M. Halistin KUKUL

Şair - Yazar

[email protected]

Düşündükçe/48

Türkçe; baştâcım’dır!..Bir insan; başı’nı ve tâcı’nı nasıl koruması gerekiyorsa, onu, o ciddiyet, o samimiyet, o hassasiyet ve o mukaddeslikle korumalıdır!..

Büyük şâirimiz Yahya Kemal Beyatlı, “Türkçe’nin çekilmediği yerler vatandır, ancak çekildiği yerler vatanlıktan çıkar, vatanın kendi gövde ve rûhu Türkçe’dir.”

Diyerek, millî şuûrun kökleşmesi ve gelişmesi için çok mühim noktaya dikkat çeker.

Türkçe; kendine kattığı kelimelere yüklediği mânâlarla da hârika bir dildir.

Çok defa düşünmüşümdür: Bunu başarabilecek kıvraklıkta ve iç muhteva zenginliğinde bir başka lisân var mıdır?

Meselâ; “şans eseri” diyoruz!..Bu tâbir, halk arasında o kadar yaygındır ki, ondaki kelimelerin hangi lisândan geldiği bile düşünülmeden rahatça söyleniyor.

Senelerden beri, Türkçe hakkında yazdıklarımı okuyanlar, benim, bu hususta ne kadar hassas olduğumu bilirler.

Dil, insanlara verilen böylesine hârika bir nimettir!..İş, onu nasıl kullandığınıza ve onun kıymetini bilmemize bağlı...

Bir şey var ki, onu kullanırken, kendimize zarar vermememiz lâzımdır… ‘Kendimize’ dediğim, Türk kültürüdür, Türk tarih şuûrudur ve Türkçe’nin kimyâsı’dır!..

Elbette, “şans” ile “eser”, ‘keyfî olarak’ yanyana getirilmedi…Bir ihtiyaçtan doğdu!..Bir defa bunu söylemeliyim!..

Şans, F(ı)ransızca; eser ise, Arapça’dır!..İki isim, bir araya gelip bir tamlama teşkil ediyor!..

Şans; lügatte, baht, tâlih mânâlarına da geliyor.

“Baht” veya “tâlih eseri”, dense olur mu? Çok saçma geliyor değil mi?

Peki, eser yerine, “yap-ı-t” uyduruldu…” Şans yapıtı” desek, nasıl olur?  Bu da gülünç geliyor, değil mi?

Dilimize kattıklarımızı da ‘bize göre’ kaideleştirmeliyiz!..

Bir taraftan da sözü, şu galat-ı meşhur’a getirmek istiyorum…Varın, siz, bende kusur arayın…Hepsini, ‘istişâre’ kelimesinin içine sığdırır, onunla değerlendirir, ona göre istikamet tâyin ederim.

Kelime türetilirken, ‘uydurma’dan uzaklaşmak gerekir..Uydurma, adı üstünde zâten, gerçeklikle/doğrulukla/sahilikle/hakikatle alâkası yok, demek…

Bu sebeple; dilde kelime türetilirken, hem yapı yâni kelimenin kuruluşundaki doğruluk ve hem de mânâ düşünülmeli… Mânâ; ondaki tarihîliği yâni kültürel birikimi ve millî kimliği de ortaya koyar!..

Elbette ki, incelik ve işleklik de aslî unsurlardan olmalıdır!

Bunlar; Yahya Kemal’in dediği, “gövde ve rûh” meselesidir.

Meselâ; yanlış olarak, şart yerine, koşul; imtihan yerine, sınav; fezâ yerine, uzay; hür/hürriyet ve serbest/serbestlik yerine özgür/özgürlük; hayat yerine, yaşam…”  derken, ‘dünyevî dememek için “seküler”, elbise dolabı yerine “gardırob”, durak yerine “istasyon”, giriş yerine “antre”, dede yerine “büyükbaba” diye tafra atanlardan da uzak dururum…

Diyeceğim şu ki; bugün, “doğru diye”, baştacı edilen bu galatlar (yanlışlar), yarın başımızın belâsı olarak karşımıza çıkacaklardır. Çıktı bile, diyenleri de duyar gibi oluyorum.

Zamanında, ‘doğrusu’ düşünülmeyen her kelime, yarınlarda, bütün nesillerimiz için sıkıntıya sebep olacaktır!..

Bir defa sağlam, pürüzsüz ve doğru düşünmek, binlerce eziyeti, musîbeti, tartışmayı ve kızgınlığı savar, bertaraf eder!..

İşimizi niçin, dört başı mâmur/ iyice/enikonu/adamakıllı/ iyiden iyiye ve dürüstçe yapmıyor da onu dalgalanmaya bırakıp gelecek nesillere sağlam temelli bir yol açmıyoruz ki!