kıymetli bilgisayarı üretiniz. Her tarafı altından, elmastan olsun… İşletim sistemi yüklenmedi ise, o bilgisayar hiçbir işlem yapamaz. İslamî emir ve yasaklar da insanın işletim sistemidir. 

Türkler İslamiyet’i böyle yorumlarlar. Çünkü Türkler ve İslamiyet etle tırnak gibidir. Hıristiyanlar nezdinde ‘Türk’ kelimesi, ‘Müslüman’ kelimesiyle eş mânâlı olarak kullanılır. İslamiyet, başka hiçbir millet ile bu kadar özdeşleştirilmemiştir. 

Müslüman olmayan Türkler, zamanla Türklüklerinden uzaklaşmış, dilleri ve kültürleriyle birlikte Türk’e has hasletlerini de kaybetmişlerdir. Hemen belirtilmeli ki, Karayimler gibi Musevi Türkler, Gagavuzlar gibi Hıristiyan Türkler de vardır. Onlar istisnalardır. Bilindiği gibi istisnalar kaideyi bozmaz. Burada söz konusu olan Bulgarlar, Avrupa Hunları, Peçenekler, Kumanlar, Kıpçaklardır. Türkler târih boyunca İslâmiyet’e bayraktarlık ederek kale görevi yapmışlar, İslâmiyet de Türkler için koruyucu bir örtü, özünü geliştiren, pekiştiren hayatî unsur olmuştur. 

Târih ilmiyle ilgilenenler bilirler: Türkler, İslamiyet’i kabul etmeden önce, çok sayıda ve güçlü devletler kurdular. Bu devletler, birbirleriyle çarpışarak birbirlerini, başka milletlerin içerisine sürdüler ve orada târih sahnesinden silindiler. Türklerin amcazâdesi mesâbesinde bir kavim olarak kabul edilen Moğollar, Ötüken’den Balkanlara kadar uzanan 44.000.000 Km2’lik muazzam bir imparatorluk kurdular. Müslüman olmadıkları için Çin kültürünü benimsediler ve çok büyük bir bölümü eriyip kayboldu. Moğolistan’da kalanlar dinî baskılara mâruz kalmadıkları için öz kimliklerini koruyabildiler.  

Kubilay; kıt’a büyüklüğündeki Çin topraklarının tek hâkimi iken kardeşi, Hülagü Han; Abbasi, Harezmşah ve Selçuklu imparatorluklarını hâkimiyeti altına almıştı. Onların amcaoğlu Berke Han, Altın Orda İmparatorluğu’nun başında, Hazer Denizi’nden Tuna’ya kadar olan topraklara hükmediyordu. Müslüman olmuştu. Yıl: 1260’lardır. 1300’lü yıllara girildiğinde Kubilay da Hülagü de, kurdukları imparatorluklar da buharlaşıp yok olmuştu. Müslüman Berke’nin Altın Orda İmparatorluğu ise Kazan Hanlığı olarak 1552, Kırım Hanlığı olarak 1783 yılına kadar târih sahnesinde kaldı. Bu gerçekler, Türklük ve İslamiyet birlikteliğinin kudretini, ihtişamını ortaya koymaya yeter. Devletlerin ihtişamı; târih sahnesinde kaldıkları süre ve hükmettikleri topraklarla kaim değildir. Târihi olayları etkilemeleri ve yönlendirmeleri de hesaba dâhil edilmelidir.  

Türkler ve İslamiyet, insanlık târihinin en muhteşem birliğini oluşturmuştur. Hıristiyan batı, oluşturulduğu günden günümüze kadar bu birliği bozmaya çalışmaktadır.

Türklük ve İslamiyet’in muhteşem birliğine şaşı bakanlar, batının bu birliği bozmak için niçin bunca yıldır uğraştığını düşünmeliler. Türkler dışındaki İslam ülkelerinin yöneticileri de Büveyhilerin Bağdat’taki saraylarına hapsettiği İslam halifesini ve İslamiyet’i, esâretten kurtarıp cihan hâkimi konumuna eriştiren Türk gücünü unutmamaları gerekir.  

İslâmiyet, milletimizin kurtuluşunda, çatısı altında ebed müddet yaşayacağımız devletimizin kuruluşunda en büyük rolün sâhibidir. Bu gerçeği de millet olarak her zaman hatırlamak mecburiyetindeyiz.

Yolumuzu, günümüzü ve geleceğimizi aydınlatan üç değerimiz vardır: millî değerlerimiz, İslamî değerlerimiz ve insanî değerlerimiz. Bunların sıralaması değiştirilebilir. Fakat hiçbiri, diğerinden daha az önemli değildir. Biri zayıf-topal olursa, ayakta kalmamız mümkün olmaz.

Bu prensipler içerisinde İslamiyet’in ‘insan’ ve ‘ahlâk’ anlayışını tekrar hayatımızın merkezine yerleştirebildiğimiz zaman, eski ihtişamımıza kavuşmuş olacağız. ‘Nasıl?’ Diye sormaya gerek yok. En ihtişamlı dönemlerimizde nelere sâhip olduğumuzu müthiş bir gözlemci olan Evliya Çelebi, ‘Seyahatnâme’ isimli eserinde yazıyor.