Târih şuûru; milletleşmesini tamamlayan cemiyetlerde, en ileri merhaledir. Yâni; ‘millet’ hâline gelmiş, bu hüviyeti kazanmış toplulukların, söz ve tavırdaki müşterekliklerinin zaman içersindeki birikimlerinin yekûnunu bu ‘şuûr” ile târif ve izah edebiliriz.
Biz, Türk milleti olarak, hiçbir millete nasip olmayacak kadar yüksek ve nezih değerlere sahip bir milletiz. Bu da şu demektir ki, maddî ve mânevî cepheleriyle, Türk millî kültürünü meydana getiren unsurlar, bu millî şuûrun esasını teşkil eder.
Orhun Kitâbeleri’nin metni esas alındığında bile, onun, bizim, o günden bugüne kadar, millet olarak yaşadığımız iyi-kötü bütün hâdiselerin tecrübî bir neticesi olduğu görülebilir.
Bundan hareketle; bir milletin, müşterek millî değerlerini teşkil eden hususları, başta lisânı/dili olmak üzere, ahlâkî, dînî, insânî, ilmî, ırkî, edebî, estetik ve içtimâî vasıflarındaki asgarî birleşenleri meydana getirir, diyebiliriz.
Aslında; millî vasıfları meydana getiren mahallî/her bölgeye mahsus düğünler, cenâze merasimleri, kuruluş ve kurtuluş günleri, dinî bayram günleri, asker uğurlamaları, yemek zevkleri gibi, yine müşterek özellikler taşıyan unsurlar, geçmişten ibret ve iftihar ile, geleceğe dâir müşterek hedef ve ülküler, tek bir tâbirde “millî târih şuûru”nda birleşir.
“Gök-Türk Devleti, M. S. 552 yılında Bumin Kağan tarafından kuruldu. …Devlet kuran âilenin asıl adı Türk’dü. Türkler, Gök-Türk adını, hâkim oldukları toprakların büyüklüğü ve enginliği sebebiyle aldılar. Gök, mâvi; Gök-Türk, mâvi gök kadar engin ülkelerin sâhibi Türk demekti.” (1)
“Türk”; millî târih şuurunun ‘ilk’ adı olarak, devlet kurmuştu. Elbette ki, önce vardı fakat kendileri Türk olduğu hâlde adlarıı Türk değildi.
Bu ‘ilk’, bir ‘hüviyet’ kazanma, ‘kendi olma’nın takdimi ve ifşâsı’dır.
Burada, görüldüğü üzre, “âilenin adı” tâbiri kullanılmıştır. “Âile” ve “Türk” kelimeleri, kök kelimelerdir. ‘Kendi olma’nın başlangıç ‘şuûru’dur.
Millet-millî-milliyetçilik gibi kelimeler söylenmemesine rağmen, aslında, zamanın şartlarına, sosyal ve kültürel değerlendirmelerine göre ‘îmâ edilen şey’, tamamen, mensup olunan milleti sevme mânasındaki ‘milliyetçilik’tir.
Bu milliyetçilik anlayışı; düşmanlık hisleri beslememek şartıyla, her milletin kendi milletini sevme hakkından gelir.
İsmâil Hâmi Dânişmend, “Türklük Meseleleri” adlı kitabında şöyle diyor:
“Tabiî bu vaziyette bir ”camia” teşkil eden “millet”in esasını “Türk” ırkı teşkil ediyor ve Orhon abidelerinde umumî surette “budun” kelimesiyle çok defa bütün bu “camia” kasdedilmesine mukabil, “Türk budun” tabiriyle de bu siyasî camianın esasını teşkil eden asıl unsur kasdedilmiş oluyordu.
Şu halde Gök-Türklerde “uğuş=ırk” ve “budun=millet”mefhumları çok kuvvetli birer şuur halini almış demekti. Avrupa müsteşriklerinin en fazla dikkatlerini celbeden nokta, ırk şuurundan ziyade millî şuur oldu. Ondokuzuncu asırda umumî bir Türk tarihi yazan (Leon Cahun) gibi son zamanlarda da o mahiyette bir eser neşreden (Rene Grousset) de bilhassa bu noktayı tabarüz ettirdi:
“Kutluğ Hanın oğluna medyun olduğumuz kitabe de gösteriyor ki Orhon Türk hanlığının ihyası bir nevi millî hissin ifadesi demekti.” (2)
“..Millî his”; millî şuurun ham maddesi gibi görünmesine rağmen, en itici, hamle yaptırıcı ve hedef belirleyici gücüdür.
Biz, son asırların eseri olan Avrupâî milliyetçiliği/nasyonalizmi kastedmiyoruz. Nasyonalizm; ya F(ı)ransız, ya Alman, ya İngiliz, ya Rus, ya Çin veya Yunan, Sırp yahut da, kozmopolit olduğu hâlde, ya da bir Amerikan nasyonalizmidir.
Tamamen menfaatçi, tamamen siyasî ve baskıcı, kendinden başka hiç kimseye hayat hakkı tanımayan insanlık dışı bir idraktir.
Bizde, bunu, ilk olarak, sosyolojik bir mesele olarak Ziya Gökalp ele alır.
Gökalp; “Türkçülüğün Esasları” adlı kitabında, “Türkçülük, Türk milletini yükseltmek demektir.” (3) dedikten sonra, şöyle der:
“Hulâsa, insan, bedbaht olur. Bu mütalâalardan çıkaracağımız amelî netîce şudur: Memleketimizde vaktiyle dedeleri Arnavutluk’tan, yahud Arabistan’dan gelmiş millettaşlarımız vardır. Bunları Türk terbiyesiyle büyümüş ve Türk mefkûresine çalışmayı itiyad edinmiş görürsek sair millettaşlarımızdan hiç tefrik etmemeliyiz. Yalnız saadet zamanında değil, felâket zamanında da bizden ayrılmayanları nasıl milliyetimizden hariç telâkki edebiliriz. Hususiyle bunlar arasında milletimize karşı büyük fedakârlıklar yapmış, Türklüğe büyük hizmetler ifa etmiş olanlar varsa, nasıl olur da bu fedakâr insanlara “Siz Türk değilsiniz” diyebiliriz. Filhakika, atlarda şecere aramak lâzımdır, çünkü meziyetler sevki tabiîye müstenid ve irsî olan hayvanlarda ırkın büyük bir ehemmiyeti vardır. İnsanlarda ise, ırkın içtimaî hasletlere hiçbir tesiri olmadığı için, şecere aramak doğru değildir. Bunun aksini ittihaz edersek, memleketimizdeki münevverlerin ve mücahidlerin birçoğunu feda etmek iktiza edecektir. Bu hâl, caiz olmadığından “Türküm” diyen her ferdi Türk tanımaktan, yalnız Türklüğe hiyaneti görülenler varsa, cezalandırmaktan başka çare yoktur.” (4)
Prof. Dr. Erol Güngör: “Millî tarih şuuru, millete ait tarihin basit vakalar yığınından ibaret değil de, bugünkü kaderi çizen mânâlı bir zincirin halkaları halinde anlaşılması demektir” (5) dedikten sonra, şöyle der: “Millî tarih şuuru, milliyetçiliğin temelini teşkil ettiği için, ona en çok düşman olanlar da milliyetçilik aleyhtarlarıdır. Bu tavrın tipik misâli Sovyetler Biriği’nde görülebilir. Orada millî varlığın –dil, sanat, edebiyat, vatan ilh.-meydana gelişi mânâsında bir tarih anlayışı yasak edilmiş, bunun yerine proleterya’nın sosyal mücâdeleleri açısından yeni bir tarih öğretilmiştir.”” (6)
Demek ki, millî tarih şuuru ile milliyetçilik, kuvvetli bir bağ ile perçinlenmiştir. Yeknesak, basit unsurlardan müteşekkil değil; maddî ve mânevî yüksek kültür değerlerinden meydana gelen maksatlı ve hedefli bir ilkeler bütünüdür.
Türk Milliyetçiliği ve millî tarih şuuru bahsinde önemle duran son dönem siyasetçilerinden, Alparslan Türkeş, Dokuz Işık adlı kitabının “Milliyetçilik” bahsinde şöyle der:
“Milliyetçilik, Türk Milletine karşı beslenen derin sevginin ifadesidir. Kalbinde başka bir ırkın gururunu taşımayan ve kendisini samimî olarak Türk hisseden ve Türklüğü adayan herkes Türk’tür.
(…) Milliyetçiliğimiz başkalarına karşı kin, garez duygularıyla beslenmez” (7)
Gazeteci –Yazar Arslan Tekin, “Türk Adını Silme Planı/Şark Meselesi’nin Son Aşaması” adlı eserinin “Türk’ün Tarihi Derinliği” başlığını taşıyan bölümünde şöyle der:
“Eski Türk tarihi sahasında önemli eserlere imza atan Prof. Dr. Ahmet Taşağıl’a, Türklerin tarihini ve dünyadaki yerini sorduk.
Türk’ün bir “etnik” kimlikten çok öte anlam taşıdığını görüyoruz.
Arkeolojik belgelere göre M. Ö. 3000, yazılı kaynaklara göre M. Ö.2250 tarihlerine kadar uzanan Türklerin eski tarihi Eski Ön Asya Mısır, Çin ve Hint tarihlerinden geç başlamaz. Bir başka deyişle dünya tarihi başladığında Türklerin tarihi de başlar. Bu bir abartı olmadığı gibi açık bir şekilde belgelenmektedir.” (8)
Demek ki, Türklerdeki millî tarih şuûrunun başlangıcının en az “üç bin senelik” bir geçmişi vardır. Bu şuur, kurmuş olduğu devletler vasıtasıyla çok geniş coğrafyalarda tahakkuk etmiş, bugün de yine büyük yerleşim mekânlarında ve dünyanın en önde gelen nüfus kesafetine sahip milletlerinin başında gelmektedir.
Türk dilinin, Türk kültürünün, Türk zevk ve sanatının en üstün mertebelerde temsili de bu yüksek tarih şuurunun varlığının ispatıdır.
Ne yazık ki; bugünün dünyasının/insanlığının ve onu idâre eden devletlerin başkanlarına/cumhurbaşkanlarına/k(ı)rallarına/emirlerine baktığımız zaman; bunların ne ilmî demokratik bir anlayışa ne âdil bir cumhuriyet ve insanlık anlayışına sahip olduklarına şahit olabilmekteyiz.
Son senelerin Amerika Birleşik Devletleri, Rusya’sı, Çin’i, F(ı)ransa’sı, İngiltere’si, İsraili, Sırp’ı, Yunanlı’sı…esefle söylemek gerekirse, ‘korkunç’ kelimesine dar gelecek bir menfaatçılık ve dahası gaddarlıkla, katliamlardan zerrece çekinmek bir yana, son sınırda bir ‘acımasızlıkla’ insanlığı kasıp kavurmaktadır.
Bu sebeple;
“Ne Amerika ne Avrupa, ne Rusya, ne Çin, Her Şey Türklük İçin” –s(ı)loganı değil- düşüncesi, hâlâ önemini korumaktadır; ve yeni dünya şartlarına göre, her zamankinden daha çok ciddiyetle ve hassasiyetle üzerinde durulması gerekmektedir.
KAYNAKLAR
- Banarlı, Nihad Sâmi, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul, 1971, s. 60.
- Dânişmend, İsmâil Hâmi, Türklük Meseleleri, İstanbul Kitabevi, İstanbul, 1966, s. 22–23.
- Gökalp, Ziya, Türkçülüğün Esasları, Türk Kültürü Yayınları, İstanbul, 1974, s. 15.
- Gökalp, a.g.e., s. 21–22.
- Güngör, Erol, Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik, Ötüken Neşriyat A.Ş., İstanbul, 1994, s. 75.
- Güngör, a.g.e., s. 76.
- Türkeş, Alparslan, Dokuz Işık, Kutluğ Yayınları, İstanbul, 1973, s. 15.
- Tekin, Arslan (Dr.), Türk Adını Silme Planı, Paraf Yayınları, İstanbul, 2013, s. 90.