Naci KARA

Avukat

Asalet İnsanı Yüceltir

Hastanenin o kendine has, beyaz ve steril kokusunu alıyorum, koridorlar sessiz birer bekleyişin yankısıyla doludur. Ben, kendi hastalığımın ağırlığını omuzlarımda taşıyarak girişte sıralanmış oturaklardan birine ilişmişim.
Burada dostları görmek bir hüzne kapı aralıyordu ne yazık ki. Çünkü buraya gelenler onkoloji hastaları idi… Sonra yanıma oturan bir şahsın bana baktığını hissedince döndüm. Bir hayal gördüm sanmıştım. Yanında çocukları ve eşi vardı. Yıllardır tanıdığım bir yüz, zamanın ve hastalığın pençesinde solmuş ama bakışlarındaki o eski dostluk ışığı sönmemişti.
Onu gördüğümde hüznüm tavan yaptı. Rengi, dalından kopmuş bir yaprağın sarılığında, hareketleri ise rüzgârsız bir günde titreyen bir dal kadar kırılgandı. Konuştuk, görüştük ya, hala iyilikten bahsedecek kelimeler kullanıyorduk cümlelerimizde. Kelimeler önce boğazımızda düğümlendi, sonra hâl hatır sorma telaşıyla dökülmeye başladı. İkimiz de aynı ateşin içinde yanıyor, ikimiz de aynı bilinmezliğe doğru her gün bir adım daha atıyorduk.
Birinci görüşme, şaşkınlığın ve eski günlerin yâdıydı. İkinci görüşme, sessiz bir kabulleniş ve gözlerle verilen yaşayacağız “sözü” idi... Üçüncü görüşmede ise artık maskeler düşmüş, ruhlar konuşmaya başlamıştı. Birbirimize yaşama ümidi aşılarken, aslında içten içe gerçeğin farkında idik. O bana bakıyordu "yaşa" diyordu, ben ona bakıyordum "dayan" diyordum. Birbirimizin yarasını, bu koridorlarda çok iyi tanıyorduk.
Dördüncü görüşme nasip olmadı. Hastane odasının o ağır kapısı bir daha ikimizi aynı anda kabul etmedi. Ben hala tedaviye devam ederken, bir akşam vakti, ekranın o soğuk ışığında, Facebook’ta bir fotoğraf gördüm. Genç dostuma rahmet dileyen bir paylaşım, ciğerime saplanan bir kılıç... Kendi hastalığımın prangaları yüzünden, ona son bir görev yapmaya, kabrine bir avuç toprak bırakmaya bile gidemedim. İçimde bitmeyen bir sızı ile baş başa kaldım.
Belki 15-20 gün geçmişti. Telefonum çaldı. Kayıtlı olmayan bir numara... Açtığımda, sesinde hem bir fırtınanın yorgunluğu hem de bir asalet olan vakur bir hanım sesi duydum:
"Ben …ın eşiyim ağabey..." dedi.
Kalbim duracak gibi oldu. "Vefatından önce bana bir borç yükledi eşim," diye devam etti. "O borcumu ödemek için sizi aradım."
Şaşkınlıktan dilim tutulmuş, gözlerime biriken yaşlar görüşümü bulandırmıştı. "Buyurun, başım üstüne," diyebildim sadece. Asil hanım, bir vasiyeti, bir emaneti teslim eder gibi devam etti:
"...Bana dedi ki; Naci ağabeyi ara. Halini hatırını sor, nasıl olduğunu öğren. O çok kıymetli bir insandır... Bir ağabeyin gibi ara, sakın ihmal etme dedi. Ben de sizi aradım... Nasılsınız?"
“Nasılsınız?” sorusu çok uzaklardan gelen bir yankı gibiydi ve yüreğime oturdu. Bu arkadaşımın öbür alemden gelen sorusuydu…
O an, boğazıma bir yumruk oturdu. Dostum, kendi can derdindeyken, nefesinin son kırıntılarını tüketirken beni düşünmüştü. Kendi vedasına hazırlanırken, benim halimi dert edinmişti. Bu ne büyük bir vefa ne muazzam bir asaletti...
Gözyaşlarım sessizce yanaklarımdan süzülürken, bir süre cevap veremedim. O sessizliğin içinde dostumun sesini duyar gibi oldum. Sanki yanımdaydı, yine o hastane koltuğundaydık ve o her zamanki derin samimiyetiyle gülümsüyordu.
"İyiyim..." diyebildim en sonunda, sesim titreyerek. "Çok iyiyim... teşekkürler ederim” derken, o dostumun asaleti karşısında saygıyla eğildim. Dostuma “son ‘pet’ iyi. Geleceği ise ancak Allah bilir” diyemedim.
Mekânın cennet olsun asil kardeşim. “Ölüm halinde” benim halimi soran koca adam. Helal olsun sana…
Manevi huzurunda saygıyla eğiliyorum.