“ Hindenburg ve Tahin Helvası”

Aziz okuyucularım, “Nerden çıktı bu tahin helvası?” diyeceksiniz. Bu adı taşıyan yazının, çok sevdiğim yazarı rahmetli Ragıp Akyavaş Hoca da okuyucularına yıllar önce böyle seslenmişti...

Gündemde Nato Var

Yaşım icabı, Nato’ya girdiğimiz o günleri ve o yılları çok iyi hatırlarım.  Daha açık bir ifâdeyle, Rusya’dan ve onun Çarlık devri olsun, Komünistlik devri olsun hiç değişmeyen siyasetinden çok çekmiş bir milletin, bu hususta çok hassas olan bir âilenin evlâdı olarak çok korkup ürktüğümü de… İsmet Paşamızın perişan hâlini, başta Rus’u çok iyi tanıyan anneannem olmak üzere evimizi istilâ eden havayı da…

Anneler Günü Üzerine Birkaç Söz

Her mukaddes, hürmete lâyık varlığı senede bir güne sıkıştırarak vazifesini yaptığına inanarak ferahlayan Batı’yı taklit etmekte o kadar ilerledik ki anne denilen varlığa da onlar gibi senede bir günü ayırıvererek ferahlayıp rahatladık. Çiçekçilerin ve hediye satan dükkânların da yüzünü güldürdük.

Peygamberimiz ve Çocuklar

En büyük zevkimiz kesip biçmek… “Bu kadındır, bu yavrudur.” demedik. Sonu gelmişti insanın… Lâkin Seni kulsuz bırakmak istemedik. Arif Nihat Asya

Tolerans Dini

Dinimiz müsamaha dinidir. Bakmayın siz bazı kişilerin “Cennet Çavuşu “kesilmesine… Her şeyiyle apaçık ortadadır dinimiz. En güzel kapısının adı da müsamahadır. Hiç suiistimale ihtiyaç bırakmayacak kadar geniş bir müsamaha. Ramazan ayındayız, misali oruçtan verelim. Bir gün birisi geldi, büyük peygamberimizin huzuruna ve aralarında mealen şu konuşma geçti:

O Bir Yetimdi Ama İnsanlığın Efendisi Oldu

Allah onu Peygamberlik denilen en yüksek makama lâyık gördü. Babasını, annesini, dedesini çok küçük yaşta kaybetti. Amcası Ebu Talib’in himayesinde büyüdü.  Çevresi O’na “El- Emin” vasfını lâyık görmüştü. Peygamberliğine inansın, inanmasın günümüzün insanının O’nun bir tavrına, vahiy meleğinin geldiği andaki haline çok dikkat etmesi lâzımdır.

Oruçsuzluk

Aziz okuyucularım mübârek Ramazan ayına kavuştuk ama ne yazık ki onu gene çeşitli sıkıntılarla boğuştuğumuz bu kâbus gibi günlerde karşılamak nasip oldu. İnşallah bereketiyle gelir, arkasında hayırlar, güzellikler, ferahlıklar bırakarak bizlere vedâ eder.

Çanakkale Rûhu

Çanakkale sâdece bir muhârebe değildir. Büyük bir savaştır, olanca coşkunluğu ile millî ruhun, yazdığı bir destandır. Çanakkale’yi geçilmez kılan bir destan… Türk ordusu Çanakkale’de her tümeni, her birliği ve her kumandanı ile kendisinden bekleneni değil beklenmeyeni de yapmıştır.

Atatürk, Bayar ve Türkiye İş Bankası

1924 yılı.  Cumhuriyetimiz daha bir yılını doldurmamış. Mustafa Kemal Paşa’nın, o yılların söyleyişiyle “Gazi Hazretleri” nin evliliği ise bir yılını henüz bitirmiş. İşte o sıralarda Mustafa Kemal Paşa’nın kayınpederi Uşâkizâde Muammer Bey Çankaya köşküne gelerek kendisine bir teklifte, daha doğru bir ifade ile bir ikazda bulunur: “

Gündemde Hep Kadın Var

“ Elbet sefil olursa kadın Alçalır beşer” Tevfik Fikret

Bir Ülkeyi İki Şey Yıkar; Zulüm ve Adâletsizlik

Bir ülkeyi İslâm dışı olmak değil, İslâm dışı değilim, müslümanım dediği halde Kur’anın esası olan Hak ve adâletin çok dışında dolaşmakta ısrar eden, devleşmiş nefislerinin esiri olan  liderler ve onların emir kulları yıkar. Bu hüküm Kur’an-ı Kerim’in özünden çıkan bir hükümdür: “Zulme bulaşmış, adâletten uzaklaşmış bir iktidarın ve onun hükmü altındaki bir toplumun yıkılışı, bir başka deyişle kıyameti yakındır.”

Aziz Okuyucularımla Bir Dertleşme

Efendim, günlerdir bir mahalle kavgası içindeyiz. Sayın devlet adamlarımız! Meclis’in çatısı altında birbirlerini yemeleri yetmiyormuş gibi siyâset sahası dışındaki bazı konularda da, Hz. Âdem ile Hz. Havva hakkında da ahkâm keserek büyük bir asabiyetle konuşmaya başladılar. Bütün kutsal kitaplarda insan cinsinin kadın, erkek olarak babası ve anası olarak tanınan Hz. Âdem ve Hz. Havva hakkında… Neymiş bir zamanlar kendilerini çok seven  Sezen Aksu Hanım, 2010   referandumunda  verdiği “EVET” oyunu, “HAYIR” diyenleri,  lekeli ilan ederek çoşkunlukla ilân eden Sezen Aksu Hanım  beş yıl önce yazdığı bir şarkısında Havva anamızı ve Âdem babamızı  “cahiller” diye çağırmışmış. 

Sağcılık Nedir?

Evet, aziz okuyucularım sağcılık nedir? Hangi değerleri barındırmaktadır ve insanı insanlıktan çıkaran daha doğrusu insanı hangi tehlikeli vasıflardan arındırmak istemektedir? 

Nâzım Hikmet’in Dramı

Bu günlerde televizyonlar ve pek çok gazete Nâzım Hikmet çığlıklarıyla dolu. Maksatları modası geçmiş,  hüküm sürdüğü yerleri virâneye çevirmiş bir ideolojiyi diriltmek… Hem de o çarpık ideolojinin tek temsilcisi zannettikleri zavallı Nâzım’ın sırtından…  Nâzım Hikmet’in son nefesine kadar yaşadığı büyük dramı ve aldanışı hiç hatırlamak istemiyorlar.  Olsun…

Edebiyat ve Mûsikî Tarihimize Geçen Bir Şiirin ve Şarkının Hazin Hikâyesi

“Türk edebiyatının şerefli ve büyük ismi Fâruk Nâfiz’i, kültürüyle, sesiyle, unutulmaz besteleriyle hiç unutamayacağımız Alâeddin Yavaşca’yı saygı, muhabbet ve rahmetle anarak.”  Fâruk Nâfiz, Meşrutiyet yıllarından beri Kadıköylü… Haydarpaşa’dan sonra Osmanağa Camii’nin yanındaki dik yokuşta bir evde oturmuş, şiir yazmaya çocuk sayılacak yaşlarda, 14 -15 yaşlarında “Balkan Savaşı” denilen o büyük facianın tesiriyle, daha doğrusu tahrikiyle başlamıştı.

Bir Başka Atatürk

Atatürk bakışlarını salondakilerin üstünde gezdirerek  “Biz burada pek de münasebetli bir iş yapmıyoruz. Gecenin bu saatinde hem de Cumhuriyet’in Onuncu yılını kutlayan vatandaşların neşesini bölerek oturmuş konuşuyoruz. Doktor Zeki’ye dönerek  “ Haklısınız  Zeki Bey eksiklerimiz var.

Bir Başka Atatürk

Gözlerini salondakilerin üstünde gezdirdikten sonra  yüzbaşıya  döndü: “ Bak dinle yüzbaşı!.. Benim 34 yaşında kumandan olmam yanlış… Senin 36 yaşında yüzbaşı olman yanlış değil… Sen olağanüstü günlerle, sıradan günleri birbirine karıştırıyorsun. Bir ihtilâl ortamı ile bir düzen ortamının ne demek olduğunu bilmiyorsun. Benim kumandan olduğum  yıllar, bir imparatorluk çatırtılar içinde batıyordu.. Vatan hercümerç içindeydi. Dünyânın en büyük devletlerinin gemileri, askerleriyle Çanakkale Boğazı’nı zorluyordu.  Sen ana-baba gününün ne olduğunu bilir misin?

Bir Başka Atatürk

1933 yılının 29 Ekim gecesi… Türkiye’de, bilhassa Ankara ‘da vur patlasın çal oynasın…  On yıl içinde Ankara yenilenmiş. Oteller ve sefaretler dost ülkelerden gelen misâfirlerle dolu. … Atatürk kordiplomatiğe yemek veriyor. Ankara Palas misâfirleri ağırlamaya yetmemiş,  Ziraat Bankası’nın  girişindeki holde de bir balo var. Atatürk çok neşeli, Türk Ocağı’nın  salonunu doldurmuş olan yabancı ülke temsilcileri ile konuşuyor, şakalaşıyor,  kadeh  kaldırıyor. Geç saatlere doğru yabancı misâfirler müsaade isteyip çekiliyorlar.

Ses Bayrağımız Türkçe

Aziz dost, kıymetli yazar Oğuz Çetinoğlu Beyefendi’nin kaleme aldığı ‘ SES BAYRAĞIMIZ TÜRKÇE ’ isimli kitabının satırları arasında gezinirken ‘ Bu kitap bir ıstırap çığlığı ’ diye düşündüm. Büyük bir araştırmanın, emeğin ve yorgunluğun neticesinde ortaya çıkmış bir ıstırap çığlığı…

Sabrın Taştığı Günler - Büyük Taarruz

1922 senesinin Haziran’ı… Meclisin homurdanmasına, muhalefetin iyice azmasına rağmen ordu Sakarya zaferinden aylar geçtiği halde kıpırdamıyordu. Sakarya’da dökülen kanlara hebâ olmuş gibi bakılıyor, Yunan’ın artık Anadolu’ya iyice yerleştiğine inanılıyordu. İsmet Paşa’nın karargâhına gelen Fevzi Paşa “ Ben artık Ankara’ya gidemem “ diye sızlanıyor, Ankara’da “Bize yapmadıkları kalmıyor, Mustafa Kemal Paşa’nın çekmediği yok” diyordu.