İmâmı Gazâlî (1058-1111), “Kimyâ-yı Saâdet” isimli eserinde, “Kendi Nefsini Bilmek” başlığını taşıyan bölüme şöyle başlıyor:
“Biliniz ki, Allahü Teâlâ’yı tanımanın anahtarı, kendi nefsini tanımaktır. Bunun için demişlerdir: “Nefsini (kendi hakikatini) tanıyan, rabbini tanır.” Ve yine bunun için Allahü Teâlâ buyurdu: “Pek yakında onlara, dışarda ve kendilerinde âyetlerimizi göstereceğiz. Tâ ki, hak olduğunu anlasınlar.” (Fussılet, (41). 53.)
Hülâsa, sana senden yakın hiçbir şey yoktur. Kendini bilmezsen, başkasını nasıl bilirsin? Kendimi biliyorum, tanıyorum diyorsan yanılıyorsun! Zîra böyle bilmek, hakkı tanımanın anahtarı olamaz…Sen, kendinden, başın, yüzün, elin, ayağın, etin ve derinden fazla bir şey bilmiyorsun.”
Ve şöyle devam eder:
“Kendini tanımak, bilmek istersen, iki şeyden yaratılmış olduğunu bilesin. Biri zâhiri kalıp. Buna beden derler. Göz ile görülebilir. Diğeri bâtın mânâsındadır. Ona nefs derler, rûh derler ve kalp derler. Bu ancak hakikat gözü ile bilinebilir. Baş gözü ile görülemez.” (Bknz. Tercüme eden: A. Fârûk Meyân, Bedir Yayınevi, İstanbul 1973, Sf.17-18)
Hadi, şimdi okumak bahsine tekrar dönelim de bizim okumalarımızın bulunduğu mertebeleri tartışalım…Hem de bin sene sonra!..
Meselâ; bir evvelki yazımda, Sad sûresinin 29. âyetindeki “düşünsünler ve aklı olanlar” denilenler kimlerdir ve Bakara sûresinin 164. âyetinde geçen “düşünen bir topluluk” kimdir/hangi topluluktur?
Dinli-dinsiz, Müslüman, h(ı)ristiyan, Musevî, putperest...herkes yâni ’insan’ değil midir?
O hâlde; düşünen, akıllı olan/aklını iyi yolda kullanmasını bilen ve çalışan kazanacaktır!..
Biz, k(ı)ravat takınca çok da münevver (!) havasında giriyoruz da bir de fötrlü olunca, bir başka itibarlı (!) oluyoruz!..
Kendimizi tanımayı, yaşadığımız zamanın sosyologları veya pedagoglarının bile târif etmesi mümkün değil; çünkü onların kendileri de henüz Gazâlî’nin söylediklerinin bu kadarcığına bile sâhip olduklarını sanmıyorum.
İlâhiyatçılar ise, ‘düşünme’nin çok uzağında ve hâlâ târih anlatmakla meşgûller!..
Sokağın ortasında, “Bana mı, söylüyorsun?” diye kabadayılık taslayan bir zâtın, kendini tanıtması veya başkasına tanıtması, zamanımızın kendini bilmesidir.
Hele, devlet dâirelerine bir girin, bakın ki, ne kendini bilenler ve bildirenler var!..
“Ben, buranın müdürüyüm; şef, benim; başkan bana derler, reis denilen kişi bana derler; bu apartman benden sorulur, muhtar ben isem, sana söz mü düşer; ben valiysem, devleti ben temsil ederim…bir milletvekili olarak kaç oy aldım biliyor musun; cumhuru sâdece ben temsil ederim, sen kim oluyorsun?”
Kepçe benim elimdeyse, herkesin tabağına istediğim kadar yemek koymak yetkisine ben sahibim!..
Kendimi nasıl tanıttım, görüyor musunuz?
Bugünün kendini tanıması ve tanıtması, budur!..
Zavallı kendim!..
Bugün, ne yazık ki, Amerika’nın başındaki adamdan, sözüm ona bizim köyün muhtarına veya apartmanımın yöneticisine kadar bu tavır hâkimdir!..
Yûnus Emre, milyonlarca kerre “ilim kendin bilmektir” desin; İmâmı Gazâlî, isterse milyarlarca kerre “Allahü Teâlâyı tanımanın anahtarı, kendi nefsini tanımaktır” desin; insan, bütün bunları, beyninden önce kalbine/gönülhânesine nakşedemez ise, o mübârek “Yaratan Rabbinin adıyla oku!” emrini, cemiyet içinde, bir milim olsun yürütmemiz mümkün görünmüyor!..