Türkler, insanlığın faydalanacağı bilgilerin üretilmesinde önemli görevler başardılar. Müslüman olmadan önce, savaş âletleri yapımında, demircilik, ziraat, hayvancılık, tıp ve sanat gibi alanlarda dikkate değer tecrübe sağlamışlardı. İslâmiyet’i kabul etmelerinden sonra gerek insanî gerekse İslâmî ilimler alanında önemli atılımlar gerçekleştirdiler. Medreseler ve diğer eğitim kurumlarıyla İslâmiyet’e hizmet ettiler.
Semerkant, Buhara, Fergana, Hârizm, Nesef ve Cürcân gibi Türklerle meskûn şehirler kısa süre sonra İslâm ilim merkezleri arasında saygın bir yer edindi. Çünkü İslâm'la birlikte Türkler, kalemi de kılıç gibi önemli bir güç olarak kullanmaya başlamışlardı. Yusuf Has Hâcib, bu gerçeği; ‘Memleketler kılıç ile fethedilir, ancak kalem ile hükmedilmesi sâyesinde elde tutulabilir.’ Cümlesiyle çok veciz bir şekilde ifâde etmiştir. Kalem ile idâre edilen şehirlerde, herkes kendi arzusuna erişir ve nasibini elde eder.
Karahanlılar’dan başlayıp Selçuklularla devam eden; câmi, medrese, kütüphâne, tıp okulu, hastahâne, hamam, imarethâne ve rasathâne yapımı Osmanlılarda doruk noktasına ulaşmıştır. Bu hizmetler, Timurlular döneminde artarak devam etti. Türkler kadar ‘bilgin hükümdar’ı olan başka bir millet yoktur. Bir başka hâkîkat daha: Türkler kadar ‘şâir ve mûsıkîşinas devlet adamı’ olan millet de yoktur.
İslâm dünyâsı tefekkür ve medeniyet târihinde Farâbî, Bîrûnî ve İbn-i Sînâ gibi bilginler sâyesinde şerefli bir yer elde etmiştir. Hârizmî, Ferganî, Yusuf Has Hâcib, Kaşgarlı Mahmud, Yûnus Emre, Uluğ Bey, Fuzûlî, Mimar Sinan, Kâtib Çelebi, Ali Kuşçu insanlığa ve İslâmiyet’e hizmet ederek Türk târihini süsleyen örnek şahsiyetlerdir.
Türk soyundan ilim adamlarının insanlığa ve İslâmiyet’e hizmetlerini, bir başka Türk âlimi Prof. Dr. 1924 doğumlu Fuat Sezgin Türkiye’ye ve dünyâya duyurmak için fevkalade önemli hizmetlerde bulunmuştur.
Türk asıllı âlim Mâtürîdî’nin; önemli İslâmî bir ilim olan kelam (*) dalında İslâmiyet’e hizmetleri büyük olmuştur.
Mutezile, Şi’î-İsmâiliyye, Mürcie ve Eş'ariyye mezhebi mensupları arasında da Türk kelâmcılar vardı. Ancak Türk coğrafyasında ortaya çıkan ve kurucusuna nisbetle Mâtürîdîlik olarak bilinen kelâm ekolü, bütünüyle Türk bilgin İmam Mâtürîdî’nin katkılarıyla kurulmuş bir düşünce ekolüdür. Bu yüzden Mâtürîdîlik denilince Türkler ve Türk mütekellimler (**) akla gelmektedir. Bu mezhep içinde yetişip eserler kaleme alan çok sayıda kelamcının, Türk olarak sunulması tesadüfi değildir.
(*) kelam: İslâm dininin inanç/akaid konularını irdeleyen ve târihî olarak bu çerçevede gelişen dini-felsefî kuram ve teorilerle ilgilenen ilim dalıdır. Kelam ilmi, imanla ilgili sorulara aklî deliller kullanarak izâh ve ispat getirme maksadıyla geliştirilen teolojik felsefenin adıdır.
(**) mütekellim: İman eseslarını kelam metoduyla açıklayan ilim adamıdır.
Hanefî hukuk ekolünün teşekkülünde ve İslâm coğrafyasında güçlü ve etkili hâle gelmesinde, özellikle miladî 11 ve 12. asırlarda yaşamış Mâverâünnehirli Türk fakihlerinin faaliyetleri önemli bir yere sâhiptir. Karahanlılar döneminden başlamak üzere, Serahsî, Nesefî Ömer, Muhammed eş-Şeybânî, Muhammed et-Türkî el-Balasagunî ve Mahmûd es-Sâğûcî gibi Türk asıllı 300’e yakın fakih yetişmiştir.
Türk fakihler arasında kadın fakihlere de rastlanmaktadır. ‘Tuhfe’ adlı fıkıh kitabının yazarı Alâeddin es-Semerkandî'nin kızı Fâtıma, devrin önemli kadın fakihlerindendi.
İslâmî ilimlerden tefsir dalında da Türklerin önemli bir yeri vardır. Ebû Abdullah Hasan b. Ali el-Kaşgarî, Ebü'l-Kâsım Ahmed b. Muhammed, Zeyneddin el-Hanefî el-Buhârî el-Annâbî ve Zemahşerî önde gelen isimlerdendir.
Bütün bu isimler, som altından yapılmış gibi bir tac kapının maddî ve mânevî ikliminden geçerek dünyâyı aydınlatmak üzere yedi iklim dört bucağa dağılmışlardır. O tac kapı, Türk asıllı İmam-ı Âzâm Ebû Hanife’dir.
Osmanlı döneminde, on kadar tam tefsir yazılmıştır. En önemli müfessirlerden biri; Çorum’un İskilip İlçesi’nde 30 Aralık 1490 târihinde dünyâya gelip 23 Ağustos 1574 târihinde İstanbul’da ebedî âleme intikal eden Mehmet Ebussuud Efendi’dir. Tefsir çalışmaları, Osmanlı’dan sonra-Cumhuriyetin ilanından günümüze kadar devam etmiştir. Şüphesiz bundan sonra da devam edecektir.
Türklerde hat sanatı ve özellikle Kur'an istinsah (*) çalışmalarında da önemli bir yere sâhiptir. Ayrıca hadis toplanması ve tasnifi konularında en önemli çalışmaları gerçekleştiren Buhârî, Tirmizî ve Nesâî Türktür. Selçuklular ve Osmanlılar döneminde Anadolu’da pek çok hadis okulu açıldı. Bunlara ‘Darülhadis’ denilmekteydi.
Türklerin, İslâm sanatlarında mahâretlerini sergiledikleri bir başka alan, tespih imalatıdır. Parmaklarımız ucundaki duâ tâneleri, Türkler tarafından sanat hâline getirilmiştir. Türklerin İslâm sanatlarında söz sâhibi oldukları diğer alanlar; tezhip, minyatür, gravür, ciltçilik, bezeme ve hat olarak sıralanabilir. Türkler hat sanatında o kadar muhteşem örnekler sergilediler ki; ‘Kur'ân-ı Kerim Hicaz'da nâzil oldu, Mısır'da okundu, İstanbul'da yazıldı.’ cümlesi, dillerde pelesenk (**) oldu.
(*) istinsah: Elle kopya ederek bir kitabın örneğini çıkartmak.
(**) pelesenk: sık sık tekrarlanan söz.
Türklerin Haçlı ordularına karşı mücâdeleleri hem insanlığa hem de asıl hedef olan Müslümanlara, dolayısıyla İslâmiyet’e yapılmış önemli bir hizmettir. Yüzbinlerle, yarım milyonlarla askerden oluşan Haçlı ordularının muhatabı çoğunlukla Türkler oldular. Haçlılara en ağır mağlubiyeti tattıran Selahaddin Eyyübî Türk’tü.
İnsanlığın ve Müslümanların karşısına çıkan en büyük tehlikelerden biri de Moğollardır. Moğolları perişan eden Memlük Sultanı Baybars da Türk’tü. Moğol asıllı insanlar, Altın Orda Hakanlığı’nın hükümdârı Berke Han’ın İslâmiyet’le şereflenmesinden sonra Türk kültürünü benimsediler. Berke Han’ın ahfadı, Kırım’da, Kazan’da, dinsizliği din olarak kabul ettirmeye çalışan Moskof sürülerine karşı uzun yıllar direndiler.
Hz. Muhammed (sav) sevgisinin edebî tezahürlerinin en güzel örneklerini de Türkler oluşturdular. Prof. Dr. İsmail Çetişli’nin ‘Türk Şiiri’nde Hz. Peygamber 1860-2011’ isimli eserinde bu muhteşem örnekleri okumak mümkündür. Mevlid-i Nebevî’yi yazan Süleyman Çelebi, bu şâheserlerin üzerine konulmuş olan yakut ve elmaslardan, pırlantalardan oluşan bir taç gibidir.