Değerli SADIK TURAL Hocam, 2002'de, Türkçemize çok büyük zarar veren "katı kamplaşma" hakkında, çok cesur ve çok haklı bir açıklamanız olduğunu, bir vesileyle okudum! Keşke o dönemlerde sizi takip edebilseydik!..
Nebiler ve Resulle r, diğer insanların yapamayacağını, söyleyemeyeceğini, söylerler, yaşarlar. Buna mucize denir. S onraki basamak velîlerin, sûfilerin keramet denilen hâlleridir. Bu türden hâller,yaşantılar ve bilgiler, zaman ve mekânı aşar. Üçüncüsü fen ve tabiat bilimlerinde veya sosyal bilimler ile sanatta, buluş, icat veya yeni bilgiler var edenlerin, dehâ sayılacak yansıtmaları.
Şairler ve yazarlar, toplumdaki çürümeler karşısında çığlık atanlardır. Her okuyucu, özellikle de araştırıcılar, şair ve yazarların, hayat hikâyelerini de, hangi toplum tabakasına hitap etmeyi ısrarla sürdürdüğünü, hangi ideal ve/veya ideolojilerin sözcüsü olduğunu da bilmek isterler, biyografilerini de. Bazı Avrupalı araştırıcılar, şair ve yazarların densiz ve/veya suça meyilli olduklarını; kendilerini kitap aracılığıyla kurtarmaya çalıştıklarını; sıkılganların, cânilerin bunların arasından çıktığını söylüyorlar.
Kıssaların mesajı şu: “İnsanlar ve cinler, size tekrar tekrar söylüyorum: Bilgi saydıklarınız, benimsedikleriniz, yanlış tercih ve tahlillerdir, doğru olmayan hükümlerdir. Benim verdiğim bilgiyi öğrenin” . Vahiy muhataplarının çoğunluğu Elçi’nin tebliğini dinlemeyip onlara karşı çıkmış, taşlamış, kovmuşlardır.
Yazılım (kader) kavramı belirlenmişlik nitelikli ön hükümler anlamındadır. Yedi âyet olan Fatiha Sûresi’nin, her birinin bir yüce bekleyicisi var. Yedi âyetin yedi ayrı gök katında kendi yörüngesinde dönmekte olan yedi büyük gezegenle de ilişkili olduğunu söylenmektedir. 8. kat, sabit yıldızlar alanıdır. 9. kat ise arş-ı âlâ. ...
İnanç/iman özü yıkayan, insanlaştıran, ruha yön veren kabullenmelerdir. Özde değil kabukta kalan inanç, ilkelliğin bir başka boyutudur. İnancını yobazlık olarak yansıtanlar ise ilkellikten kurtulamayanlardır. Bir inanç grubunun din sayılması için, Allah/Rab/Yaratan inancı; Yaratan’ın görevlendirdiği elçi; elçinin aldığı vahiy nitelikli emir ve yasaklar gereklidir. Toplumlardaki yaşanmış ve yaşanması gerekeni, vahye dayalı din anlatıyor.
Söz’ün edebiyatlaşması Kelimelerin Can ve Ruh kazanması Karac’oğlan sevgilisine, “Bu gece ayın 14’ü, 21.15’ten sonra çıkar mısın? Seni görmek istiyorum; hem konuşuruz hem de öpüp koklaşırız.” demiş... Kız da kabul etmiş. Karac’oğlan gecenin ortasına kadar beklemiş, kız gelmemiş. Şafak sökmeye başlamak üzere, saatine bakmış, beşe yirmi var. Sinirlenmiş: ‘Ey cadı niye gelmedin?’ demiş. Hayır, bu ifadelerdeki kelimeler doğru değil : Karac’oğlan’ın da, kızın da saati yoktu. Onların zaman bilgisi, güneşle ve ayla. O, sinirlenmemiş ve demiş ki: “Ay da geldi orta yeri dolandı/ Kavil verdi cahil gönlüm inandı/. Bilmem gaflet etti uyudu kaldı/ Sö z verdi de ela gözlüm gelmedi.”
Türkçede “Edebiyat” adlı bir kelime var. Batı dillerindeki karşılığı “Literatür” . Batıda literatür kelimesi aynı zamanda bir konudaki yazılmış kaynaklar listesi demektir. Literatür kavramı, yaklaşık 400 yıldır sözle ve güzel ifade edilmiş bütünlükler ( kompozisyonlar) anlamını taşımaktadır.
İnsan zihni genellemeyi çok seviyor; hâlbuki en tehlikeli hüküm verme yolu her şeyi bir torbaya doldurmak, herkesi aynı terazi ile tartmaktır. Bu tehlikeli duruma karşılık bir söz sanatı var ki onu kullanırken tehlike aklınıza gelmez: Tekil olanı veyâ tekil gibi söyleyerek çokluğu/çoğunluğu kastetmek, düşündürtmek, çok olana bağlı çağrışımlar oluşturmak, mecâz-ı mürsel sanatını oluşturur. Bu türden genellemeler mâkul, meşrû ve mecazlı ifâde sayılır. Bir örnek de bunun için vermeliyiz:
Diğer yandan İslâmiyet’e giren Türk soylu halklarda bu inanç ve uygulamalar Hz. Fatma ile bağlı olarak yaşaya gelmiştir. [1] [1] Hz. Fatıma’nın ellerinin, nefesinin, duasının şifa verici, bereket kazandırıcı olduğuna inanmak Türk soylu halklarla mı sınırlı, bunu bilemiyorum; ancak hem Türkiyede hem Türk soylu halklar yurdunda bizzat şahidi olduğum bir uygulamaya (ritüel demeye dilim varmıyor) işâret etmeliyim: Hasta, şifacı, el almış, ocaktan olduğu bilinen orta yaşlı bir kadının önüne sırtı dönük oturur. Başta üç kere, “Benim elim değil, Fatıma anamızın eli, sayrılık gitsin, albızlar, alkızlar gitsin biiznillah, inşallah… Fatıma anamızın yüzü suyu hürmetine, duası hemen kabûl olan ulu kişiler yüzü suyu hürmetine, elim benim değil Fatıma Anamızın eli, şifâ Allah’tan…” diye üç kere deyip sonra Kur’an’dan, İsrâ suresinin, anlamı, “Biz inananlar için öyle bir Kur’ân indirmekteyiz ki, o büyük bir şifâdır ve yüce bir rahmettir” olan 82. âyetinin Arapçası ile Şuarâ Suresi’nin 80 ve Nahl Suresi’nin 69. âyetini -ki bunlar toplam 23 kelimedir, Fâtihâ kadardır- okuyorlar; ardından üç kere yine “Benim elim değil, Fatıma Anamızın eli…” duasını takrarlayıp bu esnâda da hastanın başını yüzünü omuzlarını sırtını sığıyorlar. Türkçedeki sığamak fiili oldukça zengin anlamlı ve işlevlidir…
Analar şiirinde, Bâkiler’in çektiği fotoğraflara yansıdığı kadarıyla ‘anne’lerin altı ayrı görüntüsü vardır: Garibin annesi, fakirin annesi, şâirin annesi, şâirin kayınvalidesi ve şâirin çocuklarının annesi.
Kur’ân’ın hikmetlerinden birkaç örnek verelim:
Bir insanı hayata getirip ( doğurup ) veyâ o ölçüde sâhiplenip, bebek, çocuk ve ergeni yukarıda sıraladığımız korkulardan kurtarabilecek, onun en yetersiz, güçsüz ve beceriksiz zamanlarında ihtiyaçlarını karşılamayı üstlenecek insan, annedir… Gerçekten duru ve temiz sevgi, karşılıksız şefkat, beklentisiz himâye (arka çıkma, dayanak olma, sâhip çıkma) ve çâresizliğin sınırlarını zorlayan bir fedâkârlık, analık duygusunun hikmetleridir.
Yavuz Bülent Bâkiler’in bu şiirinin oluşturucu kavramı ana , tema sayılacak çerçevesi ise analık duygusu ’dur. Annelik duygusuna bağlı psikososyolojik değer ve davranışların, şiirin bütün hücrelerine yansıdığı görülüyor.
ANALAR şiirinde, ilk iki dört mısralık parçada 6+5 düzenine -iki mısra hâriç- uyulmuştur. Bilindiği gibi gelenekli Türk şiirindeki vezinler, atın koşma ritimlerine benzetilerek oluşturulan tercihler topluluğudur. Atların koşmasına bağlı ritimler olarak kurallı yapılara dönüşen 3+3; 4+3; 4+4; 4+4+3, 6+5 vezinleri çok yaygın olarak kullanılmıştır.7+7 de, şehirleşmeye bağlı olarak yaygınlaşmıştır. Bâkiler, gerek 6+5, gerekse 4+4+3 ölçülerini düzenli kullandığı gibi, 7+5, 7+8 ve 8+8 gibi genişlemiş, gelenekten çok şâirin tasarrufunun oluşturduğu mısraları da tercih edebilmektedir.
Şekil Şekil , bir varlığın görme ve dokunma duyularımıza gönderdiği uyarımlara bağlı olarak verilen hükümlerdir. Her varlık mutlaka bir şekil (dış yapı, biçim) taşıyarak zihnimizdeki yerini alır. Kelimeler hem anlamca etkili hem de âhenk uyandıracak dikkatlilikle kullanılarak, mısra denilen yapıyı; mısralar da kümelendirilerek, ya bağımsız ya yarı bağımlı bütünlükleri oluşturur.
Şiirin, Yapısı ve Çarpıcılığı Farklıdır Her nazım şiir değil, her şiir nazım değil… Şiir, malzemesi dil, hedefi ise okuyanı dinleyeni heyecânlandırıp, o metinle bütünleştirici bir etki uyandırmak olan yüksek iletişimli bir bütünlüktür.
A N A L A R… Garibin anası pencerelerden Yanık türkülerle yollara bakar. İncecik yüzünde her akşamüstü Çizgi çizgi, nokta nokta bir efkâr
Bu iklimi oluşturan valimizden, öğretim elemanlarından ve memurlardan, buraya koşan yüce gönüllü şairlere kadar her ruha, binlerce selâm olsun.
Dua ve dilekten, küfre; sevgiden nefrete, özlemden, kaçışa, günlük anlaşmadan bilime, sokak argosuna kadar bütün ifade kalıplarına damla damla sızan, bu damlalarla kültürümüzü zenginleştiren bir Türkçe var.

