Doç. Dr. Süleyman COŞKUNER

Kaliteli Yaşam Uzmanı

suleymancoskuner@hotmail.com

Dağda Simit Satılır mı?

Doğduğum andan, ortaokulu bitirdiğim 1973 yılına kadar davar çobanlığı yaptım. İlçemiz Bucak’ın hemen kuzeyindeki Hökez dağında 150-200 civarında davar sürümüz olurdu. Mevsimine göre değişik yurtlara çadır veya çardak türü ikametgah yerleri kurar, özellikle bahar ve yazları bilfiil davarlarımızın başında dururduk.

Ekim ayında damızlık tekelerimiz tarafından tohumlanan keçilerimiz, Mart ayında yavrulamaya başlarlardı. Yeni doğan oğlakları toplama sürecine “döl alma zamanı” derdik. Oğlaklar henüz doğmadan, onlar için kuzuluklar yapılırdı. Üşümesinler ve geceleri rahat uyusunlar diye.

Döl alma süreci çobanlar için oldukça zorlu geçen bir dönemdi. Zira doğuracak olan anne keçi, doğurma zamanı yaklaşınca, sürüden ayrılarak kendisine tenha bir yer aramaya başlardı. Onun mutlaka takip edilmesi ve doğumuna yardımcı olunması gerekirdi. Zira yalnız başına doğuran anne keçi için hem kendisi, hem de yavrusu için çeşitli tehlikeler mevcuttu. Özellikle aç tilkiler, yavru anne rahminden daha düşmeden yarısı çıktığında alıp kaçma konusunda çok mahirdiler.

Anne keçi kendi kendine doğurup, yavrusunu yalayıp kurutarak, emzirip arkasına düşürüp hoplaya zıplaya sürüye dahil olabildiyse; bu durum çoban için büyük bir zevk ve şans olurdu. Ama hiçbir çoban bu riski bilerek göze alamazdı. Aksine, arkası kanlı ve yaralı, yavrusunu kaptırmış, feryad-ı figanlar çıkararak sürüyü birbirine katan bir anne keçinin üzüntüsüne hiçbir çoban dayanamazdı.

Bütün yavrular güzeldir ama, yeni doğmuş bir oğlak, kuzu ve buzağının güzelliğini ben başka hiçbir yavruda görmedim. Onları kucağına alarak, öpmek, koklamak, sevmek, annesinin tedirginlik nazlanışını seyretmek, dünyanın en güzel aktiviteleri arasındaydı. Ben bunları yaşadığım için kendimi çok şanslı görüyorum.

Yavrulara annenin bütün sütü içirilmezdi. Öğleden sonraya kadar annelerle yavrular ayrı ayrı yerlerde güdülür ve emişmelerine izin verilmezdi. Öğleden sonra anneler bir ağıla kapatılıp tek tek sağılarak serbest kaldıklarında oğlaklar uzaktan getirilir ve kavuşmaları sağlanırdı.

İşte o an var ya… Rabbimin ancak çobanlara nasip ettiği, görsel bir şölendir. Bütün oğlaklar meleşerek, yine meleyen annelere doğru bütün hızlarıyla hoplaya zıplaya koşarlar. Bir kısmı o kargaşalıkta ilk denemede annelerini bulurlar ve hemen emmeye başlarlar. Bir kısmı önüne gelen ilk annenin memesine yapışır ama, anne kokusunu alır almaz yabancı olduğunu anlar ve onu itekler. Yaklaşık yüzde 50 oğlak için bu yanılma doğaldır. Ama en geç 30 saniye içerisinde bütün yavrular öz annelerinin memelerinden süt içmeye başlamaktadırlar.

Zaten az bir süt kalmıştır. Anne onu yavrusuna içirdikten sonra, memesinin çok fazla incitilmesine müsaade etmez ve yavruyu memesinden uzaklaştırır. O gün hava kararana kadar annelerle yavrular birlikte suya giderler, yayılırlar ve hoşça vakit geçirirler. Hava kararmaya başlamadan her akşamki gibi yavrular annelerinden seçilirler. Bu işlem çok zor gibi görünse de, kısa bir süre sonra 10 yaşındaki bir çocuk dahi bu işlemi rahatlıkla yapabilir.

Ertesi gün sağım zamanı olan öğleden sonraya kadar annelerle yavrular ayrı güdülür.

Sabah ezanları okunmadan merhum anacığım beni bin bir güçlükle uyandırır ve oğlakların ağılını açmak ve onları gütmek için gönderirdi. Gün ağarmadan yavruların ağıllarından çıkarılıp güdülmeye başlanması gerekirdi. Aksi takdirde hem acıktıkları için hakları olur, hem de bağırarak kıyameti koparırlardı. Temmuz güneşi cayır cayır yakar, Hökez’de bir ağaç gölgesi yok, bir gram su yok. O günlerdeki susuzluğum ve güneşte yanmışlığım, dün gibi hala aklımdadır.

Şansımıza yeni yağmur yağmışsa kazan ve tencere büyüklüğündeki “gaklık” adını verdiğimiz kaya oyuklarına biriken suları bir hafta on gün süre ile içebilirdik. Tabi yalnızca biz çobanlar değil, yılan, çekirge, serçe, tilki, böcekler, mallar ve daha bir çok ortaklarımızla birlikte.

Hökez’de davar güderken, Bucak’a tepeden bakma şansımız olurdu. Eski sanayinin demir ve çekiç sesleri, at arabalarının sesleri, kamyonların gürültüleri, bir de toplam olarak şehrin seçilemeyen gürültüsü, dağın eteklerinden başlayarak, dalga dalga bize doğru gelirdi.

Bu gün dahi aklımdan hiç çıkmayan bir ses vardı ki, en net bir şekilde onu duyabilirdim. İlçemizin tek yazlık sinemasının (Saltoğlu sineması), külüstür bir aracı yanlarına o günkü oynatılacak olan filmin afişini asarak, ikindiden itibaren hava kararana kadar İlçenin her bir cadde ve sokağını ziyaret ederek canlı anons yapardı: “Sevgili sinema severler, bu akşam Salt oğlu sinemasında sezonun en güzel filmi sizlerle birlikte olacak. Ezo Gelin. Ezo Gelin. Ezo Gelin. Başrollerde Fatma Girik ve Cüneyt Arkın”.

Ben her gün hangi filmin oynayacağını taaa dağdan en net şekilde duyardım ama, sinemaya gidebilmem çok sınırlıydı. Kutsal görevimden dolayı.

Bir gün sabah erkenden şafakla Bucak manzaralı Hökez’de oğlak güdüyorum. Bucak’tan bir simitçinin sesi adeta gökleri yırtarak bana kadar net bir şekilde geliyor. Çocukluk işte, yalnızlıktan veya boşluktan olacak herhalde. Simitçi: “taze gevrek simiiiiiiiiit” diye bağırıyor. Arkasından ben de bağırarak, aynı ses tonuyla tüm sözleri tekrarlıyorum. Bu durum epeyce devam etti. Tabi beni kimsenin duyma şansı yok, ben bundan eminim zannediyordum ki….

Ertesi gün İbrahim abim: “Ya dün dangalağın biri Hökez’in tepesinde resmen simit satıyordu, bir anlam veremedim” demesin mi!!! O bendim demek mümkün mü. Yutkundum, yutkundum, “Allah Allah, kimdi ki acaba” diyebildim… 

Selam, sevgi ve dualarımla… Allah’a (cc) emanet olunuz…