Nuri GÜRGÜR

Avukat

Hukuk, Yargı, Demokrasi ve Anayasa İlişkileri

 

Kabul edilse de edilmese de hukuk, yargı ve demokrasi konularında sorunlarımızın bulunduğu ortadadır.  Dünya Adalet Projesi’nin 2022 Hukukun Üstünlüğü Endeksi yayınlandı.  Ciddi bir araştırmaya dayanan 2022 yılı verilerine göre Türkiye 0,42 puanla 140 ülke arasında 116'ncı sırada bulunuyor; geçen yıl 108. sıradaydık.  Konuyla ilgili çeşitli açılardan yapılıp yayınlanan başka araştırmalarda da görüntümüz daha parlak değil. Yaptığımız reformların görmezlikten gelindiğini öne sürerek bu tabloyu yok saymaya devam edebiliriz.  Ancak bu tutumun ülkemize maliyetinin ne olduğunu son on yılda yaşadık, biliyoruz.  Rasyonalite sadece ekonomide değil hukuk ve yargı başta olmak üzere devlet yönetiminin tamamında elzemdir.  

Cumhurbaşkanı Erdoğan “Her bireyin kendini içinde bulacağı bir anayasa hazırlayalım, tüm toplumsal kesimleri yeni anayasa çağrımıza katılmaya davet ediyorum” diyerek önümüzdeki aylarda Türkiye gündeminin ilk sırasında bu konunun olacağının işaretini verdi. Ayrıca "Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin ilk dönemdeki tecrübelerin ışığı altında ortaya çıkan iyileştirme ihtiyacını da yeni anayasa çalışmaları kapsamında değerlendirebileceğimizi ifade etmek istiyorum” demesi yürürlükteki sistemde değişiklik ihtiyacının bulunduğunun görüldüğü anlamına geliyor.  Fakat gelişmemizi engelleyen “pranga” diye nitelendirilen “82 darbe anayasası”nı çöpe atarak sorunlarımızı çözebilecek miyiz; hukuk devletinin temelini oluşturacak mükemmeliyette bir metin hazırlayabilecek miyiz? Yürürlükteki anayasaya 82 Anayasası demek ne derece doğrudur?

82 Anayasası’nda askeri yönetimin etkilerinin azalmasına paralel olarak çeşitli dönemlerde 22 defa değişiklik yapıldı; demokrasiyle uyumlu görülmeyen maddeler ayıklandı.  Böylelikle 177 maddeden oluşan ilk metnin 175 maddesi değiştirilmiş oldu.  En fazla değişiklik AK Parti’nin iktidar olduğu dönemde yapıldı.  Avrupa Birliği’ne katılmayı “Cumhuriyet döneminin en köklü reform atılımı” olarak nitelendiren, Brüksel’in müzakerelere başlama kararını Ankara caddelerinde güpegündüz havai fişeklerle zafer bayramı gibi kutlayan iktidar, Kopenhag Kriterlerine uyum sağlama amacıyla 2005 yılına kadar çok sayıda değişiklik yaptı.  AİHM kararlarının öncelikle uyulması gerektiği belirtilerek hukukumuzun bir parçası haline getirildi.  AB’nin yıllık değerlendirme raporlarında Türkiye’nin bu çabaları övülüyorsa da üyelik konusunda somut bir gelişme yaşanmıyordu.  Ancak 2011’de AK Parti’nin yüzde elliye yakın çoğunlukla seçimi kazanmasından sonra hukuk sistemimizde ve yargıdaki uygulamalara paralel şekilde rüzgâr tersine döndü.  

Haliyle 2017 yıllarında yapılan iki köklü değişiklikle 82 Anayasası, yapıldığı ilk haliyle isminden başka bağlantısı kalmayan tamamen farklı bir metin haline geldi.  Kökeni 1876 Kanun-i Esasi’ye dayanan geleneksel parlamenter sistem ve 61 Anayasası’ndan beri yürürlükte olan kuvvetler ayrılığı esası terk edildi.  Anayasa’da yapılan değişikliklerle yönetim yetkilerinin tamamına yakını yürütmenin başı olan cumhurbaşkanına verildi; böylelikle kendimize has bir Başkanlık sistemine geçildi.

Bu yetkilerin kapsamı 3 numaralı Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle çok daha genişletilmiş.  TOBB Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Murat Sezginer, geçen ay kaleme aldığı incelemesinde Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin yetki kapsamının dökümünü yapıyor. Başkan’ın tek başına yapması gereken idari işlem 2 bin altı yüz; keza tek başına atanmasını yaptığı veya görevden aldığı, aralarında valiler, rektörler, büyükelçiler, bakan ve yardımcıları, genel müdürler, emniyet müdürleri, YÖK ve bir kısım HSK, AYM üyeleri gibi bütün üst düzey kamu görevlisi sayısı bin altmış üçtür.  

Yürütme yetkisi tamamıyla Cumhurbaşkanlığı makamında toplandığından ve bunların bizzat Cumhurbaşkanı tarafından yapılması mümkün olmadığından bu işlemleri yapmak üzere cumhurbaşkanlığı bürokrasisi oluşmuş durumda.  Buradaki görevlilerin “icrai karar alma” yetkileri yok, dolayısıyla idari sistemimizde ilk defa yetkili ama sorumsuz bir bürokrasi oluşmuş bulunuyor.  Türk idare sisteminde ilk defa üst kademe kamu görevlisi atanmak için neredeyse hiçbir şart aranmıyor.  Çünkü atanmak için belirlenen şartlar mevzuattan çıkarılmış bulunuyor. Yüksek öğrenim yapan, devlette, özel sektörde ya da kendi işinde “beş yıl” çalışmış olan herkes liyakat durumuna bakılmaksızın cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle Türkiye Cumhuriyeti’nde her göreve atanabilir.

Yargı reformu adıyla Meclis’e sunulan, yargılama sürecini kısaltmaya yönelik bazı teknik ve idari değişikliklerin ötesinde yargının bağımsızlığına, hakim ve savcılara coğrafi güvence gibi kritik sorunlara değinilmeyen girişimlerle iç kamuoyunu etkilemek belki mümkün olabiliyor ama dünya kamuoyu bunları inandırıcı bulmuyor.  Batılı hukukçular ve siyaset bilimcileri bizdeki sistemi otokrasi ve neo-patrimonyal (tek adama sadakat) olarak nitelendiriyorlar.

Yönetim sistemimizin başkanlık mı, güçlendirilmiş parlamenter sistem mi olacağına elbette kendimiz karar vereceğiz.  Fakat bütün gelişmiş ülkelerdeki gibi demokratik hukuk devleti olmayı gerçekten istiyorsak bunun kurallarına uymamız gerektiğini bilmek zorundayız. Başkanlık sistemiyle yönetilen ABD’de “birinci sınıf demokrasi” olduğunda herkes hemfikir; yarı başkanlığın bulunduğu Fransa da bu açıdan eleştirilmiyor.  Çünkü bu ülkelerde kurumlar ve kurallar geçerli, yargı bağımsız, yasama başkana yani yürütmeye bağımlı değil.  ABD Başkanı Yüksek Yargı hakimini, B. elçiyi, güvenlik ve istihbarat başkanlarını tayin edebilmek, bütçeyi yapabilmek için Senato’dan, Kongre’den onay almak zorunda.  Başkanın ve hükümetin işlemlerini denetleyen gerektiğinde hesap soran kurullar var.  

AYM Başkanı Prof.  Zühtü Aslan bir konuşmasında şöyle demişti.  “Yargı bağımsızlığı sadece hukuk devletinin değil, kuvvetler ayrılığı ilkesinin de zorunlu bir sonucudur.  Kuvvetler ayrılığı yargının, yasama ve yürütmenin müdahalesinden uzak olmasını gerektirmektedir. Yargının diğer devlet erklerinin kontrolü altında olması hak ve özgürlüklerin sonu olur.” Cumhurbaşkanı Erdoğan 2019 yılındaki bir konuşmasında hâkim ve savcıların coğrafi teminata sahip olmalarının yargı güvencesi açısından elzem olduğunu ve çıkarılacağını ifade etmişti.  Aslında anayasa değişikliğine bile ihtiyaç olmayan bu adım dört yıldır nedense atılmadı.  Bu bile yapılamıyorsa sistemin daha kapsamlı değişikliklerle demokrasi kurallarına uygun hale getirilmesi nasıl sağlanacak?