Nuri GÜRGÜR

Avukat

Öcalan ve DEM Nasıl Bir Türkiye İstiyor?

DEM’in, Diyarbakır, İstanbul ve Van’da Nevruz’u vesile yaparak organize ettiği kutlama toplantıları ülkemizdeki siyasi Kürtçülük hareketinin yeni bir gösterisine dönüştü. DEM de zaten bunu istiyordu; amaçları kültürel bir etkinlik yapmak değil bir yandan kitlesel motivasyon oluşturarak taraftarlarının desteğini, bağlılığını artırmak, diğer yandan istedikleri yasal düzenlemelerin yapılması için hükûmet nezdinde psikolojik baskı kurmaktır. Nevruzu her zamanki gibi ajitasyon (kışkırtma) vesilesi olarak kullanıyorlar.

Bu geleneksel nitelikteki şenlik Türkistan’dan Kafkasya’ya, İran’dan Anadolu’ya kadar çok geniş bir coğrafyada farklı etnik ve kültürel toplulukların paylaştığı, yeni başlayan bir mevsimi karşılama sevincini vurgular; yani kolektiftir, geneldir, Kürtler veya Türklere münhasır değildir. 1991 yılına kadar böyleydi.

1991 yılı Nevruzu öncesi Öcalan bir bildiri yayınlayarak bazı Kürt aşiretleri arasında yerel efsane olarak hatırlanan “Demirci Kava” efsanesinin aslında Nevruz’u (Newroz’u) anlattığını, dolayısıyla bu günün Kürtler için özel bir anlamının bulunduğunu, bu nedenle coşkuyla kutlanmasını istedi. PKK bu emre uyunca Diyarbakır’da büyük gerginlik yaşandı. Güvenlik güçleriyle göstericiler arasında yaşanan olaylarda çok sayıda insan hayatını kaybetti. Öcalan da zaten örgütünün etkinliğini yansıtabileceği bu tarz kitlesel gerginlik ortamının doğmasını bekliyordu. Bu tarihe kadar Türkiye’de sıcak duygularla yaşanan, sakin ve olaysız yapılan Nevruz şenlikleri artık her yıl üzücü olaylara sahne oluyor.

Bu yılki üç toplantıyı siyasal Kürtçülüğün siyasi işlevini üstlenmiş görünen DEM düzenledi. Asılan örgüt flamaları, teröristlerin isimleri ve resimlerini içeren bezler, konuşmacılar ve atılan sloganlarla çizgilerini değiştirmemekte kararlı olduklarını bir kere daha belirtmiş oldu. Zaten bunları Meclis Komisyonuna sundukları raporda, eş genel başkanlarının açıklamalarında, iktidar partisiyle yaptıkları görüşmelerde sıkça tekrarlıyorlar.

Demokrasi, hukuk ve özgürlük terimlerini asli anlamlarında değil, siyasi istekleri doğrultusunda sürdürerek, çarptırarak, dejenere ederek kullanıyorlar. Demokratik cumhuriyette birlik derken, silahlı eylemlerle elde edemedikleri anayasal, yasal, idari imkânları siyasi yöntemlerle kademeli de olsa elde etmek istiyorlar. Öcalan’ın statüsü, infaz ve ceza yasaları, tahliye edilmelerini bekledikleri binden fazla olduğu sanılan örgüt mensuplarının topluma katılmaları meselesi öncelikli istekleri. Esas amaçları yanlış buldukları 24 Anayasası’ndaki kurucu millet tanımlamasını değiştirip yeni bir anayasa yapılarak Türkiye Cumhuriyeti’ne etnik kimlikleriyle resmen ortak olmak.

Yaptıklarının terör eylemi, kendilerinin terörist olduklarını kesinlikle kabul etmiyorlar, dolayısıyla af yasaları istemiyorlar. Onlara göre, devletin vermekten kaçındığı haklarını elde etmek için çalışırken güvenlik güçleriyle aralarında çatışma çıkmış, iki taraftan da ölenler yaralananlar olmuş. PKK, kurucusunun isteği üzerine kendini fesh edince sorun kalmamış oluyor, mensupları da dolayısıyla aklanmış oluyorlar. Bu kadar saçma, absürd ve trajikomik yorumları sahiplenen, muhatap alan olur mu? Tarihî bir dönüm aşaması denilerek devletin geleneksel ciddiyetine, kuruluş ilkelerine ve felsefesine aykırı bir adım düşünülür mü, buna ihtimal vermiyorum. Çünkü egemenlikte son söz milletindir. Türk milleti, bazıları inanmasa bile, elbette vardır; tarihî, kültürel, sosyolojik, demografik somut bir gerçektir. Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Türk milletidir. Bu gerçeği değiştirmeye kimse yeltenmesin; tarihi olgu kesinlikle tekrarlanır “kılıç” çekilir. Vatan adı verilen bu topraklarda vatandaş kimliğiyle kimler yaşıyorsa milletimizin sesine kulak vermeye mecburdur.