Karadeniz'in göz bebeği Ayder ve Rize yaylaları mahvoluyor mu? Doğaseverler için hem uyarı hem de ibretlik bir Karadeniz eleştirisi!
Son birkaç senedir T(ı)rabzon, Rize ve Giresun yaylalarını gezme fırsatım oldu. Benim için gezmek, bir cephesiyle ‘bilgilenme’ olduğu kadar, inceleme/araştırma, güzellikleri paylaşma ve aksaklıkları da günyüzüne çıkarma mânasını taşımaktadır.
Yarım asrı aşan zamandır yazılarımı ve şiirlerimi okuyan dostlarım, benim, memleket meselelerinde ne kadar hassas olduğumu bilirler. Bunu; “Uyanmak Zamanı” adlı şiir kitabımın ilk şiiri olan “Geleceğe Sesleniş” başlıklı şiirimin ilk dörtlüğünde, seneler önce, şöyle ifade etmişim: “Bu vatan benim, güzelliği hayâle sığmaz; Bu çakıl taşı benimdir, kim der ki, bir işe yaramaz! Sil ortalıktan bütün kinleri kardeşim, Topla, hepsini bana yaz!.."
İnsandan, hayvandan, tabiatın her zerresine kadar bu merhametli hassasiyeti taşımak, herkes için vicdânî bir vazife olmalıdır. Gezme imkânı bulabildiğim yayla ve obaların bâzıları ise; Sis Dağı Yaylası, Kümbet, Mavi Göl, Hıdırnebi, Karadağ, Kayabaşı, Kazma Obası, Sazalanı, Erikbeli, Kadırga Yaylası, Oğuz Obası ve Ayder Yaylası’dır. Ayder Yaylası’na, bundan otuz sene kadar önce de gitmiştim. Birkaç yayla evi, birkaç kaplıca binası ve çimenlerde otlatılan çok az sayıda inek ile, karşı yamaçtan çağlayarak akan bir şelâle mevcuttu.
09 Eylül 2026 Çarşamba günü, güneşli bir havada, önce Rize’de biraz gezdik. Gezdik diyorum, çünki yalnız değildim ve en küçük torunum Can, arabasıyla, âilece, bizi gezdirdi. 1967-1969 yılları arasında, Rize Ticaret Lisesi’nde öğretmenlik yapmıştım. O zamandan beri, 1990 yılı başlarında, Rize İl Kültür Müdürlüğü öncülüğünde, bir okulumuz tarafından ‘Havada Bulut Yok’ adlı tiyatro eserimin sahneye konması münâsebetiyle de kısa süreli –bir gece- bir Rize yolculuğum oldu amma, ondan bir şey anlayabildiğimi söyleyemem.
Önce, Ziraat Çay Bahçesi’ne çıktık. Şimdilerdeki adı: “Botanik Ziraat Çay Bahçesi” olmuş!.. Demek ki; Fransızca botanik (botanique) kelimesi câzibeyi artırıyor!.. Botanik, “Bitkileri inceleyen ilim dalı, bitki bilimi, nabâtât” (Bknz. İlhan Ayverdi, Misalli Büyük Türkçe Sözlük, Kubbealtı Lugatı, Sf. 163) diye târif ediliyor. Demek ki, bu bahçede, “bitki bilimi” yapılıyormuş!..
Buraya çokça bina yapılmış!.. Sordum.. Dediler ki; şurası, en zirvedeki, Vali Konağı… Şurası; Genel Müdür mekânı.. Çay ocakları, lokantalar zâten belli!.. Öyle bir “Botanik Ziraat Çay Bahçesi” ki, hiçbir noktasından şehri, denizi ve şehrin arka vâdilerini görmeniz mümkün değil!.. Hâlbuki, benim orada bulunduğum senelerde, bu “Ziraat Bahçesi”nde çayınızı yudumlarken bile, çay bahçelerinin süslediği derin vadileri, dibine kadar seyretme imkânınız olurdu!..
Yâni; o elli dokuz sene önce gördüğüm Ziraat Bahçesi gitmiş yerine başka bir bahçe gelmişti. Elbette ki, Türkiye’de çay ziraatinin öncüsü Zihni Derin (1880-1965), kendine mahsus cazibesiyle yaşatılıyordu. Ancak; Ziraat Bahçesi’nden, yukarda da ifade ettiğim gibi, o zamanlar, Rize’ye ve çevre vadilere baktığımız zaman gördüğünüz ihtişamın zerresi artık yoktu. Ziraat Çay Bahçesi’nin etrafını çepeçevre kuşatan devâsa binalar, bunca güzelliklerin ve yeşilliklerin görünmesine müsaade etmiyorlardı.
Bir hakkı teslim etmeliyim ki, Ziraat Çay Bahçesi, her hâliyle tertipli-düzenli, ölçülü ve tertemizdi. Ziraat Bahçesi’nde inince, iki sene ikamet ettiğim Kıbrıs Palas Oteli’nin, karşısındaki Valilik binasının ve hemen onun batısında bulunan küçücük Rize Ticaret Lisesi binasının yıkılıp yerlerine koca koca binalar yapıldığına şahit oldum. Kıbrıs Palas Oteli’nin yanıbaşında, 1711’de inşâ edilip, 1959’da tamiratı yapılan Şeyh Câmisi aynen bütün güzelliğiyle ve ihtişamıyla ayakta duruyordu.
Şunu samimiyetle ifade etmeliyim ki, bugün, modern ve bütün yönleriyle cezbedici bir Rize şehriyle karşı karşıyaydım ve bu, beni ziyadesiyle memnun etti ve sevindirdi. Oradan, doğuya doğru… Ayder Yaylası’nı hedef alarak yola koyulduk!.. Tabiî ki, önce, heyecanla ve hasretle çağıltısını duymak istediğim Fırtına Deresi’ni görmeyi arzuladım…
Hayâl kırıklığı yaşadığımı söyleyerek söze gireyim: O, başlangıcından/doğduğu yerden değil; bitiminde/denize döküldüğü yerde bile, çağıl çağıl akan Fırtına Deresi gitmiş, ona bir hâller olmuş, suyu, bu mevsimde azalmış, cansız cansız akıyordu… Niçin, bilemem!.. Hâlbuki, benim oraya ilk defa gidişim temmuzdu ve suyun en az olduğu mevsimdi; ve su, gürül gürüldü!..
Çamlıhemşin’e doğru gittikçe, su, bulanıklaştı, tekrar duruldu. Üzerinde az da olsa rafting yapanları gördüm. Bu ise, iyiye alâmetti. Ayder yolundaki trafik beni şaşırttı. Bu kadar da olur mu, dedirtti. Demek ki, Ayder Yaylası, görülmeğe değer, önemli bir yayladır ve ona, bu cezbediciliğe göre hizmet edilmelidir. Öyle mi, derseniz, asla, diye cevap vermek zorunda kalırım. Asla!..
Yolun ekserisi, tek şeritlidir, asfalttır ve çok virajlıdır. Köprü ve tünel çalışmaları vardır. Ancak; ‘Geç kalındı’ desem, yanlış anlaşılmaktan endişe ederim.. Ardeşen, Ayder arası, Fırtına Deresi boyunca gördüğüm birçok tarihî köprü, açıklayıcı tabelâları olmasına rağmen, maalesef, bakımsız bir hâldedir. Önce yol!... Her şeye rağmen, 1350 metre yükseklikteki bu kadar çok ilgi gören bir yaylanın yolu böyle olmamalıydı, diyorum…
Kaldı ki, Ayder Yaylası’na, otomobille giriş 195, motosikletle giriş 130, minibüsle giriş 585, midibüsle giriş 975, otobüsle giriş ise, 1.950 liradır. Çamlıkların arasından, derin vâdilerden geçip Ayder Yaylası’nı ulaştığımızda, ne yazık ki, karmaşadan başka hiçbir şeye şahit olmadık. Alınan bu paralar bile, Ayder’i ihyâ etmeye yeter de, artar bile!..
Trafik, tam bir keşmekeş; satış mekânları düzensizlik içinde… Böyle bir yaylada, ne yersiniz, ne içersiniz, bu yaylanın önemi nedir, buraya, sâdece bir nefes almak için mi gelinir sorularına cevap verebilecek hiçbir resmî kayıt, uyarı, izahat mevcut değildir. Çam ormanları ve buz gibi sularıyla Allah’ın bize bahşettiği böyle bir tabiat hârikası, maalesef, “oluruna bırakılmış” bir vaziyettedir..
Tabiî ki, ‘Keşke oluruna bırakılsa!” diye de söyleniyorum. Çünkü, hiç değilse, ‘saf tabiat’ bozulmazdı. Çağımızın insanı, bu pırıl pırıl yemyeşil dağların ve suların hürriyetiyle oynamaya niçin bu kadar meraklıdır, anlamakta zorluk çekiyorum.
“Bir Gezinin Düşündürdükleri / 1-2-3” (Bknz. M. Halistin Kukul, Wwwkapsamhaber.com, 02-03-04 Haziran 2026) başlıklı seri yazılarımda; Türkiye’nin doğusundan, güneyinden batı sâhillerine kadar uzanan ovalıkların bomboş olduğunu, Bingöl, Mardin, Diyarbakır, Adana/Çukurova, Konya Ovası’ndan, taa Manisa, Aydın, İzmir’e kadar bunun devam ettiğini ifade ederek, İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Antalya, Adana gibi büyük şehirlerimizi kastederek, “Koskoca Türkiye, birkaç şehre sığdırılmıştır ve hâlâ da sığdırılmaya çalışılmaktadır” dediğim gibi; Karadeniz’in ormanları da, dereleri de, pınar suları hattâ sisi, çisesi, dumanı da, güneşi de, arzu edilen seviyede istifadeye sunulamamakta ve ihmâl edilmektedir.
Dünyada, Allah’ın bol nimet lütfettiği fakat onu, kullanmasını beceremeyip ihmâl derecesinde kaale almayan ve hattâ tahrip eden başka millet var mıdır, bilmiyorum!.. Arkadaş!.. Allah ü Teâlâ, zâten herbir güzelliği ve nimeti vermiş… Dağları-tepeleri, vâdileri, yamaçları, sularıyla, çeşit çeşit çiçekleri ve bitki örtüsüyle, her çeşit hayvan nesliyle ikrâm etmiş…
Sen, niçin, bu tabiatı ‘düzenlemek’ten, gönül hoşluğuyla hizmete sunmaktan uzaksın? Niçin suyu bulandırıyor; çiçeği solduruyor, ağacı buduyor, hayvanı süründürüyorsun, niçin?
Her şeye rağmen; Ayder Yaylası’na mutlaka gitmelisiniz.. Maksadım; oranın daha da ihtişamlı olması arzumdur!.. Bütün yaylalarımız gibi, Ayder Yaylamızın da, daha güzel olma hakkı vardır ve inanıyorum ki, olacaktır.. Temennim, budur!.