İlhan KARAÇAY

İş Adamı - Yazar

“Terörizmi” Kim Belirliyor? Medyadan Çifte Standart

Camileri yakıp yıkan ırkçılara etiket yapıştırmayan medya, sinagog saldırısı yapan 3 Antilyanlı ve bir müslümana ‘terörist’ dedi.

Bu tür yayıncılık sadece adaletsiz değil, aynı zamanda tehlikelidir. Çünkü toplumda “kimin acısı daha önemli” gibi son derece zararlı bir düşüncenin oluşmasına neden olur. Bu da toplum içindeki ayrışmayı derinleştirir.

Bu yazı sadece bir gazeteye yönelik eleştiri değildir. Aynı zamanda tüm medya dünyasına yapılmış bir çağrıdır. Çünkü gazetecilik büyük bir sorumluluktur.

Hollanda medyasında uzun zamandır görmezden gelinemeyecek bir sorun yaşanıyor. Bazı gazeteler, olayları olduğu gibi aktarmak yerine, bilinçli olarak büyütüyor, küçültüyor ya da belirli bir çerçeveye oturtuyor. En kaygı verici olan ise, bunu yaparken toplumun duygularıyla oynamaları ve farklı gruplar arasındaki gerilimi daha da artırmalarıdır. De Telegraaf’ın son yayını, bunun bir kez daha çarpıcı bir örneğidir.

Ön sayfaya ve ilgili habere baktığımda, sadece bir haber değil, aynı zamanda belirli bir zihniyetin açık bir yansımasını görüyorum. Gazete, bir sinagoga yapılan saldırıyı “TERÖRİZM” başlığıyla veriyor. Büyük harfler, çarpıcı görüntüler ve açıkça duyguları harekete geçirmeyi amaçlayan bir dil kullanılıyor.

Bunu açıkça ifade edelim. Bir ibadethaneye yapılan saldırı ister sinagog ister cami ister kilise olsun, kabul edilemez ve tereddütsüz şekilde en sert biçimde kınanmalıdır. Bu tür eylemler, insanlığa ve hukuk düzenine karşı işlenmiş suçlardır.

Ancak asıl sorun tam da burada başlıyor.
De Telegraaf’ın dün gösterdiği hassasiyet, yıllardır camilere yönelik saldırılarda aynı şekilde gösterilmiyor. Bu tür olaylar ya görmezden geliniyor ya da küçük, dikkat çekmeyen haberler olarak veriliyor. Büyük başlıklar yok. “Terörizm” gibi ağır ifadeler yok. Duygusal vurgu yok.

Bu noktada şu soru sorulmalıdır. “TERÖRİZM” kavramını belirleyen şey, yapılan eylemin kendisi midir, yoksa hedef alınan yerin kimliği midir?

Haberde Amsterdam Zuidas’ta meydana gelen bir patlamadan, Rotterdam’daki bir sinagoga yapılan saldırıdan ve bir Yahudi okuluna yönelik olaylardan söz ediliyor. Tüm bunlar, artan antisemitizmin bir parçası olarak sunuluyor. Bu olayların ciddiyetle ele alınması elbette doğrudur. Ancak aynı ciddiyet neden camilere yapılan saldırılarda gösterilmemektedir?

Burada çok net konuşuyorum. Camilere yapılan saldırıları da sinagoglara yapılan saldırıları da aynı güçle ve aynı kararlılıkla kınıyorum. Nefret suçlarında hiçbir ayrım yapılamaz. Nefretin dini, kökeni ve bahanesi yoktur.

Ancak De Telegraaf tam olarak bu ayrımı yapmaktadır.
Gazete, bir kesimi sürekli korunması gereken mağdur olarak sunarken, diğer kesimlerin yaşadığı korku ve güvensizliği neredeyse yok saymaktadır. Yahudi toplumunun korku içinde yaşadığı, çocukların dışarı çıkamadığı, devletin daha fazla koruma sağlaması gerektiği uzun uzun anlatılmaktadır.

Bir kez daha altını çiziyorum. Hiç kimse korku içinde yaşamamalıdır. Bu, herkes için geçerli bir haktır. Ancak aynı yaklaşım neden camilere saldırı olduğunda Müslümanlar için gösterilmiyor? Neden onların korkusu, endişesi ve yaşadığı travma manşetlere taşınmıyor?
Çünkü burada tarafsız gazetecilik yok, yönlendirme vardır.

Bu tür yayıncılık sadece adaletsiz değil, aynı zamanda tehlikelidir. Çünkü toplumda “kimin acısı daha önemli” gibi son derece zararlı bir düşüncenin oluşmasına neden olur. Bu da toplum içindeki ayrışmayı derinleştirir.

Tam da bu nedenle, özellikle Gazze, İsrail, Lübnan ve İran çevresinde yaşanan gelişmelerin yarattığı uluslararası gerilim ortamında, medyanın daha dikkatli ve dengeli olması gerekir. Duyguların yükseldiği böyle dönemlerde sorumluluk duygusu ön planda olmalıdır. Sansasyon değil. Tek taraflı anlatım değil. Aksine, denge ve adalet esastır.

Ne yazık ki De Telegraaf bir kez daha bunun tersini yapmaktadır. Toplumu sakinleştirmek yerine, gerilimi artırmaktadır. Bilgilendirmek yerine, algı oluşturmaktadır.

Bu nedenle bu yazı sadece bir gazeteye yönelik eleştiri değildir. Aynı zamanda tüm medya dünyasına yapılmış bir çağrıdır. Çünkü gazetecilik büyük bir sorumluluktur. Haberlerin sunuluş biçimi, insanların birbirini nasıl gördüğünü ve toplumun nasıl şekillendiğini doğrudan etkiler.
Bu sorumluluk ihmal edildiğinde, medya güvenilirliğini kaybeder.
Adalet seçici olduğunda artık adalet değildir.

Gerçek gazetecilik, kime yapılırsa yapılsın, her haksızlığı aynı duyarlılıkla ele almaktır.
Ayrım yapmadan. Çifte standart uygulamadan.
Bunun dışındaki her şey gazetecilik değil, yönlendirmedir.
Ve bugün yaşanan tam olarak budur.