İlhan KARAÇAY

İş Adamı - Yazar

Hollanda, ‘Depremzede’ ile ‘Savaşzede’yi Aynı Kefede Tutmuyor

‘Savaşzede’ Ukraynalılar’a kapılar açıldı, ‘Depremzede’ Türkler’e kapılar duvar oldu.

Hollanda’nın çifte standart uygulamasından iki örnek:
1- Türk olduğunu söyleyen 5 yaşında bir çocuk, polis korumasına alındı.
2- 4 çocuklu Zeynep ve eşine ‘Size yardım edemeyiz’ denildi.

Aynı ülke, iki ayrı refleks: Sistem nerede esniyor? Hukuk mu, insanlık mı?

Değerli okurlarım,

Bugün sizlere Hollanda’da yaşanmış, zamanla unutulması beklenirken aksine daha da ağırlaşan iki ayrı hikâyeyi anlatacağım.
Biri, gülümsetmesi gerekirken insanın boğazında düğüm bırakan trajikomik bir olay.
Diğeri ise, adı konulmamış bir dram ve sessizliğe terk edilmiş bir çaresizlik.

Aradan yıllar geçmiş olsa da bu iki olay hâlâ vicdanları rahatsız ediyor.
Çünkü her ikisi de aynı soruya çıkıyor: Hukuk mu ağır bastı, yoksa insanlık mı geri çekildi?

Sizlere önce, “Türk’üm” diyen 5 yaşındaki bir çocuğun trajikomik ama bir o kadar da düşündürücü hikâyesiyle başlayalım.

HOLLANDA’DA “DEPREMZEDE” OLDUĞUNU SÖYLEYEN ÇOCUK VE CEVAPSIZ SORULAR

2023 yılının Mayıs ayında Maastricht kentinde yaşanan bir olay, ilk bakışta vicdanları sızlatan bir “depremzede çocuk” hikâyesi olarak kamuoyuna yansıdı. Polis, kent merkezinde tek başına dolaşan 5 yaşında bir çocuğu bulmuştu. Çocuk Türkçe konuşuyor, kendisini “depremzede” olarak tanımlıyor, anne ve babasının Türkiye’de depremde yaralandığını söylüyordu.

Haber hızla yayıldı. Fakat günler geçtikçe, hikâyenin kendisinden çok eksikleri konuşulmaya başlandı. Çünkü bu kadar küçük bir çocuğun kurduğu söylenen anlatı, bazı yönleriyle fazla “derli toplu” görünüyordu ve en önemlisi olayın kilit ayrıntıları kamuoyuna açıklanmıyordu.

Bu dosyada kesin olarak bildiğimiz tek şey şudur: Gerçek hikâye kamuoyuna anlatılmadı.

5 YAŞINDA BİR ÇOCUK NEYİ, NASIL ANLATIR?

Çocuk psikolojisi konusunda uzman olan herkes bilir: Bu yaş grubundaki çocuklar soyut kavramları kendi başına üretmez, çoğunlukla duyduklarını tekrar eder.

Bu nedenle “depremzede” gibi soyut ve politik çağrışımı olan bir kavramın kullanılması, anne ve babanın yaralanması gibi ayrıntılı bir çerçeve kurulması, mağduriyet vurgusunun belirgin oluşu ister istemez soru doğuruyor. Bu bir suçlama değildir. Ancak bu anlatı, bir çocuğun kendiliğinden kuracağı basit bir cümleden çok, kendisine öğretilmiş ya da aktarılmış bir hikâye ihtimalini düşündürüyor.

HOLLANDA’YA NASIL GELDİ?

Asıl kritik soru burada başlıyor. Beş yaşındaki bir çocuk, refakatsiz şekilde bir ülkeden diğerine kendiliğinden geçemez. Uçak yolculuğu, sınır kontrolü, kimlik ve refakat prosedürleri gibi aşamalar, tek başına aşılabilecek engeller değildir.

Bu gerçek, şu ihtimali güçlendiriyor: Çocuk, birileri tarafından Hollanda’ya getirildi.

Peki bu kişiler kimdi?
Neredeydiler?
Ve neden kamuoyuna tek bir net bilgi verilmedi?

YETKİLİLERİN SESSİZLİĞİ

Olayın en dikkat çekici taraflarından biri, açıklama eksikliğiydi. Normal şartlarda Hollanda, refakatsiz çocuk vakalarında sürecin çerçevesini kamuoyuna anlatır. Polis, sosyal hizmetler ve çocuk koruma birimleri en azından temel bilgi verir.

Bu dosyada ise “inceleniyor” dendi, “detay verilmiyor” denildi ve konu kısa sürede gündemden düştü. Bu sessizlik, çoğu zaman hukuki ya da politik hassasiyetlere işaret eder. Fakat kamuoyu açısından ortaya çıkan tablo şudur: Koruma mekanizması devreye girdi ama olayın bütün resmi karanlıkta kaldı.

TÜRKİYE VATANDAŞI OLMADIĞI BİLGİSİ

Daha sonra basına yansıyan bir başka bilgi, anlatıyı iyice karmaşık hale getirdi. Çocuğun Türkiye vatandaşı olmadığı belirtildi.

Bu durumda soru büyüyor:
Eğer çocuk Türkiye’den gelmediyse, deprem hikâyesi nereden çıktı?

Bu tür çelişkiler, basit bir yanlış anlaşılmadan çok, henüz bilinmeyen bir arka plan olduğu ihtimalini güçlendiriyor.

ÇOCUKLAR VE İLTİCA SENARYOLARI

Avrupa’da uzun süredir bilinen bir gerçek var: İltica ve koruma süreçlerinde çocuk figürü, kamuoyunun duygusal refleksini en hızlı harekete geçiren unsurdur. Bu bir itham değildir. Geçmişte farklı ülkelerde belgelenmiş örneklerin varlığı bilinir.

Bu olayda sorgulanması gereken çocuk değildir. Asıl sorgulanması gereken, onu bu hikâyenin içine sokan yetişkinlerdir. Çünkü ortada bir çocuk var ve bu çocuk büyük ihtimalle kendi yaşının ve bilincinin çok üzerinde bir yük taşıyor.

Benim gazetecilik görevim, aslında o anda devreye girmeliydi. Fakat bu haberi, dostum Veyis Güngör’ün gönderdiği bir TV haber klibinden yeni duydum. Şimdi gazetecilik, tam da burada başlamalı. Duygusal manşetlerin değil, cevapsız soruların peşinden giderek.

DEPREM SONRASI HOLLANDA’DAKİ EBEVEYNLERİNİN YANINA GÖÇ EDEN ZEYNEP’İN HİKÂYESİ

Sabahın 04.17’siydi. Zeynep, eşi ve dört çocuğuyla birlikte Türkiye’de depremin merkez üssüne yakın bir kentte uykudaydı. Bir anda her şey sarsılmaya başladı. Zeynep o anı hemen tanıdı. Bu bir depremdi.

Çocuklarını uyandırdı. Eşi yalnızca üzerindeki kıyafetle dışarı çıkabildi. Hayatta kaldılar. Ama evleri artık yoktu.

Aylar sonra bu kez başka bir belirsizlikle karşı karşıyalar. Depremden sonra anne ve babasının yaşadığı Hollanda’ya gelmeyi başaran Zeynep ve ailesi, bugün burada bazen anne ve babasının evinde, bazen de akraba ve tanıdıkların yanında barınarak yaşamaya çalışıyor. Hollanda makamlarına yaptıkları “depremzede” yardım talebi ise karşılıksız kalmış durumda.

6 Şubat 2023’te Türkiye’de yaşanan büyük depremler, yalnızca enkaz altında kalan hayatları değil, sınırları aşan bir belirsizliği de beraberinde getirdi. Bu belirsizliğin Hollanda’ya uzanan örneklerinden biri de Zeynep ailesinin yaşadıklarıdır. Ancak bu talep karşılık bulmamıştır.

YARDIM NEDEN GELMEDİ?

Hollanda makamlarının yaklaşımı nettir: Deprem Türkiye’de yaşanmıştır ve Hollanda hukukunda, başka bir ülkede meydana gelen doğal afet nedeniyle gelen kişiler için tanımlanmış özel bir “depremzede statüsü” bulunmamaktadır.

Bu nedenle aile mülteci sayılmamış, geçici koruma kapsamına alınmamış, otomatik barınma ya da sosyal destek hakkı doğmamıştır.

Yasal çerçeve açısından bakıldığında, bu tutumun hukuki dayanağı vardır. Ancak mesele tam da burada bitmemektedir.

SAVAŞZEDE VAR, DEPREMZEDE YOK MU?

Aynı dönemde Hollanda, Ukrayna’daki savaşın ardından on binlerce kişiye kapılarını açmış, barınma ve sosyal destek mekanizmalarını hızla devreye sokmuştur. Ukrayna’dan gelenler için Avrupa Birliği düzeyinde alınan kararlar doğrultusunda geçici koruma statüsü tanınmıştır.

Burada kamuoyunun aklına gelen soru şudur: Savaştan kaçanlar için gösterilen bu insani refleks, neden depremden kaçanlar için gösterilmemiştir?

Hukuki gerekçeler anlaşılabilir olabilir. Ancak insani farkın bu kadar keskin çizilmesi, tartışmayı kaçınılmaz kılmaktadır.

HOLLANDA HALKI NEDEN SESSİZ?

Hollanda toplumu, yardım kampanyalarına duyarlılığıyla bilinir. Türkiye’deki deprem sonrası da geniş çaplı bağışlar yapılmış, sivil toplum kuruluşları harekete geçmiştir.

Buna rağmen, Hollanda’ya gelen ve bizzat bu ülkede yardım talep eden depremzedeler söz konusu olduğunda, toplumdan güçlü bir tepki ya da kamusal tartışma yükselmemiştir.

Bu sessizlik de başka bir soruyu doğuruyor: Yardım, ancak uzaktan mı anlamlıdır? Mağduriyet kapının önüne geldiğinde mi görünmez olmaktadır?

YASALAR EL VERMİYORSA, İNSANİ BİR İSTİSNA MÜMKÜN MÜYDÜ?

Bu haber, Hollanda’nın yasalarını ihlal etmesini savunmuyor. Ancak şu soruyu sormadan da geçemiyor: “Hukuk izin vermiyorsa bile, neden özel ve insani bir istisna düşünülmedi?”

Geçici barınma, sınırlı süreli destek ya da sembolik bir insani jest bile gündeme gelmemiştir.

Zeynep ailesinin dosyasında kesin olarak bildiğimiz şudur: Depremzede olduklarını söyleyerek yardım talep etmişler ama bu talep karşılıksız kalmıştır.

Bu durum hukuken açıklanabilir ama insani açıdan tartışmalıdır.

ŞİMDİ GELELİM BU İKİ OLAYIN ANALİZİNE

Bu iki dosya yan yana konulduğunda, tablo daha netleşiyor.

Maastricht’teki dosyada devlet hızlı hareket ediyor. Polis, sosyal hizmetler ve çocuk koruma birimleri devreye giriyor. Çocuk korunuyor, sistem işletiliyor. Refakatsiz bir çocuk söz konusu olduğunda Hollanda, hukuk ve insanilik arasında tereddüt etmiyor.

Zeynep dosyasında ise hukuk duvarı yükseliyor. Aile birlikte, açık bir mağduriyetle yardım istiyor. Ancak “hukuki statü yok” gerekçesiyle kapılar kapanıyor.

HOLLANDA’YA NASIL GELDİ?

Maastricht dosyasının en kritik sorusu, hâlâ aynı yerde duruyor: Beş yaşındaki bir çocuk Hollanda’ya nasıl geldi?

Bu soru, duygusal başlıklarla geçiştirilemez. Çünkü bu sorunun cevabı, aynı zamanda olayın gerçek hikâyesini de belirleyecektir. Çocuğun kim tarafından getirildiği, hangi koşullarda bulunduğu ve neden kamuoyuna açık bir çerçeve sunulmadığı açıklığa kavuşmadan, dosya yalnızca merak değil aynı zamanda vicdan yükü olarak kalacaktır.

BU DOSYADA DEVLET NEDEN DEVREYE GİRDİ?

Devletin devreye girmesi doğrudur. Bir çocuğun korunması tartışma konusu olamaz. Burada tartışma konusu olan şey, müdahalenin kendisi değil, olayın bütün çerçevesinin karanlıkta kalmasıdır.

Şeffaflık eksikliği, soruları çoğaltır. Sorular çoğaldıkça, en çok çocuklar zarar görür.

ÇOCUKLAR, MAĞDURİYET VE SESSİZ KALAN SORULAR

Bu dosyada çocuk, bir tartışmanın nesnesi değildir. O, korunması gereken bir bireydir. Asıl mesele, yetişkinlerin kurduğu ya da kurmak zorunda bıraktığı anlatının nereye oturduğudur.

Eğer bir anlatı, sistemi harekete geçiren ana unsur haline geliyorsa, o zaman konuşulması gereken şey yalnızca hukuk değildir. İnsani refleksi hangi hikâyenin tetiklediği de konuşulmalıdır.

İKİ DOSYA, TEK SORU

Zeynep dosyasında hukuk katı bir duvar gibi duruyor. Maastricht dosyasında ise hukuk esniyor ve insanilik öne çıkıyor.

Bu iki dosya yan yana geldiğinde, şu sorudan kaçmak mümkün değildir: Hollanda’da koruma ve yardım, kime, hangi koşulda ve hangi anlatıyla sağlanmaktadır?

Bu soru ne Zeynep ailesini suçlamak içindir ne de Maastricht’teki çocuğu. Bu soru, sistemin kendisine yöneliktir.

HUKUK MU, İNSANİLİK Mİ, YOKSA ANLATI MI?

Zeynep dosyası ile Maastricht dosyası birlikte okunduğunda, ortada basit bir yardım tartışmasından daha fazlası olduğu görülür.

Birinde depremden kaçan bir aile var. Anne, baba ve dört çocuk var. Açık bir mağduriyet var.
Diğerinde yalnız bir çocuk var. Parçalı ve çelişkili görünen bir hikâye var. Cevapsız sorular var.

Buna rağmen koruma refleksi ikinci dosyada güçlü, birincide ise neredeyse yok.

Bu tablo, yardımın ve korumanın yalnızca hukuki statüyle değil, mağduriyetin nasıl “görünür” hale geldiğiyle de ilişkili olduğunu düşündürüyor.

Eğer yardım, yalnızca doğru hukuki başlık altında ya da doğru duygusal çerçeveyle mümkün oluyorsa, ortada bir insanilikten çok bir mekanizma sorunu vardır.

Bu iki dosya, tam da bu nedenle önemlidir. Çünkü bazen gazeteciliğin görevi cevap vermek değil, aynı soruyu doğru yere ve yüksek sesle sormaktır.

ZEYNEP DOSYASIYLA YAN YANA KOYDUĞUMUZDA…

Şimdi iki dosyayı yan yana koymak kaçınılmazdır.

Zeynep dosyasında depremden kaçan bir aile, çocuklarıyla birlikte yardım talep ediyor ve “hukuki statü yok” gerekçesiyle karşılık alamıyor.

Maastricht dosyasında ise “depremzede” olduğunu söyleyen bir çocuk için devletin tüm koruma mekanizmaları devreye giriyor.

Buradaki fark şudur: Birinde aile vardır, diğerinde yalnız bir çocuk vardır. Hollanda hukukunda bu fark belirleyicidir.

Ama okurun zihninde kalan asıl soru şudur: “Aynı ülkede, aynı acıya bakan göz neden iki farklı tepki veriyor?”

Bu sorunun cevabı verilmedikçe, bu iki dosya kapanmış sayılmayacaktır.