Âkif’i küçümseyen genç şair o günkü sohbetin bilhassa bir bölümünü hayatı boyunca unutamayacaktı. Rıfkı Bey’in Âkif’le Fransızca ıstılahların Türkçe karşılıklarını konuştukları kısmını. Lâf arasında kendisini âlim yapan “Asticot” kelimesinin geçtiğini duymuş âdeta nefesini tutarak dikkat kesilmişti. “Âkif sakalını kısa kısa çekerek; Asticot da nihayet bir larva (kurtçuk böcek) olduğuna göre batîta diye tercüme edeceğiz galiba!” demişti. Aynı günde şairliğinin de âlimliğinin de çöküşünü gören genç “Küçüldüm, küçüldüm” diyerek noktayı koyuyordu.” Hep 18 yaşın neticeleri. O yaşta insan 4 dakikada âlim, 5 dakikada cahil olur. ”diyerek…
Âkif ile beraber geçen uzun yılların biriktirdiği acı tatlı hâtıraları ve onun karşısında zaman zaman yaşadığı mahcubiyetleri unutamayan bu şık ve yakışıklı adam Mithat Cemal Kuntay’dı. “Türk’ün Şehnamesinden”, “Üç İstanbul”, “Namık Kemal”, “Sarıklı İhtilâlci Ali Suavi” gibi pek çok kitabın yazarı, hukukçu ve şâir Mithat Cemal Kuntay. Ve o güzel “MEHMET AKİF” kitabını şahâne Türkçesiyle unutulmazlar arasına katan Mithat Cemal Kuntay. “Gün oldu ki onu sevmek cesaretti” dediği halde o cesareti, Âkif son nefesini verene kadar gösteren vefalı dost Mithat Cemal Kuntay… Mustafa Kemal’in meclis kürsüsünden okuduğu o tarihî nutkunu bitirirken söylediği,
“Ölmez bu vatan, farzı muhal ölse de hatta,
Çekmez kürenin sırtı bu tabutu cesimi! “
mısralarıyla haykıran Mithat Cemal Kuntay… Eşref Edib’in “Bugün Âkif’in şair gönlüne ondan daha derin kim nüfuz edebilir? Âkif’in çaldığı sazın tellerindeki sesleri ondan daha kuvvetli kim duyabilir? Onunki kalbi ve kulağı o hisler, o seslerle doludur. ”dediği Mithat Cemal Kuntay… Hakkı Süha Gezgin’e “Âkif’e ne mutlu ki arkasında bu kadar büyük ve kuvvetli bir dost bırakmış” dedirten Mithat Cemal Kuntay.
Âkif’in ölümünden seneler sonra bir günahı öder gibi yazdığı “İslâmcı Bir Şairin Romanı” adını taşıyan kitabında(1956) Âkif’ten uzakta geçen 21 senelik boşluğu, Mithat Cemal’in yaşadıklarıyla doldurmaya çalışan Emin Erişirgil de bu gerçeğe parmak basarak “İstanbul’da ise onu unutmuşlardı; Birkaç vefalı yürek dışında kimse Âkif’in adını bile anmıyordu.
Bu vefalı insanlardan biri Mithat Cemal’dir” diye yazacaktı”
Mithat Cemal’in 1903 senesinden 1936 senesine kadar devam eden, araya kilometrelerle ifade edilen mesafelerin girmesine rağmen o kilometreleri hiçe sayan dostluğu…Emin Erişirgil’in ise 1911de başlayıp 1915 de, haksızlığını kendisinin de kabul ettiği iki tartışmayla son bulan “birkaç vefalı yürek” arasına giremeyen dostluğu… Erişirgil’den acaba niçin Mithat Cemal’in dostluğuna eş bir dostluk fışkırmamıştı? Hem de Âkif’in hiç tanımadığı bir delikanlıdan başka bir şey olmayan kendisi için istifa ederek yaptığı büyük fedakârlığın şâhidi iken… Acaba Mithat Cemal kadar dindar mı değildi? Yoksa felsefe ile yatıp kalkmış olmasının sebep olduğu kafa karmaşası mı onu gerçeklerden uzak tutmuştu. Bir vefa duygusunun doğurduğu dostluğu vaktinde gösterememesinin kaynağında, acaba “bâzı mevkilere ulaşmama mâni olur” düşüncesi mi rol oynamıştı? Çünkü “Âkif’i yazmak benim için bir insanlık vazifesi idi” diyerek yazmaya başladığı kitabın yayın tarihi “1956 “idi… Bu insanlık vazifesi acaba niçin onu, ölümü bekleyen Âkif’in yüzlerce ziyaretçisi arasına sokamamıştı? Bütün gazeteler “sütun sütun” ondan bahsederken yoksa okumamış veya okuyanlardan da duymamış mıydı?
Mithat Cemal’in 1939’da yayınlanan “MEHMET AKİF” adını taşıyan kitabında sayfa sayfa Âkif’le yaşananlar, Erişirgil’inde ise yaşayamadıklarının suçlusu bir yirmi bir senenin azabı, hüznü ve boşluğu var gibi. İsmi de Mithat Cemal’inkinden farklı “İslâmcı Bir Şairin Romanı” Âkif’i derinliğine tanıyanları üzecek gibi bir isim… Ayakkabıcı, Karpuzcu, Portakalcı v.s gibi satışı akla getiren bir isim. Hayatta olsaydı belki Âkif de böyle anılmaktan hoşlanmazdı.
Mithat Cemal, Âkif’i çok sevmekten kaynaklanan bir hassasiyetle, dostunu kullanmaya kalkacak İslâmcı din tâcirlerinden ne kadar çok korkmuştu. “Aman dikkat et, mabedlerin kapısındaki dilenciler gibi dinlerin de duvar diplerinde papaz ve softa kılığında yankesicileri gizlidir; hacların etrafındaki Pazar yerleri gibi dinlerin civarında din tüccarları vardır: Çünkü dinler kalabalıktır ve çünkü ticaret kalabalığa muhtaçtır.” diyerek Âkif’i uyarmak istemişti. Ama Âkif olanca safiyetiyle “din gibi temiz bir şeyin ticaretini yapacak insanların” arkadaşının dediği kadar çok olduğuna inanamamış. “ve kanaatları uğruna mahrumiyetlere katlanan arkadaşlarını göstererek: Meselâ işte Eşref” demişti.
Âkif acaba daha sonra dini kendi menfaatlerine ve siyasete alet edenlerin ihmal edilmeyecek kadar çok olduğunu çeşitli vesilelerle anlamış mıydı? Mısır’a giderek uzaklaşışının, 11 senelik bir sükûtu tercih edişinin sebepleri arasında, dinini, inançlarını menfaatlere ve mevkilere feda eden ikiyüzlüleri görmesi kadar, Mithat Cemal’in ifadesiyle “siyasi mahrumiyetlerinin intikamını arayan o fena kalabalığın” kendi etrafında bir menfaat halkası oluşturmasından korkusu da mı vardı?