Prof. Dr. Hasan ONAT

Akademisyen

Ölülerin Egemenliğinden Kurtulmak Mümkün mü?

Tanrı, en güzel şekilde yarattığı insanı, birtakım yaratıcı yetilerle donatmıştır. İnsanın yaratıcılığı, Kur’an’ın diliyle “insana isimlerin öğretilmesi” (2/31) ile birlikte başlar. İsimleri, varlıklara isim vermeyi öğrenen insan, kendi ürettiği kelime ve kavramlarla düşünmeyi başarır. Yaratıcılık düşüncede başlar. İnsanın yaratıcılığı hem öğrenmeye açık olmayı, hem takdir yeteneğinin gelişmiş olmasını, hem de takdir edilmeyi gerektirir. Yaratıcılığın en mühim gıdası fark edilmek ve takdir görmektir. Hayatın anlamı insanın yaratıcı yetilerinde gizlidir. Yaratıcılıklarını yitiren birey ve toplumlar yönlerini maziye çevirirler. Bu durum, geçmişin kutsallaştırılmasını beraberinde getirir. Kutsal bir nitelik kazanan geçmiş, insanın anlama menzilinin dışında kalır. Geçmişi doğru anlayamayanlar, yavaş yavaş ölülerin egemenliği altına girerler ve ölü/ölüm sever hale gelirler.

Ölü/ ölüm severliğin en kötü tarafı, gerçek engellenmenin ölülerden geldiğinin farkına varılamamasıdır. Yargısız infaz yapmaya başlayan ölüler, her zaman dirilerden daha tehlikeli olurlar. Mevcut halde, Müslümanların geleceği ölülerin ipoteği altındadır. Kendi mazimiz bizi, ayaklarımızdan tarihin derinliklerine değil, bataklıklarına doğru çekmektedir. Son iki asırdır yaşadığımız olumsuzlukların, içselleştirmeye çalıştığımız şekilciliğin, yüzeyselliğin; meşrulaştırmaya çalıştığımız hoyratlığın; görmezlikten geldiğimiz çelişkilerin arkasında maziye mahkum olmanın getirdiği bir tür kuşatılmışlık duygusunun yattığını düşünmekteyiz. Sorun, büyük ölçüde yaratıcı yetilerin dumura uğramasından kaynaklanmaktadır. Yaratıcılık kaybolmaya başlayınca, çözüm mazide aranır ve ölülerden medet umulur. Ölülerin egemenliğinden kurtulmadan özgürlük bilincinden söz etmek mümkün değildir.

Maziye mahkum olmanın ve ölülerin egemenliğine boyun eğmenin yaratıcılığı yitirmenin yanında daha pek çok sebebi vardır. Müslümanların son iki asırdır yaşadıkları birtakım olumsuz tecrübelerin hem umutsuzluğu derinleştirdiği, hem de maziye yönelmeyi kolaylaştırdığı söylenebilir. Hayatın kuralıdır; güçlü kültür ve uygarlıklar, daima zayıf kültür ve uygarlıkları etkisi altına alır. Müslümanlar yaratıcılıklarını kaybetmeye başladıkları anda, bilginin gücüne sahip olma imkanını da kaybettiler. Sonunda, hem medeniyetten, hem de medeniyet bilincinden oldular. Bu durum Türkiye’nin dışındaki Müslümanların yaşadığı hemen bütün toprakların Batılıların sömürgesi haline gelmesine yol açtı. Denize düşen yılana sarılırmış. Müslümanlar da, belki de hayata tutunabilmek için yönlerini maziye çevirdiler. Ölülerden medet umdular; onlarla bütünleşerek ölü/ölüm sever hale geldiler. Sonunda güzelim İslam’ı siyasallaştırarak kurtuluş ideolojisine indirgediler ve kendi geleceklerini “ölülerin ipoteğine” terk ettiler.

Din adına, ahlak adına, ibadet adına yapılan konuşmalara, yazılıp çizilenlere şöyle dikkatlice bakmak bile, ölülerin bizim üzerimizde ne kadar belirleyici olduklarını anlamak için yeterlidir. Yönü geleceğe değil de, geçmişe dönük olanlar, maziyi kutsallaştırırken, ölülerin gerçek anlamda ölmüş olduklarını, toprak olduklarını unuturlar. Daha da ötesi, gelecek için bile ölülerden medet umarlar. En uç örneği verelim: Hz. İsa’nın ölmediği, kıyametten önce yeryüzüne döneceği düşüncesi. Kur’an, bütün canlıların öleceğini, Hz. Muhammed’in bile öleceğini söylerken, Hz. Muhammed’in öldüğü açık seçik ortada iken, Hz. İsa’nın ölmediği şeklindeki bir görüşün Müslümanlar arasında kabul bulmasını anlamak pek mümkün değildir. Yüce Allah şöyle uyarmaktadır: “(Ey Muhammed!) Biz senden önce hiçbir insana ölümsüzlük vermedik. Şimdi sen ölürsen, onlar sonsuza kadar yaşayacaklarını mı sanırlar? Her can ölümü tadacaktır. Bir deneme olarak sizi iyilikle ve kötülükle imtihan ederiz. Siz ancak Bize döndürüleceksiniz” (21/ 34-35). Evet, Hz. Muhammed de ölmüştür. Bu gerçeği anlayamayanlar, asla onu örnek alamazlar. Bu gerçeği göremeyenler, ölülerin egemenliğinden asla kurtulamazlar.

Diğer taraftan, ölülere ölü gözüyle bakmamak, bir anlamda onları ölümsüzleştirmek demektir. Zaten sevilen, sayılan, toplumda iz bırakan bazı insanların öldüklerinin kabullenilmesi kolay olmamaktadır. Buna bir de dinsel gerekçeler bularak, onların mevcut hayatta etkin oldukları görüşü eklendiği zaman, ortaya tabir caizse birtakım “ölü tanrılar” çıkmaktadır. “Ölü tanrılar” deyince Gustave Le Bon’u hatırlamamak elde değildir : "Hiç bir şey ölü tanrıların tozu kadar yok edici değildir." Ölülere tanrısal güç yükleyenler, Tevhid’in özgürleştirici imkanlarından yararlanamazlar. Daha da ötesi, gündemi bile ölüler belirlemeye başlar. Bu son cümlemizle ilgili olarak, son zamanlarda sık sık dile gelen Dersim meselesini, Adnan Menderes ve arkadaşlarının idamına yapılan atıfları hemen hatırlatmak isteriz. İşin ilginç yanı, ölüler, toplumu biçimlendirmek ve yönlendirmek için, acımasızca kullanılabilmektedir. Ölülerin kemiklerinin sızlayıp sızlamadığı, ölüler üzerinden yapılan politikanın seçilmiş travmaları besleyip beslemeyeceği kimsenin umurunda değildir. Maalesef toplumdaki zihinsel bölünmüşlüğün kalıcı hale gelmesi ve kendilerinde tanrısal güç vehmedenlerin taleplerine cevap verebilmesi için ölüler üzerinden siyaset yapılmaktadır. Ölüleri istismar edenler, bir gün ölülerin hışmına uğrarlar.

Kur’an, insanı özgürleştirmek için gelmiştir. Onun « ataların dini » adı altında getirdiği eleştirel duruş, dirilere, diri olmanın getirdiği sorumluluğu hatırlatmaktadır. Kur’an, geçmişin kutsallaştırılmasını şiddetle eleştirir. Kur’an’ın getirdiği bakış açısı son derece gerçekçidir. Geçmiş, esas itibariyle insanların geleceği üzerinde belirleyicidir. Bunun için eleştirel bir yaklaşımla olumlu ve olumsuz yönlerinin ayıklanması gerekir. Böylece daha önceki insanların tecrübelerinden, birikimlerinden sağlıklı bir şekilde yararlanma imkanı ortaya çıkar.

Şuara suresinde, Hz. İbrahim ile babası ve kavmi arasında geçtiği bildirilen şu diyalog, günümüz Müslümanına bir şeyler söylemek ister gibidir: (İbrahim) “Babası ve kavmine: ‘neye kulluk ediyorsunuz?’ demişti. ‘Putlara tapıyoruz, onlara bağlılık gösteriyoruz’ dediler. İbrahim: ‘Çağırdığınızda sizi işitirler mi? Yahut size fayda veya zarar verebilirler mi?’ dedi. Onlar, “Hayır, fakat atalarımızdan böyle gördük’ dediler”. (26/70-74). Hz. İbrahim’in sorusuna verilen cevabın, soru ile hiçbir alakasının olmadığını anlamak pek zor değildir. İnsanlar, ya böyle bir soruyla hiç karşılaşmadıkları ya da, verecekleri cevabın kendilerini daha güç ve gülünç bir duruma düşüreceğini hissettiklerinden, kendilerince doğruluğu tartışılamayacak olan geleneğe sarılmak ihtiyacı hissediyorlar. Bir şeyin geçmişten beri yapıla geliyor olması, o şeyin doğruluğunun kanıtı olamaz. Toplumda töre cinayeti gibi nice gelenek-görenekler vardır ki, onların doğru olduğunu söyleyebilmek mümkün değildir. İnsanlar gerçekle yüzleşmemek için, soru ile hiç alakası olmayan ifadeler kullanabilirler. Doğrunun/gerçeğin ağırlığından korkanlar, kendilerine sığınak bulabilmek için geleneklere sarılırlar.

Kur’an, cehennemliklerden söz ederken şöyle bir ifade kullanır: “Çünkü onlar, atalarını sapkın bir halde bulmuşlar ve bilerek, onların peşinden koşa koşa gitmişlerdi” (37/69-70). Geçmişten intikal eden her şeyi sorgusuz sualsiz, eleştiri süzgecinden geçirmeden kabul etmek, bilinçsizce eskilerin izlerini/geleneği takip etmek, eskilerin yanlışlarının geliştirilerek sürdürülmesi anlamına gelmektedir. Bu ölülerin egemenliğinde yaşamak değil midir?

Geçmişi anlamak, bizden önce yaşamış büyük alimlerin görüş ve düşüncelerinden yararlanmak, bilim yolcusu olan herkesin yapması gereken bir iştir. Akıllı insanlar, öncelikle başkalarının tecrübesinden, birikiminden yararlanmasını bilirler. Yine akıllı insanlar bilirler ki, bir alim ne kadar büyük olursa olsun, içinde yaşadığı zaman dilimi çerçevesinde fikir üretir. Hz. Peygamberle birlikte vahiy kapısı kapandığına göre, hiç bir alimin hiçbir görüşü, mutlak doğru olamaz. İşte ölülerin egemenliğinden kurtulmanın gerekliliğini ortaya koyan temel ilke budur. Ölülerin egemenliği, yanlışların dinleşmesine, dinin işlevinin ortadan kalkmasına yol açar.