Osmanlı arşivleri incelendiğinde şu tarihi gerçeklerle yüz yüze geliriz. Aralık 1847’de yayınlanan bir Osmanlı Kanunnamesinde, imparatorluk bünyesinde bir “Kürdistan” vilayetinin kurulduğu belirtilir. Merkezi Ahlat olan vilayet, Diyarbekir, Muş, Hakkâri, Van, Cizre, Botan ve Mardin’i kapsıyordu. Bu idari durum 1864 ‘e kadar devam eder ve o yıl Diyarbekir ve Van merkezli 2 ayrı vilayete bölünür. Bugün güneydoğu dediğimiz bölgeler, Osmanlı kayıtlarında asırlarca Bilad- ı Ekrad yani Kürt beldeleri olarak anılmıştır. Malum, Devlet- i Aliye, çok etnisiteli, çok dinî inançlı ve çok kimlikli bir sosyal yapıya sahipti. Osmanlı döneminde meşru ve normal kabul edilen bazı kavramlar, bugün bizlere ürpertici geliyor, alerji duyuyoruz. Okullarda öğrencilerimizin “Kürt” kelimesini duyduğu tek yer; milli mücadele yıllarında, zararlı dernekler arasında adı geçen Kürt Teali Cemiyeti, Kürdistan kelimesi ise Sevr Antlaşmasına eklenmiş bir madde olarak ögreniyorlar. Asırlarca Anadolu ve Mezopotamya coğrafyasın da beraber yaşadığımız, ortak kaderi paylaştığımız Kürtlerin Türk Milleti ile olan tarihini daha iyi anlamak için, Yavuz Sultan Selim dönemine bir bakmak gerekir. Kürtlerin yaşadığı bölgeler, Çaldıran zaferinden sonra, Osmanlı toprağı olmuştur. Bunu sağlayan faktörlerden en başta geleni, İdris- i Bitlis- i adlı Kürt asıllı din alimidir. Yavuz Sultan Selim’ in doğu siyaseti danışmanı olmuş, Çaldıran seferine katılmıştır. İran – Tebriz’de Ulu camiinde ahaliye vaaz ve irşadda bulunmuştur. Şah İsmail’ in Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu işgal etme emellerine karşı bölgedeki Kürt aşiret ve beyleri, Osmanlı’ ya katılarak sadakat göstermişlerdir. Bu taleblerini de, ARİZA adlı bir metinle, İdrisi Bitlisi aracılığıyla Sultan’ iletmişlerdir. Bölge Osmanlı’ ya bağlandıktan sonra Kürt aşiret beylerine bir nevi OTONOMİ sağlanarak, Diyarbekir Vilayeti bünyesinde 11 sancak Türk idarecilerine, 8 sancakta yerli Kürt beylerine verilmiştir. Osmanlı merkezi idaresinin güçlenmesi için etkili bir bürokratik yapının kurulması ve bu yolla taşra eyaletlerinin kontrol altında tutulması siyasetini en isabetli ve en iyi tatbik eden Sultan 2. Abdülhamid Han’ olmuş denebilir. Doğu Anadolu’ da Ermeniler arasında filizlenen fanatik milliyetçi çetelerin faaliyetleri hız kazanınca Sultan 2.Abdülhamid, bölgeye özel önem göstermiş ve HAMİDİYE ALAYLARI denilen sivil ve askeri milis kuvvetleri oluşturmuştur. Bu yapılandırma, bölge halkının devlete olan sadakatini artıyor ve asayiş sağlamada büyük katkı sağlıyordu. Aynı düşünceyle, İstanbul’ da aşiret mektepleri açılmış, bölge medreselerinde destek verilmiştir. Ayrıca bölgeye ”gezici öğretmen, vaiz” yollanarak halkın eğitimine de önem verilmiştir. Bugün bölgede Hamidiye adlı yerleşim yerleri ve eski okulları hala mevcuttur. Chicago Üniversitesi Türkiye Araştırmaları Bölümü öğretim üyesi Dr. Hakan ÖZOĞLU‘ nun bazı tespitleri şöyledir: ”Osmanlı’nın son yılların da gelişen Kürt hareketlerinin illa ”Ayrılıkçı” olmadığı, çoğunun Osmanlı’ dairesi içinde, kültürel gelişimini ve kısmi otonomi istediğini, Bediüzzaman‘ın da o çizgide olduğu, anlatılır ve kabul edilir. Yani üstad hiçbir zaman ayrılıkçılar ile beraber olmadı ve hareket etmedi. En fazla otonom taraftarı olduğu ifade edilmiştir. Said Nursi,1. Dünya savaşında, Osmanlı’ saflarında Ruslara karşı mücadele etmiş, esir düşmüş, yurda dönerek milli mücadeleye destek vermiş ve bu nedenle Mustafa Kemal Paşa tarafından Ankara’ ya davet edilmiştir. Yine tarihen sabittir,1925 teki Şeyh Said isyanına karşı çıkmış, hayatının kalan kısmını da” Risaley- i Nur Külliyatı”nı hazırlayarak, imani hizmetlerine kendini adamıştır. Gercekler bu yönde iken, ulusalcı– faşist zihinler Said Nursi’yi bölücülükle itham ederler, Kürt Teali Cemiyetine üye olup destek verdiği vb. gerekçelere dayandırırlar. En büyük hastalarımızın başında, tarihi olayları, içinde bulunduğu, sosyal, kültürel, psikolojik ve reel politik unsurları dikkate alarak, değerlendirmeye tabi tutmayışımız gelmektedir. Devlet ve millet aleyhine hiçbir faaliyet meşru görülemez ve de KABUL edilemez fakat beşer, bazen de ŞAŞAR demişler. Kul hatasız olmaz diyoruz. Kürt asıllı vatandaşlarımız, milli mücadeleye sonuna kadar destek vermişlerdir. Urfa ve Maraş’ın kurtarılmasında önemli rol oynamışlardır. Lozan görüşmelerinde, Kürtleri “AZINLIK olarak kabul eden devletlere; İsmet Paşa,” Türkler ve Kürtler T.C.nin ana unsurlarıdır. Kürtler bir azınlık değildir. Ankara hükümeti hem Türklerin hem de Kürtlerin hükümetidir diye sert bir çıkış yapmıştır. 6 Eylül 1932 tarihli Diyarbekir adlı yerel gazetede şu ifade vurgulanmıştı.” Diyarbekirli, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı hep bir ” IRKIN” evlâdları hep aynı cevherin damarlarıdır. Bu bahsedilen ırk tabii OĞUZ Türküydü. Fakat bu tespit, cemiyetin o günkü sosyal, psikolojik ve kültürel realitesini pek yansıtmışa benzemiyordu.12 sene önce, TBMM nin ilk günlerinde Mustafa Kemal paşa: ”Meclisi Alinizi teşkil eden zevat, yalnız Türk değildir, yalnız Çerkez değildir, yalnız Kürt değildir, yalnız Laz değildir fakat hepsinden mürekkep oluşan Anasırı İslamiyedir, her biri yek diğerinin her türlü ırki, içtimai ve coğrafi hukukuna daima riyaatkardırlar”. İşte M. Kemal Paşa, kurtuluş savaşı boyunca, Cumhuriyeti kuruncaya kadar bu sosyal gerçeği her yerde vurguladı. Daha sonra, düşünce söylemler değişti, İslam unsurları* dediği topluma, birdenbire TÜRK demeye başladı ve İslâm inancının önemli kurum ve sembollerini, DEVRİM ler adına değiştirmeye karar verdi ve yasal düzenlemeler ile perçinledi. İşte Doğu -Kürt meselesinin patlak vermesi, Şeyh Said ve benzeri isyanları doğuran ve neşvü nema bulmasını sağlayan ve 15 seneye yakın, Doğuda isyansız tek bir yılın geçmeyişinin ana temel faktörü budur. İleriye gitmenin, kalkınmanın ve refah devleti olmanın tek yolunun; belli bir zümrenin hep dediği gibi,” Ümmetten bir Ulus yaratmak” olduğuna yürekten inanan, devrin – yüzyılın pozitivist felsefi ve totaliter yönetim anlayışının etkisiyle harekete geçen, Atatürk ve kurucu kadrolar, halka rağmen, halk için, devlet eliyle, gerektiğinde zor kullanarak devrim ve reformları tatbik ettiler. T.C. yeni Devletimizin üzerinden bir asırı(103) geride bıraktık. Tabiri caizse, Türkleştirme Projesi tam ve kâmil manasıyla yerli yerine oturamadı. İlk 15 senesi isyan ve kalkışmalarla, son 40 senesi de, bölücü, ayrılıkçı başta PKK terör örgütü olmak üzere, din, devlet ve millet düşmanı, emperyalist siyonist güçlerin aleti ve maşası olmuş, yasa dışı örgüt ve kuruluşlarla mücadele ile geçen ülkemizin bekası – geleceği için; sağlıklı tahlil ve analizler yaparak, hem devletimizin hem de STK adı verilen sivil toplum kuruluşlarının ve bütün vatansever, yurttaşlarımızın ferdi planda alacakları tedbir ve davranışlarını, açık, net, riyadan uzak, samimiyetle ortaya koymaları gerektiğine inanıyoruz. Geçmişte, sağ – sol, Alevi -Sünni, son günlerde de Türk – Kürt etnik köken tartışmaların gerek siyasi partiler arasında, gerekse sivil mecralarda yeniden gündeme getirilerek, ana dilde eğitim, eşit yurttaşlık, kurucu unsur v.b. konular da” demokratikleşme” adıyla yasal düzenlemeler yapılmasını açıkça dile getirildiğini görüyoruz.