Oğuz ÇETİNOĞLU

Ekonomist, Araştırmacı-Yazar

ocetinoglu1@gmail.com

Prof. Dr. Salih Tuğ; ‘İslâm, Selamet demektir. İslâm’a gelen selamete erer.’ Diyor ve ekliyor:

 

İslâm Hukuku ana bilim dalında Hocaların Hocası  Prof. Dr. Salih Tuğ;İslâm, Selamet demektir. İslâm’a gelen selamete erer.’ Diyor ve ekliyor: ‘La ilahe illallah’ Diyen Cenneti hak eder. Fakaaattt…

Oğuz Çetinoğlu: Hocam, İslâmiyet hakkında vatandaşlarımızın zaman zaman bilen birilerinden cevap aradıkları, bilgi edinmek istedikleri konularla ilgili bir röportaj yapmayı düşünüyorum.  ‘İslâm’ kelimesinin etimolojik manâsından başlayalım. Kelime anlamı ile İslâm nedir?

Prof. Dr. Salih Tuğ: Bismillahirrrahmanirrahim. ‘İslâm’ kelimesi ‘selamet’, bazen de ‘sulh içinde olmak’ mânâlarına gelebilecek bir yapıya sâhiptir. Ama hadislerde geçen birtakım bilgilere bakacak olursak; ‘İslâm’a gel selamet bulursun’ biçiminde ifâdeler var. Mesela Peygamberimizin Bizans imparatoruna gönderdiği mektubun bir cümlesi şöyledir: ‘Müslüman ol. Selamet bulursun. Tabii yalnız sen değil, aynı zamanda sana tabi olan milletin de selamete ulaşır ve onların günahını sen üzerinde taşımaktan kurtulursun.’ Biçiminde bir ifâde… Aşağı yukarı bu çerçevede şerh ediliyor bu ifâde. Bunun ötesinde dinin kendi yapısı var. Bu din acaba İslâm dini diye isim verilmiş olan bu din peygamberimizle mi başlamıştır?

Allah katında din İslâm’dır.’ şeklinde bir âyet var. Bu âyete göre bütün peygamberler İslâmiyet üzerine vazife görmüşlerdir. Hz. Âdem’den başlayarak peygamber Muhammed Aleyhisselatü Vesselam’a kadar hep bu çerçevede bu anlayış ve inanış etrafında faaliyet göstermişler, tebliğde bulunmuşlar ve insanları doğru yola, hidâyet yoluna çekmeye çalışmışlardır. Kimisi kitaplı, kimisi kitapsız olmak üzere her topluma Allah peygamber gönderdiğini ifade ediyor. Biz de buna inanıyoruz hiç şüphesiz.

Çetinoğlu: Literatürde kullanılan İslâm kelimesi ile ifade edilen İslâmiyet; en son, en mütekâmil ve çağrısı, dâveti, mesajı bütün insanlığa olan cihanşümul bir dindir.  O’nu diğer semâvî dinlerden üstün kılan ve en önemlisi olarak gördüğünüz özelliklerini  sıralar mısınız?

Tuğ: En başta söylenecek bir özelliği şudur: Onsuz olmayacak olan bir durum var. Peygamberimiz korka korka onu sahâbelerden Mu’âz b. Cebel’e söylediğini biliyoruz. ‘Sana bir şey söylemek istiyorum ama korkuyorum.’ diyor ve susuyor. Muhatabı; ‘Aman söyle…’ Diyor. Cevap yok. Olay bir seyahat sırasında geçiyor. Bir müddet gidiyorlar. Peygamber Efendimiz tekrar; ‘Bir şey söyleyeceğim, endişe ediyorum, korkuyorum” diyor. Sahâbe; ‘Buyrunuz söyleyiniz…’ diyor. Yine cevap yok. Bu konuşmalar üçüncü defa tekrarlanınca, nihayet söylüyor:. ‘Allah’ın varlığına ve ‘bir’liğine inanan, ahirete ve hesap gününe ve peygamberlerine ve meleklerine inanan kimse cenneti bulmuştur.’ diyor. Bu tehlikeli bir söz... İslâmiyet bundan ibaretse herkes bunları söyler, inanır. Böylece iman etmiş olursunuz. İman eden, sonuçta Cennet’i hak eder. Fakat Müslüman olmak, Allah’a teslimiyet göstermek Kur’an’ı Kerim’le olacaktır. Peygamberimizin tatbikatını gösteren Hadisi şeriflerle olacaktır. Dolayısıyla bu büyük bir özelliktir.

Çetinoğlu: Peki Hocam burada bir ara soru sorabilir miyim?

Tuğ: Tabii.

Çetinoğlu:  ‘La İlahe İllallah’ demek bir Müslüman’a cenneti kazandırır. Kazandırır da… günahları  sevaplarından çoksa evvela günahlarının cezâsını çeker;

Uzun veya kısa bir süre Cehennem’de kalır, ondan sonra cennete girer’ Diyebilir miyiz?

Tuğ: Diyebiliriz. Bilhassa tasavvuf ilminde bu kabul edilir.

Çetinoğlu: Umumun ittifak ettiği bir görüş mü?

Tuğ: Tabii, tabii. Yâni belli bir nispette cezaya çarpıldıktan sonra, günahlarından temizlenmiş olarak cehennemden cennete intikal vardır. Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’nin Mârifetnâme adlı kitabında da ifade ediliyor. İslâmî tefekküre göre tekâmül nazariyesidir bu… İslâm’a göre tekâmül, önce dünyada tekâmül, kemâle erme ve sonra  Cehennem’den Cennet’e intikaldir. Hatta Cennet’te dahi tekâmül vardır. Kademeler vardır. Bunu tasavvuf  ehli gayet açık bir şekilde ifade ederler.

Şurası da ana kaynaklarda vaat edilmektedir ki, hiç Cehenneme uğramadan da Cennet’e gidenler vardır. İnşallah bize nasip olur.

Çetinoğlu: İnşallah.

Tuğ: Çünkü insanlar az veya çok hatayla malul oluyorlar. Hatadan Allah’ın rahmetine ve affediciliğine sığınıyoruz. Bu özellik başta geliyor. Bu İslâm’ın birinci özelliği. ‘Allah inancı’...

İkincisi ‘amel’: İnsanın ameli. Yâni imandan sonra insandan beklenen bir şey var. Allah’ın beklediği bir şey var. Tabii aklımıza 5 şart geliyor değil mi? Namaz, oruç, hac, zekat gibi şeyler geliyor değil mi? Ama Kur’an’ı Kerim’de verilen önemine bakarak ondan yâni imandan sonra gelen büyük bir şart var. Tahtında müstetir duruyor o; bu, ‘doğruluk’ kavramıdır. İtimat edilecek şekilde, adâletle nısfetle hareket etmek. İnsanlarla olan ilişkilerinde yaptığı işte sâdece beceriklilik değil, becerikliliğin ötesine geçerek işini doğrulukla yapmak, sözünü doğrulukla tutmak, fiilini doğrulukla yapmak (amel-i sâlih). Bir insan namaz kılar, oruç tutar, hacca gider, zekât da verir. Ama doğruluktan sapmış ise bütün bunlar boşa gider. Tıpkı oruç tutup da, orucun hakkını vermeksizin günlük günahla dolu sürdüren bir kimseye, Peygamberimizin dediği duruma düşer. ‘Onun yaptığı sadece açlık ve susuzluktan ibârettir.’ Yâni tuttuğu oruca rağmen, kendisini düzeltememiş, orucun hakkını vererek o gününü dolduramamış, yaşayamamış bir kimse yanlış işler yaparak yaşamışsa o kimse açmaza düşmüş olur böylece.

Dolayısıyla amel, eylem çok önemli İslâm’da... Eylemin başında sadece ibâdetler değil aynı zamanda insan ilişkilerinde dengeyi bozmayacak adâlet ve nısfetle hareket etmek… Bu aile fertleri arasındaki ilişkiler için de geçerlidir. Çocuklarına, hanımına, komşularına, çalışıyorsa iş arkadaşlarına, akrabalarına, hiç tanımadığı halde karşılaştığı insanlara… herkese doğrulukla ve adâletle davranılacak.  Bu büyük bir özellik tabii...

Üçüncü özellik; ‘İslâm’da zorlama yoktur’. Kılıçla gelen zorlayarak gelen imandan medet ummamak lâzım. Samimiyetle ve kalben iman etmek gerekir. Dolayısıyla Kur’an’ı Kerim’de de yer alan esasa göre dinde zorlama yoktur. ‘Dinde’ derken ‘iman et bakim yoksa hayatını kaybedersin’ meselesi yoktur. Bu sebepledir ki Peygamberimiz Medine’de müşriklerle anlaşmalar yapmıştır. Ve ehl-i kitapla anlaşmalar yapmıştır. Ve böylece İslâm toplumunu ayakta tutmaya ve geliştirmeye çalışmıştır. Bu bize büyük bir örnektir. Dolayısıyla bu konu büyük bir özelliktir.

Dördüncü özellik ‘tebliğ’ fonksiyonu: Tebliğ dinin tanıtılması, öğretilmesi ve insanlara gösterilmesidir. Diğer dinlere bakacak olursak, dinin tanıtılması işi, belli kimselerin tekelinde toplanmıştır. Ama tebliğ fonksiyonu kim olursa olsun bütün Müslümanlara aittir. En cahilinden en âlimine kadar herkes tebliğle mükelleftir. Mükellefiyettir bu… Hatta bazı âlimler, en tepede devletin fonksiyonlarından biri olduğunu, hükümetin fonksiyonlarından biri olduğunu söylerler.

Beşincisi diyebileceğimiz bir başka özellik de şudur: İslâmiyet’te aslî günah yoktur. Yâni insanlar dünyaya günahkâr olarak gelmezler. Temiz ve günahsız olarak gelirler. Günahkârlık, insanların hatâlarından, emirlere uymamaları sebebiyle sonradan oluşan bir kötü sıfattır.

Hükümet fonksiyonları üç tane olarak bilinir: Teşri, icra, kaza. Ama bir dördüncü var işte İslâm’daki bu tebliğ konusu. Dinin yayılması, tanıtılması, öğretilmesi için faaliyet göstermek. Bunu büyük bir hükûmet fonksiyonu olarak göstermek isteyenler de var. Diyelim ki hükûmetler hiç bu işlere önayak olmuyorlar. Yahut yetersiz faaliyetlerde bulunuyorlar. Bu durumda fertler devreye gireceklerdir. Tıpkı zekât toplamayan, tıpkı zekâtı devlet geliri olarak, devletin Beytülmale giren bir meta olarak kabul etmeyen toplumlarda, bu gibi devlet rejimlerinde fertlerin kendiliklerinden hareketle belli hak sâhiplerine zekât verme mecburiyetini yerine getirmesi gibi. Yâni devletin ‘ben zekât topluyorum’ diye belli bir nizamname, bir yönetmelik, bir kanun çıkarmasını beklemek abesle iştigaldir. O hükümetleri idâre edenlerin, toplayıp toplamama konusundaki kendi mesuliyetleridir. Hükümet zekât toplamıyorsa; fertler, kendiliklerinden hareketle zekât verme mükellefiyetinden kurtulamazlar.

Müslüman’ın mesuliyeti, o toplumda yaşayan bir fert olarak kendi zekâtını kendisi, belli bilgilere ulaşarak hesaplayacak ve zekâtını verecek.  Tıpkı bunun gibi tebliğ fonksiyonu da herkese aittir. Ve ne kadar gücü, bilgi birikimi yetiyorsa o kadar İslâmm’ı yayma,insanlara ulaştırma (tebliğ) işine girişecektir.

Allah’ın en büyük sıfatlarından birisi ‘affedicilik’tir, affetmektir. Affetmek Allah’a mahsus büyük bir özelliktir, sıfattır. Ve Rahman ve Rahîm sıfatlarıyla yakından ilişkilidir;  Şirk müstesna. Âyet öyle söylüyor. Şirke dalmış bir kimsenin affı yok.

Çetinoğlu: Kul hakkı?…

Tuğ: Kul hakkı… o ayrı. O hesaplaşma meselesi. O hesap gününde… Ama şirk doğrudan doğruya Allah’ın kesinlikle kapısı kapalı bir af alanıdır. Kapı yok orada. Aralık bile yok. Kul hakkı meselesinde araya bir şeyler girebilir. Mahsup edilebilir. Veyahut tek taraflı Allah bozabilir. Karşı tarafın rızasını almak suretiyle yine af yetkisini işletmeye çalışır, şefâatta bulunabilir; biz şimdiden bunları bilmeliyiz.   

Af yetkisi insanlara da tavsiye edilmektedir. Hıristiyanlık’ta Hz. İsa; ‘Sana birisi bir tokat vurursa öbür yanağını da uzat.’ diyor. Bu bir mantıktır. Bir düşüncedir. Veyahut da tavsiyedir. Peygamberimiz ise öyle söylemiyor. ‘Sana bir tokat vuran olursa aynı şiddetle bir tokat da sen vurmak hakkına sâhipsin.’ Diyor.

Çetinoğlu: Sadece haksızlık yapmamakla yetinmeyeceksin, sana da haksızlık yapılmasına mani olacaksın.

Tuğ: Evet. Mukabele, karşı davranma hakkını kullanabilirsin. Ama bunu yapmayıp da affedecek olursan yâni sulh olacak olursan yâni ihtilafı devam ettirmeyecek olursan –burda tokat atmak semboldür tabii– birisinin hıyanetine uğramak, birisinin yanlış işiyle karşılaşmak, seni zarara sokma gibi şeylere kadar sirayet eder. Onu affetmenin daha kazandırıcı olduğunu söylüyor. Yâni affetmenin sevabı Allah tarafından verilecektir ki büyük bir sevap olduğu anlaşılıyor. Bu da İslâmiyet’in önemli bir  özelliği, üstünlüğü. Israrla üzerinde duruluyor.

Diğer bir özellik… Bunu belki en başa koymak lâzımdı. İslâm dininin sâdece cihan şümul oluşu, hem de diğer dinlerle sulh içinde birlikte yaşamak programı değil, insan tabiatını, vahşi tabiatını, hayvanî tabiatını kırıp nefsini kırıp yâni nefsaniyetini kırıp onu mükemmel, kâmil bir insan yapmak arzusu ve programı bulunmaktadır. Bütün insanlara hitap ettiği gibi cihanşümul olmasının yanıbaşında bir de kendi içinde değişik dinlerin de mevcudiyetine müsaade eden, yol veren bir din olmasıdır; yâni hem cihanşümuldur hem de diğer dinlerin kökünün kazınmasına yanaşmaz. Onlara da bazı haklar tanımak suretiyle; ticarî, hukukî, sosyal bir takım haklar hatta birtakım idarî haklar, bir nevi muhtariyet gibi haklar tanımak suretiyle İslâm toplumu içinde  varolmaları sağlanmış oluyor. Bu yapı diğer dinlerde yok. ‘Ya bendensin veya düşmanımsın’ biçiminde mutlak itaat, mutlak birlik esası var. İslâm’da ise farklılıklar içinde birlik, farklılıklar içinde zenginlik arayan bir toplum yapısı anlayışı var. Bu da büyük bir farktır tabii.

Çetinoğlu: Birinci bölümde ‘Kılıçla İslâmiyet’in yayılması söz konusu değil.’ Dediniz. Güzelliklerle, örnek olmak yoluyla İslâmiyet’i yayma, tebliğ etme mecburiyeti var. Bu durumda,  Kuteybe bin Müslim’in Türkistan’da, Türkleri İslâm’a dâvet ederken kılıçtan geçirmesi nasıl açıklanabilir? 

Tuğ: Kuteybe’nin nasıl bir tatbikatla, nasıl bir program ve anlayışla İç Asya’da bulunduğu, sahih kaynaklara dayalı bilgiler olmayışı sebebiyle bilinmiyor.  Kuteybe’nin tatbikatı İslâmiyet’in prensiplere aykırı olabilir. Yanılmış, yanlış yapmış olabilir. Târihî birtakım deliller varsa onları görmek lâzım. Benim o konuda ihtisasım yok. Ben prensipten bahsediyorum. Dinde zorlama yoktur ve zorla bir insanın İslâm imanına girmesi makbul bir iman değildir.

Çetinoğlu: ‘Kuteybe bin Müslim söylendiği gibi İslâmiyet’i yaymak için kılıç zoruyla insan öldürdüyse onun kendi hatası, İslâmiyet’in değil.’ Diye düşünülebilir.

Tuğ: Tabii… Şüphesiz varsa  kendi hatasıdır, İslâmî norm ve prensiplerin değil. 

İç Asya’ya, Anadolu’nun içlerine, Kuzey Afrika’ya, hatta İspanya’ya ilk Müslümanların ve sahâbenin de çıktığını biliyoruz.  Çünkü onların orada kabirleri var. Tıpkı İstanbul’da Ebâ Eyyüb  el Ensâri Hazretleri’nin kabrinin bulunduğu gibi. Bu insanlar, buralarda tebliğ görevlerini yerine getirmek üzere bulunuyorlardı. O günün şartları altında o gibi bölgeleri İslâm’a açmak ‘fethetmek) gayesiyle (maddî kazanç için değil) ordu kuvvetiyle gitmekten başka çare yoktu. Radyo,  televizyon, gazete dergi internet gibi iletişim imkanları icat edilmemişti. Seyahat serbestisi de yoktu. Bölge insanları ve devletin yöneticileri, diğer dinlere karşı tolerans göstermiyorlardı. Yabancıların canı ve  malı helal kabul ediliyordu.  Dolayısıyla İslâmiyet’i tebliğ etmekle görevli insanlar, bir güçle gayrimüslimlerin ülkesine gitmek mecburiyetindeydi. Güçle gidildiğinde, o bölgenin insanı ve devleti de gelenlerin karşısına güçle çıkıyordu. İki güç yâni iki ordu karşı karşıya gelince tabii ki ölenler olacak. Kutebye bin Müslim’in İç Asya’da yaptıklarını böyle yorumlamak lâzım.

Müslümanlar, İslâmiyet’i tebliğ için bir ülkeye gidiyorlar yâni orayı İslâm tebliğine açmak (fethetmek) için… Hiç kimse, dinini kolaylıkla değiştirmez. Müslümanlar, gittikleri ülkelerde, İslâmiyet’e girmeyen herkesi öldürselerdi, oralarda insan kalmazdı. Müslümanlar 600 sene hatta daha fazla süre ile İspanya’da yaşadılar. Orada Yahudiler de vardı, Hıristiyanlar da… İnananlar-inanmayanlar hep birlikte yaşadılar. Sicilya’da öyle oldu, Kuzey Afrika’da öyle oldu, Suriye’de öyle oldu. Dolayısıyla oralarda Müslümanlar eliyle  din değiştirme savaşları görmüyoruz.

Çetinoğlu: Balkanlarda da Müslüman Osmanlılarla Hıristiyan Sırplar Hırvatlar bir arada yaşadılar.

Tuğ: Eski Sovyet Sosyalistler Cumhuriyetleri Birliği’nde, özellikle Stalin’in zamanında din yasaklanmıştı. Göstermelik kilise göstermelik camii? Belki açıktı, bir şey söyleyemeyeceğim. Ama din yasaktı. Marksizm’de zaten din abesle iştigaldir. Afyondur, yasaklanmıştır. Bu  şartlar altında o ülke kendiliğinden dârülharbdir. Yâni Müslümanların oraya ne yapıp yapıp İslâm dinini anlatmak için girmesi lâzım. Nasıl girecek? O ayrı bir mesele. Orada savaş kendiliğinden hak haline geliyor. Yâni başka imkânın yok giremiyorsun ve dini tebliğ fonksiyonunu gerçekleştiremiyorsun, İslâm’ı anlatamıyorsun. Halbuki İslâm dininin bütün insanlara… Eskimoların yaşadığı kutuplardan, Himalaya’ya kadar ulaştırılması lâzım. Bugün bu iş fertlere bırakılmıştır, derneklere bırakılmıştır, vakıflara bırakılmıştır. Hükümetler de Millî Eğitim Bakanlığı gibi kuruluşlarıyla ülke içinde bu çalışmalara destek veriyor. Mesela Türkiye Cumhuriyeti’ni ele alacak olursak Türkiye’mizde Millî Eğitim Bakanlığı’nda Din Eğitimi Şubesi var. Genel müdürlüktür. Kur’an kursları şimdi diyanete bağlandı. İmam Hatip Liseleri, İlahiyat Fakülteleri  var. Bunların hepsi Millî Eğitim Bakanlığı çatısı altındadır.   Buralarda da ülkemiz insanına yönelik tebliğ fonksiyonu icra ediliyor. Zaten batının tahammül edemediği hususlardan biri de bu. Avrupa Birliği; ‘Nasıl olur da millî eğitimin içinde din eğitimi yapılır?’ Diyor. ‘Diyanet işleri başkanlığı bu işi tanzim etmeli.’ Diyor. Fakat Türkiye’nin yapısını, sosyal yapısını bilmeden söylüyor. Ara sualinizin cevabı kısaca budur.

Çetinoğlu: Evet çok mükemmel oldu.

‘İslâmiyet en son dindir.’ Dedim. Vahiy geleneğine göre aynı zamanda ilk dindir. İlk oluşunun delilleri olarak neler söylenebilir?

Tuğ: Kur’an-ı Kerim’de yer alan bilgiler, bütünü itibâriyle en mükemmel delillerdir.  

Çetinoğlu: Bizlere öğretildiğine göre semâvî dinlerin temel nitelikleri ortaktır. Sapmaların nasıl ve ne zaman başladığı biliniyor mu?

Tuğ: Semâvî dinler denilince; esas itibâriyle Musevîlik ve Hıristiyanlık anlaşılır. Hz. Musa ve Hz. İsa hayatta iken, onların öğretilerinde İslâmiyet’e aykırı bir husus olmadığı söylenebilir. Sapmaların, Hz. Musa’nın vefatı ve Hz. İsa’nın çarmıhta gerili iken urûcundan sonra meydana geldiğini söylemek yanlış olmaz.

Mesela Hıristiyanlar Hz. İsa’yı, ‘Allah’ın oğlu’ olarak kabul ederler. Bu, Hz. İsa’ya, Allah’lık izâfe etmek olur. Halbuki İncil’de şöyle yazıyor, İsa diyor ki: ‘Allah’ım Allah’ım  beni niçin terk ettin?’  Hz. İsa, Allah olsaydı, kendi kendisini kurtarırdı. Hz. İsa’nın sağlığında meseleler gayet net ve açıktı. Tıpkı Hz. Âdem zamanında olduğu gibi. O’nun öğretisinde tam anlamıyla İslâmî hükümler hâkimdi. Sapmalar, Hz. İsa’nın inancımıza göre, urûcundan sonra başlamıştır.

Kilise dediğimiz bir teşkilat kuruluyor. 12 havariden sonra gelen birtakım kilise otoriteleri var.. Kiliseler kurulduktan sonra, kilise adamları Hıristiyanlığı kendilerine göre  şekillendirmeye başlıyorlar. Luka’ya, Matta’ya göre, Barnabas’a göre bilmem daha başkalarına göre filan diye İncil kaleme alınıyor. Dolayısıyla bu farklılıklar da buradan doğuyor. Yâni kilise diye dini yeniden şekillendiren bir güç  ortaya çıkıyor. Hatta bugün konsiller var; bu konsillerin yanılmazlığı telakkisi var. Yâni vahiy derecesinde, vahiy almış gibi kararları vahiy yerine geçiyor yâni yanılmazdır onların bu kararları. Dolayısıyla din inşa ediyorlar. Şu veya bu biçimde ikide bir karar değiştiriyorlar. Bu değişiklikleri de vahiye dayalı ve yahut da değişmez ve yanılmaz mâsum olmak üzere takdim ediyorlar Hıristiyan milletine.

Dolayısıyla bu ve benzeri konularda ortaklık yok tabii. Buralarda ayrılıyoruz. Birtakım nitelikler var mesela: doğruluk; ibâdet; kiliseye gitmek yâni mâbede gitmek; adam öldürmemek; yalan söylememek; komşunun karısına, kızına kötü niyetle bakmamak gibi.

Ahlakî davranışlar alanında daha birtakım diğer ortaklıklar var tabii hiç şüphesiz. Bunlarda sapma yok. Fakat özellikle itikadî konularda pek çok farklılıklarımız var.

 

(DEVAM EDECEK)