Oğuz ÇETİNOĞLU

Ekonomist, Araştırmacı-Yazar

ocetinoglu1@gmail.com

Muhsin Yazıcıoğlu

Muhsin Yazıcıoğlu (31 Aralık 1956 Şarkışla / Sivas – 25 Mart 2009 / Göksun – Kahramanmaraş)

Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu, milletimizin kültür köklerine aşkla bağlı yüksek dozlu beton gibi sağlam bir Türk Milliyetçisi idi. Emrolunduğu gibi dosdoğru bir adamdı. Vakar sahibiydi. Bir yiğit, bir güzel liderdi. Hiç kimseye en ufak bir kötülüğü olmamıştır. Buna rağmen onu Mamak zindanlarında 2,5 m2'lik bir hücrede 5,5 yıl ezdikten, 7,5 yıl hürriyetini gasb ettikten sonra beraatine karar verdiler.

Muhsin Yazıcıoğlu anlatıyor:

12 Eylül’den sonra, Mamak Askerî Cezaevinde tutukluydum. Bize verilen emre göre onbaşılar dâhil bütün subay ve astsubaylara ‘komutanım!’ diye hitap ediyorduk. Onlar da bize umûmiyetle ‘ulannn! veya ‘lannn’ diye sesleniyorlardı. Sebepsiz yere ellerimize, omuz başlarımıza, diz kapaklarımıza copla vuruyorlardı. Bir gün, benden birkaç yaş küçük bir onbaşıya seslendim:

-Komutanım!                                                                                                                                                                                                                 
-Ne var ulannn!                                                                                                                                                                                                                  
-Kaç gündür annemden, kardeşimden mektup bekliyorum; gelmedi. Lütfen idâreye sorar mısınız? Bana mektup var mı acaba?                                                                                                                                                                                                                                         
-Dün de sordun ya ulannn! Sana gelmemiş demedim mi?                                                                                                                                                  
-Komutanım, dün 24 saat geride kaldı. Bugün gelmiş olabilir. Lütfen!                                                                                                                   
-Beni babanın uşağı mı sanıyorsun ulannn? Uzat sağ avucunu!                                                                                                                             
-Komutanım, dün de o copla sağ avucuma vurdunuz. Vallahi şahadet parmağımda şişme var daha! Sol avucuma vursanız olmaz mı?                                                                                                                                                                                                                               
-Olmaz ulannn! Burada da mı sağcılık solculuk mes’elesi var? Ben, hangi avucunu aç diyorsam onu açacaksın ulannn!                                                                                                                                                        
-Peki, komutanım!                       
-Peki, yok ulannn! ‘Emredersin komutanım!’ diyeceksin, anladın mı?                                                                                                             
-Emredersiniz komutanım!

Aradan yıllar geçti. Ben, Mamak’tan beraat ederek çıktım ve milletvekili seçildim. Bir gün, Sivas’tan Ankara’ya giderken bindiğim otobüs Sorgun’da yemek molası verdi. Lokantaya girer girmez o onbaşıyı gördüm. Bir masada tek başına yemek yiyordu. Göbeklenmiş, saçları dökülmüştü; fakat yüzü aynı yüzdü! Yolcuları kendime siper edinerek gittim; bir masaya oturdum. Ama gözümün ucuyla da ona bakıyordum. Önünde bir kap yemek vardı. Garsonu çağırdım. Adamı göstererek dedim ki:                                                                                                                                                     
-Şu adamın masasına benden bir sütlaç götür!                                                                                                                                                    
Garson, sütlacı götürüp adamın masasına koydu. Adam, ‘yemiyorum, kaldır götür!’ diyerek itiraz etti. Garson dedi ki:               
-Bu sütlacı, şu masada oturan adam sana ısmarladı!                                                                                                                                                       
Adam, masasından kalkıp önüme geldi. Yüzüme bakmaya başladı.                                                                                                           
-Beni tanıdın mı komutanım dedim. Hani Mamak’ta bana çok iyiliğin dokunmuştu (!) Copunu nereye bıraktın copunu?                                                                                                                                                                                                                             
Adam beni tanıdı. Yüzü kıpkırmızı oldu. Elime uzandı.                                                                                                                                               
-Ağabey, elini ayağını öpeyim! Hakkını helâl et. Bize demişlerdi ki: ‘Bunlar vatan haini! Bu vatan hainlerine göz açtırmayın! Burunlarından getirin bunların!’ Biz de orada emir kuluyduk. Hakkını helâl et, ağabey!   
-Hakkımı helâl etmeseydim sana sütlaç ısmarlar mıydım? Haydi, git tatlını ye! dedim.

Ismarladığım tatlıyı yemeden lokantadan çıkıp gitti. Şimdi Galatasaray-Fenerbahçe maçlarını düşünelim! Takımların taraftarları maça nasıl büyük bir hınçla, büyük bir öfkeyle geliyorlar. Bazılarının ellerinde döner bıçakları bile var. Birbirlerine âdetâ düşman iki grup. Belki karşı tarafta akrabalarından olanlar da oturuyor. Bu önemli değil; kendi takımı, kendi taraftarları önemli. Onun için karşı takımın taraftarlarına sövüp sayıyorlar. Mamak’ta da çok düşündüm. Bu ordu bizim ordumuz. Ordusuz millet, ordusuz devlet olur mu? Olmaz. Ama bu Harp Okuluna girenleri âdetâ futbol takımının taraftarları gibi yetiştiriyorlar. Onlar vatansever; devleti, milleti onlar koruyorlar. Onlar devrimci, ilerici, Atatürkçü, biz başıbozuk takımındanız. Her şeyi en iyi onlar biliyorlar. Biz hiçbir şey bilmiyoruz. Biz onlar kadar vatanı sevmiyoruz (!) Biz Atatürk'ü anlamıyoruz, sevmiyoruz! Biz başıbozuk takımıyız. O bakımdan adamların ellerine fırsat geçti mi vurup kırmaya, anamızdan emdiğimizi burnumuzdan getirmeye başlıyorlar. Böyle safsata olur mu? Yâni onlar Fenerbahçeli ise bizlere Galatasaraylıymışız gibi bakıyorlar. Ben biliyorum ki, Mamak'ta bizi dövdükleri zaman, ‘vatan hainlerini' dövdüklerini sanıyorlardı.

Bizler Harp Okulunda okuyan çocuklarımıza öğretmeliyiz ki, vatan hainlerine bile tekme tokat girişmemeliyiz. Suçlular, suçlarını çeksinler; fakat zulüm neden? Sövüp saymak, vurup kırmak neden?

O gün, Sorgun'da, kendisine sütlaç ısmarladığım komutanım, o sütlacı yemeden, yiyemeden savuştu gitti. Ona verdiğim bu dersi ölünceye kadar unutamayacaktır!