Doç. Dr. Süleyman COŞKUNER

Kaliteli Yaşam Uzmanı

suleymancoskuner@hotmail.com

Kaliteli Yaşamda “Saygı”

Saygı, dünya üzerindeki bütün insanların daha mutlu, huzurlu ve güvenli bir şekilde yaşayabilmeleri için, toplumsal temel taşı görevi görmektedir. Kıtalar, milletler, bölgeler, partiler, sivil toplum kuruluşları, şehirler, köyler, mahalleler, sülaleler, aileler  ve en sonda da fertler birbirine saygılı olmak zorundadırlar. Üstelik sadece insanlar birbirine değil; doğaya, bütün hayvanlara, ağaçlara, bitkilere, denizlere, göllere, akarsulara, yaylalara, ovalara saygılı olmak zorundayız.
Çünkü, Yaratıcımız bizlere neleri lütfetti ise, yerine göre hepsiyle iletişim halinde olma ve beraber yaşama zorunluluğumuz vardır. Çevremize hep sevdiğimiz insanları ve diğer unsurları toplayabilme imkanımız da, şansımız da yoktur. Apartman komşularımızı seçme şansımız, sokakta hep kendimize göre insanlarla yürüme şansımız, canımızın her istediğini istediği anda yerine getirebilme şansımız ve imkanımız yoktur.
Herhangi bir ustanın ustalık uygulamalarına önyargı ile eleştirmeden saygı göstermek zorunluluğumuz vardır. Yan komşumuz bizim hiç sevmediğimiz bir müzik aleti ile hayatını kazanıyorsa, onun çalışmalarına sabrederek saygılı olmak durumundayız. Ha şikayet etmek de bir haktır. Ancak, hukuken onun çalgısını susturabiliriz ama, yüreğinin bize karşı olan yangınını asla susturamayız.
Şehrimizde yaşayan değişik dinden ve meşrepten komşularımıza, Ali’ye - Veli’ye – deliye, az inanana – çok inanana – yarım inanana, Hasan’a – uzuna – kısaya, Davud’a – İsa’ya – Musa’ya etc. Saygılı olmak zorundayız.
Artık hepimiz çok iyi biliyoruz ki; “sevmek ihtiyari iken, saygı zorunludur”. Çevremizdeki bazı insanları sevmeme hakkımız vardır, ancak saygısızlık hakkımız asla yoktur. Çevremizdeki sokak köpeklerini sevmek zorunda değiliz (tabi seversek kaymaklı kadayıf), ama saygı göstermek zorundayız.
Esmer tenli insanları sevmemek, bazı insanların özel bir tercihi olabilir (tabi severlerse çok daha güzel olur). Ancak onlara da asla saygısızlık etme hakkımız yoktur.
Saygının, kendine göre arkadaşları vardır. Zira tek başına sıkıntılar yaşayabilir. Sabırlı olmak, hoşgörülü olmak, tahammül sahibi olmak, tevekkül sahibi olmak, bölüşmek, paylaşmak, halden anlamak ve yardımcı olmak gibi güzel hasletlerle saygının kolkola girmesine ve halay çekmesine izin vermemiz gerekir.
Ben komşuma saygılıyım diyorsun ama; onun en küçük bir hatasına katlanamıyorsun. Güya ben dobra dobra, doğrucu davut bir adamım diyerek suçunu yüzüne pat diye vuruyorsun. Saygı sizlere ömür…
Ben çevremdeki tüm insanlara saygılıyım diyorsun ama; bir tebessümü çok görüyorsun, asık suratla gezip etrafa negatif enerji yayıyorsun.
Mahallendeki garip bir sokak yaşayanına yardım etmek ve sevmek şöyle dursun, mahallenin manzarasını ve güzelliğini bozuyor diye burun kıvırıyorsun.  Yani onun fakirliğine, çaresizliğine, sokakta yatmasına saygılı olamıyorsun.
“Ağaç devrilirken bütün maymunlar kaçışır” diye anlamlı bir atalar sözümüz vardır. Birileri zenginken onunla arkadaşlık edenler, sevenler, saygı gösterip el etek öpenler gırıladır. Ancak zengin vatandaşımız Allah korusun iflas ettiyse, fabrikası yandıysa, ihracatı tamamen sona erdiyse, ne yazık ki, sevginin, ilginin, hürmetin yanı sıra saygı da çoğu zaman kanatlanıp gidiyor. İnsanlar akıl vermekten de geri kalmıyorlar: “Dikkatli hareket etseymiş, planını ona göre yapsaymış, görmemiş mi ekonominin kötüye gittiğini? Yavaş yavaş büyüseymiş, dünyayı hamudu ile götürmeye kalkmasaymış…”
Halbuki hiçbir aklı selim, bilerek veya isteyerek iflasa doğru kürek çekmez. Peki: “Yaratıcımızın ilmi isteyene, mülkü istediğime veririm” nidasını hiç duymadık mı?
Komşumuza veya tanıdığımız bir zengine, iyi zamanlarında gösterdiğimiz saygıyı, kötü zamanlarında da gösteremiyorsak, tam anlamıyla ziyandayız. Bir kamyon dolusu haklı gerekçe bile bizi kurtaramayacaktır. Hem o zaman sadece iyi gün dostu olmuş olmaz mıyız?
Balkonumuza yuva yapan kargayı sevmeyebiliriz. (Sevsek çok daha iyi elbette). Ancak onun yuvasına, yumurtalarına, doğacak yavrularına, aile birliğine, komşuluğuna, kakasına, çişine, sesine ve daha bir çok şeyine saygılı olmak zorundayız. Eğer, balkonu pisliyor, sesi kulağımı tırmalıyor, manzaramı bozuyor diye yuva yapmasına izin vermiyorsak, hele hele yaptığı yuvayı bozuyorsak, Alimallah bizi hiç kimse kurtaramaz.
Belediyeden izin alarak şehrin en kalabalık caddesinde, bizim ilk defa duyduğumuz ama hiç hoşumuza gitmeyen bir müzik icra eden vatandaşa, asla yüzümüzü ekşitemeyiz. Bahşiş vermek zorunda değiliz, adamı veya müziğini sevmek zorunda da değiliz ama, saygılı olmak zorundayız. Negatif beden dili fırlatmak dahi saygısızlıktır.
Bazılarımız “artık insanlara hiç güvenim kalmadı. Bugüne kadar yediğim kazığın ucu İstanbul’a vardı. Yaşasın yalnızlık” diyebiliyorlar. Bunlara da saygılı olalım. Ama unutmayalım ki, yalnızlık Allah’a (cc) mahsustur. İnsanlar anlaşa anlaşa, hayvanlar koklaşa koklaşa dememişler miydi?
Yaşasın yalnızlığın tersten okunuşu: “Hiç birinizin benimle arkadaşlık yapmaya değer kalitesi yok” demek değil midir. Herkesin süper olduğu bir aile, mahalle, köy, kent, bölge, ülke, kıta asla yok. Her dağın kendine göre dumanı vardır. Kimin ne derdinin olduğunu bizler bilemeyiz. Bu gün iyi olan yarın kötü, bugün zengin olan yarın fakir, bugün güler yüzlü olanın yerin asık surat, bugün sağlıklı olanın yarın hasta olabileceğini asla unutmamalıyız. Ali de Veli de, deli de bizim. Tahammül edip saygılı olmalıyız.
Herkesin iyi olmasını beklemek ve istemek yerine, kişinin kendisini düzeltmesi ve herkese hakkıyla saygılı olması, sabretmesi, tahammül göstermesi, hoşgörülü ve tebessümlü olması çok daha güzel değil mi?

Selam, sevgi ve dualarımla. Allah’a (cc) emanet olunuz.