İlim yolunda hocaya saygı şarttır, vicdani kanaatler ise özgürce savunulmalıdır. Aslolan peygamber mirası ilmi hakkıyla öğrenmektir.

Öğrenci, hocasına karşı son derece hürmet göstermeli, gayet alçak gönüllü davranmalıdır. Fakat, iş vicdani kanaat ve düşünceye gelince edep ve saygı kuralları çerçevesinde kendi fikrini serbest bir şekilde söyleyebilmelidir. Düşünceyi ifade etmek başka şahsiyete saygı göstermek başkadır. Hocanın fikrine katılmamak, ondan farklı düşünmek ona saygısızlık değildir. İmam Ebû Yusuf, İmam Muhammed, hocaları olan İmam Âzam’a karşı bu noktada çok güzel örnekler vermişlerdir. Örneğin; İmam Muhammed hocası imam Ebû Hanife’nin bir düşüncesine muhalif düşünce ileri sürerken, delilsiz bir düşünce ileri sürmenin fikirler üzerinde baskı olacağını söyleyebilmiştir. İmam Âzam da hayatı boyunca, yatakta yatarken saygısından dolayı ayaklarını hocası İmam Hammad’ın evine doğru uzatmamıştır. Fakat buna karşılık, dini ve dünyevi konularda 83000 meselede içtihatta bulunurken hocasını taklit etmemiş, belki kendi vicdanî kanaatlerini ortaya koymuş, böylece vicdanî sorumluluğunu yerine getirmiştir.
İmam Muhammed’in, kendi ictihadı ile alay eden öğrencisine, ilminin faydasını göremeyesin şeklinde beddua ettiğini hatırlamak lazımdır. Ömür nefeslerinin tüketildiği en güzel saha ilim sahasıdır. İnsanların en hayırlıları, en iyileri ve faziletlileri hep ilim tahsili ile meşgul olmuşlardır. Allah’ın halili vasfını kazanan İbrahim Aleyhisselama bakın. Peygamberliğinden önce bilgi sahibi olmak için nasıl mücadele etmiş ve çaba harcamış, en güzel bir şekilde aklını kullanmıştır? İlim öğrenme ve aklı kullanmada onun bu araştırması bütün Müslümanlar için bir örnek teşkil etmektedir. Yüce Allah, İbrahim Aleyhisselam’ın bu faaliyetini bize şöyle hikaye etmektedir: İlk olarak; “İbrahim Aleyhisselam üzerine gece vakti girince, bir yıldız gördü ve 'Bu benim Rabbimdir' dedi. Sonra yıldız batınca ay doğdu ve ay için aynı sözü söyledi. Ay da batınca bunların rab olamayacağını anladı. Daha sonra intikal etti. Güneş de batınca onun da rabbi olamayacağını bildi. İşte böylece O’nun düşüncesi bir şeyden başka bir şey intikal ederek çok açık burhan ve deliller yardımı ile amacına ulaşmış ve şöyle demiştir: 'Gerçekten ben, gökleri ve yeri yaratan eşsiz Rabbime karşı yüzümü döndürdüm; ben O’na ortak koşanlardan değilim.'” İşte İbrahim Aleyhisselam, ilimde ve fikirde bu seviyeye ulaşınca Allah Teala kendisini üstün övgülerle öğmüş; şöyle buyurmuştur:
“İşte böylece bir İbrahim’e göklerin ve yerin melekûtunu /hükümdarlığını gösteririz.” (En'am, 6/75) ; “Bu bizim hüccetimizdir, onu İbrahim’e verdik. Dilediklerimizi derece bakımından kat kat yükseltiriz. Her bilgi sahibinin üstünde bilgin vardır.” (En'am, 6/83)
Sonra İbrahim Aleyhisselam, mebde’ başlangıç/yaratılış bilgisini tamamlayınca ahiret bilgisini elde etmeye başladı. Yüce Allah bu konuda şöyle buyurdu: “Hatırla ki; İbrahim (A.S.) şöyle demişti: 'Rabbim bana göster, ölüyü nasıl dirilttiğini.' Yüce Allah: 'İnanmadın mı?' buyurunca: 'Evet, fakat kalbimin tatmin olması için…' cevabını vermişti.” İşte böylece İbrahim Aleyhisselam, bu şekilde öğrenme işini tamamlayınca öğrendiklerini öğretmeye başlamış; kavmine şöyle demiştir: “Şu tapındığınız şekiller/heykeller nedir?” O bu tebliğ işini bazen devlet başkanına karşı yapmıştır. Kur’an bu durumu da bize haber vermektedir: “Allah kendisine yönetim verdi diye, ilahlık iddiasında bulunup Rabbi hakkında İbrahim ile tartışan kimseyi görmedin mi?” Diğer Peygamberler de İbrahim Aleyhisselam’ın yolunu izlemişlerdir. Özellikle bizim Peygamberimiz Hz. Muhammed Aleyhisselam da öğrenme ve öğretmekle meşgul olmuştur. Hatta kendisi, bir muallim olarak gönderildiğini ifade etmiştir. Peygamberlerde eğitim ve öğretimin hedefi, halkı düşünmeye sevk ederek irşat etmek ve yüce Allah’ın nimetlerine nail olmalarını sağlamaktır. O halde, kardeşlerim! Peygamberlerin ilim öğrenme ve öğretmedeki hedefi bizim de hedefimiz olmalı, onların yolu bizim rehberimiz olmalıdır. Hasımlarımızın karşısına, özellikle düşünmeye sevk edecek ve karanlık taassupları sarsacak güçlü fikirlerle ve sağlam bilgilerle donatılmış olarak çıkmalıyız. Fakat asla duygusal hareket etmemeliyiz.
Başarıyı Allah’a kusuru kendimize izafe etmeliyiz. Duyguların karıştırıldığı yerde irşat gerçekleşmez. Fahr Er-Razi, ilmin üstünlüğü ve cehaletin eksikliği konusunda şöyle diyor: “Bil ki, ilmin olgunluk ve şeref, cehaletin ise noksanlık sıfatı olduğu bütün akıl sahipleri tarafından zaruri olarak teslim olunmuş bir durumdur. Nitekim şöyle denilmiştir: Âlim bir kimseye 'Ey cahil' denilse bunun yalan olduğunu bildiği halde, üzülür. Buna karşılık cahil bir kimseye de 'Ey âlim!' denilse yalan olduğunu bildiği halde bundan memnun kalır.” İlmin diğer üstünlükleri yanında, Allah’ın dinini ve şeraitini korumak ve yaşatmak için, kendimizi ona adamamız en büyük şeref olarak bize yetmez mi? Çünkü ilmin devam ve bekası âlimler sayesinde ancak mümkündür. İşte bu sebeple, âlimler peygamberlerin varisleri olmuşlardır. Değerli kardeşlerim! Esas hedefimiz Peygamberlerin varisi olan âlimlerden olabilmek için bütün gücümüzü harcamak olmalıdır. Gerçek anlamda ilim öğrenmek, ancak âlimlerin ağızlarından almakla mümkün olur. Gerçek ilim, ancak fazilet ve kemal sahibi muhterem âlimlerin dudaklarından dinlemek suretiyle elde edilir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.) bu konuda şöyle buyurmuştur: “İlmi kişilerin ağızlarından alın.” Zira ilim olmasa, isteyen istediği gibi atıp tutabilir, yalan yanlış şeyler söyleyebilirdi. Âlimler ilim sayesinde insanlara hidayet rehberi olmaktadırlar. Tarih boyunca, âlimlerin, ilmi bir silsile izleyerek birbirinden aldıkları, dinleyerek, dokunarak, huzurunda bulunarak aldıklarını görmekteyiz. O halde, ilim öğrenebilmek için mutlaka ilim ve kemal sahibi bir âlimin önünde diz çökmek ve onun hem gönlünden hem de dilinden ilim almak gerekmektedir. İlim silsilesinin devam ettirilmesini bir hayat prensibi edinmeliyiz. Yüce Allah, ülkemize, yaşadığımız beldelere ilmi yerleştirsin ve ilim nuru ile insanları aydınlatsın. Âmin.