Türkiye’de şehirli-köylü tartışması uzun zamandır devam etmektedir. Şimdilerde biraz duruldu. Kim şehirli, kim köylü anlaşılmaz olması bir yana, üzerinde düşünen de pek yok.
Bir zamanlar, köylüye ‘benzemeye çalışan’ şehirli görünümlü gençler ve ‘aydın’ diye vasıflandırılan kişiler, köylü kıyafetiyle dolaşır veya köylü gibi konuşmaya çalışarak, kendilerini, çok büyük bir iş yapmış gibi görürlerdi.
Köylülük/köylü gibi olma/köylü gibi görünme, bilhassa seçime yakın zamanlarda, siyâsetçiler için bir câzibe merkezi olurdu. Tabiî ki, hâlen de bu tarz siyâset mevcuttur.
Siyaset
Yâni, mesele, sâdece görünüşe dayalıydı. Köylülük neydi ve şehirli olmak nasıl bir şeydi, pek aldıran yoktu.
Ziya Gökalp, “Halka Doğru” başlıklı yazısında –tabiî ki, o döneme (1923) göre- şöyle demektedir:
“Türkçülüğün ilk esaslarından biri de şu halka doğru umdesidir. Vaktiyle, bu umdeyi tatbik etmek üzere, İstanbul’da halka doğru ünvanlı bir mecmua çıkarıyorduk. Sonraları, İzmir’de de aynı isimde bir mecmua neşrolundu.
Halka doğru gitmek ne demektir? Halka doğru gidecek olanlar kimlerdir? Bir milletin münevverlerine, mütefekkirlerine o milletin güzideleri adı verilir. Güzideler yüksek bir tahsil ve terbiye görmüş olmakla halktan ayrılmış olanlardır. İşte halka doğru gitmesi lâzım gelenler bunlardır.
Güzideler halka doğru niçin gidecekler? Bu suale bazıları şöyle cevap veriyor: Güzideler, halka hars götürmek için gitmelidirler. Halbuki geçen mebhasta gösterdiğimiz veçhile, memleketimizde hars denilen şey, yalnız halkta mevcuttur. Güzideler henüz harstan mahrum bulunan güzideler, harsın canlı bir müzesi olan halka, ne suretle hars götürebilecekler? Meseleyi halledebilmek için evvelâ şu noktalara cevap verelim: Güzideler neye mâliktir? Halkta ne vardır? Güzideler medeniyete mâliktir. Halkta hars vardır. O hâlde, güzidelerin halka doğru gitmesi şu iki maksat için olabilir:
1)Halktan harsî bir terbiye almak için, halka doğru gitmek, 2) Halka medeniyet götürmek için, halka doğru gitmek.”” (1)
Hulâsa; güzidelerde/münevver ve mütefekkirlerde “medeniyet”, “halkta” yâni köylüde ise, “hars/kültür” vardır.
İşte biz; yıllar yılı, bunun tartışmasını/çekişmesini/atışmasını/müzâkeresini yaptık /yapıyoruz.
Yıllar yılı, şehirli-taşralı tartışmasını yaşıyoruz. Çünkü; “taşralı” dendiği zaman, göz önüne gelen de köylülüktü. Bir taraftan “kültür” köyde/köylüde diyeceksiniz, diğer taraftan ona tepeden bakacaksınız. Bu, çelişkili bir durumdu.
Gerçi, Gökalp’in maksadı, bu, değildir. O; bâzı şeylerden mahrum kalmış Türk köylüsünün derdine çâre arıyor ve “güzideler’le/münevverler’le/mütefekkirler’le, köylü’yü yâni halkı buluşturmak ve medeniyetle de kültürü kavuşturmak, kaynaştırmak istiyordu.
Şehirli meselesinde, daha sonraki yıllarda bile, İstanbul ve Ankara sanat muhitleri ‘merkez’ kabul edilerek, bizzat benimle yapılan bir mülâkatta, bana, şu sorular sorulmuştu:
“1-Size göre taşralılık nedir?
2-Sanat, Edebiyat alanında herhangi bir eserin ortaya gelişinde Taşralı oluşun bir payı var mıdır? Bunu kalite ve kantite bakımından düşünerek cevaplayabilir misiniz?
3. Anadolu’da olmanız, size Ankara ve İstanbul’da olmamanın herhangi bir eksikliğini duyuruyor mu? Konuyu sosyal ve psikolojik etki bakımından ele alabilir misiniz?”
Bu sorulardan birine verdiğim cevaptan bir cümle nakledeyim: “Sanat ve edebiyat merkezleri olarak kabul edilen İstanbul ve Ankara’nın, bu hizmetlere açık olmayan muhitlerinin, acaba “taşra”dan farkları nedir?” (2)
Taşralılık/köylülük, halk; münevverlik, güzidelik, mütefekkirlik ise, âdeta üst zümre gibi telâkki ediliyor ve bu da şehirlilik-köylülük tartışmasına zemin hazırlıyordu.
Köylülük meselesine bakış, Cumhuriyetin ilk dönemlerinde “halkçılık”la ele alınmış, daha sonraki dönemlerde “köylerimizi şehirleştireceğiz” gibi s(ı)loganlarla siyâsî hedefler arasında gösterilmiş ve köylülük-şehirlilik meselesi, köylere yol yapımı, elektrik getirilmesi ve bunlarla birlikte, ilk p(i)lânda, buzdolabı, çamaşır makinesi gibi âletlere kavuşturulması olarak değerlendirilmiştir.
Siyaset
Aslında; bu temel ihtiyaçların, şehirleşmeyle değil, insanî hayatla irtibatı olmalıdır. Şüphesiz ki, bunlar, önemli şeylerdi ve zarûrîydi. Ancak; bunları söylerken veya yapmaya çalışırken, unutulan veya ihmal edilen çok şey vardı:
Bunların biri; şehir dediğimiz mekânların hem kültür ve hem de medeniyet olarak kozmopolitleşmesi; ve köylerin, esas vazifesi olan ziraatten ve “taşımalı” denilen ucûbe bir sistemle ‘okuldan mahrum hâle sokulması’ydı.
Böylece; şehirler ‘şişkinleşirken/kalabalıklaşırken’; köyler, ‘boşalmaya, tenhalaşmaya başlamıştır.
Bu durum; şehirlerdeki nüfusa hizmeti aksattığı gibi, köyden şehire gelen hazırlıksız insanların iş bulma/geçinme ve şehre intibakları da çeşitli sıkıntılara yol açmıştır.
Köylerde ise, mahalli idâreler, az nüfus karşısında, hizmeti pahalıya maletme durumunda kalmıştır.
Bunun da ötesinde, Büyükşehir kanunu ile, bu durum daha da zorlaşmış, ne köy, köy hüviyetinde; ne de şehir şehir hüviyetinde olabilmiştir.
Tanpınar’ın “Beş Şehir” adlı şaheserini okumak lâzım. İstanbul’u anlatırken diyor ki:
“Her büyük şehir nesilden nesile değişir. Fakat İstanbul başka türlü değişti. Her nesilden bir Paris’li, bir Londra’lı doğduğu yaşadığı şehrin otuz kırk yıl önceki halini, yadırgadığı bir yığın yeni âdet, eğlence tarzı, mimarî üslûbu yüzünden hüzün duyarak hatırlar.
Baudelaire en güzel şiirlerinden birinde “Eski Paris artık yok, ne yazık, bir şehrin şekli bir fâninin kalbinden daha çabuk değişiyor” diyerek, galiba bütün Fransız şiiri boyunca bir iki şairinden biri olduğu Paris’in değişmesine döğünür.
(…)İstanbul böyle değişmedi. 1908 ile 1923 ardasındaki onbeş yılda o eski hüviyetinden tamamıyla çıktı. Meşrutiyet inkılâbı, üç büyük muharebe, birbiri üstüne bir yığın küçük, büyük yangın, malî buhranlar, imparatorluğun tasviyesi, yüzyıldır eşiğinde başımızı kaşıyarak durduğumuz bir medeniyeti nihayet 1923’de olduğu gibi kabullenmemiz onun eski hüviyetini tamamıyle giderdi.” (3)
Meseleye, sâdece nüfus ve iktisat/geçim olarak değil, târihî, sosyolojik ve kültürel açıdan baktığımız zaman, birçok şehrimiz için, Baudelaire’in “Paris’in değişmesine döğündüğü” gibi döğünürüz.
Değişim, elbette ki, zaruridir ve şarttır fakat, onun da uyacağı/uyması gereken kaideler olmalıdır. O dönemde İstanbul’un “üç muharebe”ye, “bir yığın küçük, büyük yangına…” mârûz kalması hâlleri müstesnâ, şehirleşme, emin ellerde, insanî değerlere sahip olarak yapılmalıydı.
Prof. Dr.Mümtaz Turhan, Kültür Değişmeleri adlı kıymetli eserine şu cümlelerle son verir:
“Eski kıymetlerin yerine yenilerin konulmaması veya yeni ikamelerin sathî, iğreti ve sahte olması, kültürde insicam, istikrar ve muvazenenin; fertlerdeyse iç huzuru ve emniyetle birlikte bilhassa ictimaî davranışlarının istikamet ve cihetini tayin hassasının kaybedilmesine sebep olmaktadır.” (4)
Mesele budur!..
Bugün; “eski kıymetler”, her ne kadar “tâmirat” adı altında yaşatılmaya çalışılıyorsa da ne yazık ki, ekserisi, aslını andırmamakta ve ‘tahribata’ yol açmaktadır.
Şehirlere millîlik vasfını kazandıran iki önemli unsur vardır. Birincisi, dil; ikincisi ise, tarihî sanat eserleri’dir
“Eski kıymetlerin yerine yenilerin konulmaması veya yeni ikamelerin sathî, iğreti ve sahte olması…”, şehirleşmenin en büyük düşmanıdır.
Bunun için; “Dilsiz bir coğrafya, sağır, sessiz ve kör’dür. Onun eni, boyu derinliği yoktur. Yaşamışlığı ve yaşanmışlığı meçhuldür. İsmi konmaya bir coğrafya, nefessizdir. Bu bakımdan; insanoğlu, yaşadığı her mekâna mutlaka bir isim koymuştur.” (5)
Tıpkı ‘dil’ gibi, insanoğlu tarafından estetik bir maksatla yapılan sanat eserlerinin de şehirleşmede önemli bir yeri vardır. Tarihî hususiyetleri tahrip edildiği ve yerlerine yenileri ikame edilemediği müddetçe, şehirleşme, asıl maksadından uzaklaşır. Bu hususlarda birkaç misâl arzedeyim:
“Türkçe’deki bozulma Meclis’te. TBMM Araştırma Komisyonu, Türkçe’nin korunması ve geliştirilmesi için alınması gereken önemleri belirledi.
(…) Kapadokya değil, Ürgüp! Turizm yörelerinin isimleri özenle korunl-malı, her türlü tabela bir standarda bağlanmalı, öncelik Türkçe’ye verilmelidir. Türkçesi önce, yabancı dildeki karşılığı sonra yazılmalı, tarihî kalıntılar kendi adları ile anılmalıdır. Turizm adına Ürgüp, Göreme, Nevşehir’e “Kapadokya “, Selçuk’a “Efes” denilmemeli. Spil dağının adı değiştirilmelidir.” (6)
Haberin yazıldığı 2008 yılından bugüne, bu söylenenlerin hiçbiri gerçekleşmediği gibi, aksine, Nevşehir ve çevresinden ‘Kapadokya tabelası’ndan geçilmiyor.
Dahası, bizzat Devlet; Nevşehir’e Kapadokya Hava Liman yaptı ve Kapadokya Üniversitesi açtı.
“Amazon Heykeli’nin dikilerek ve Türk coğrafyasına ”Amazon Adası” ve “Amisos Tepesi” gibi isimlerin verilerek tahrip edildiği Samsun şehrindeki resmî veya hususî kuruluş isimleri de dehşet vericidir:
Samsun yerel haberler
“Amazon Trabzon Ekmeği, Amazon kızları dans Grubu, Amazon Bebekleri, Amazon peyzaj, Amazon Köyü, Amazon Festivali, Amazon Köfte, Amazon Pide, Amazon Bar, Amazon Eğlence Merkezi, Amazon Center, Amazon Balo Salonu, Amazon Ulusoy Kompleksi, Amazon Diyarı Terme, Amazon Parkı, Amazon heykeli, Amazon kadınları (zâten erkekleri yoktur), Amazon kanalı, Amazon Şehri Samsun, Amazon kenti, Amazon sokağı, Amazon dansçıları, Amazon Rölyefleri, Amazon Adası, Amazon Elektrik ve Aydınlatma, Amazon Sürücü Kursu, Amazon Figürleri, Amazon büfe…
(…) Selçuklular’dan ismini alan Samsun’daki “Amisos”lar da hayreti mûcibdir:
“Amisos Hazineleri, Amisos Salonu, Amisos Meyva Suları, Amisos Hotel, Amisos Dondurması, Amisos Kartvizitleri, Amisos İmsakiyeleri, Amisos Cafe, Amisos Fenerleri, Amisos Cafeterya, Amisos Restaurant, Amisos Card, Amisos Kuaför, Amisos Tepeleri, Amisos Cumhuriyeti, Hotel Amisos, Amisos Mezarları, Amisos Rand a Car, Amisos Tiyatrosu, Amisos İnşaat, Amisos Buz Pisti, Amisos Evden Eve İlden İle Nakliyat, Yıldırım Amisos İnşaat, Amisos Tepe Evleri, Amisos Mimarlık Emlâk, Ümisos Sitesi, Amisos 55 Gençlik Engelliler Spor Kulübü, Amisos Haber...” (7)
Dil’in kültür taşıyıcılığı gibi, târihî eserlerin de, hem sanata ait estetik zevki sunması, hem de sosyolojik olarak, değişik kavimlerin ve anlayışların idrâk edilmesi önemlidir.
Şehir ve Yerel Bölge Rehberleri
Bu hususta, tarihî eser tamiratı altında yapılan tahribat, maalesef, Türkiye çapında yaygındır.
Buna; Kayseri’deki “Gevher Nesibe Tıp Merkezi”(8) ve Elâzığ’daki, “Harput Kalesi”(9) birer numûne teşkil edebileceği gibi, Samsun’daki beşyüz senelik Osmanlı-Türk eseri olan Taşhan’a da, ‘asansör’ yapılması, -benim gördüğüm- son örnektir:
“Hakkında, ilki, Ankara’da yayınlanan Gündüz Gazetesi’nin 19-20 Haziran 1997 tarihli nüshasının 2. sayfasında “Vakıflarımız Sâhipsiz” başlığıyla neşredilen yazımda “Mahmut bin Ali Paşa Vakfı’na ait Taşhan’ın perişan hâlini dile getirmiş ve bu hususta da defalarca îkazda bulunmuştum.
Taşhan, birkaç sene evvel başlayan tâmirat ile, yeni bir hüviyete kavuşmuş görünmektedir. Fakat “Hangi hüviyet ?”diye sormamız lâzımdır. Çünkü; doğu cephesindeki /denize bakan kapı açık olmasına rağmen, batı cephesindeki kemerli kapı niçin kapatılmıştır ve niçin, şehirle irtibatı kesilmiştir, îzahı gerekir.
Kapatılan kapının yerine yapılan “asansör”, tek katlı târihî binada hangi ihtiyaç için asıl dokuyu bozmanın gerekçesi olmuştur, bilinmesi gerekir.
Haber arşivi erişimi
O eski Taşhan’ın hiçbir mânevî havasını bulamadığım bu binada, beşyüz yıl evvelinden oraya sinmiş bulunan Müslüman-Türk kimliğinden hiçbir eser mevcut değildir. Bunca masrafa rağmen, çevresiyle de bize mahsusluk taşımayan, şahsen, çok soğuk bir yapıyla karşılaştım. Kapısında, ne olduğuna dâir bir “kimlik levhası” bile yok!..”(10)
Şehirleşmenin son zamanlardaki görünüşü, ‘kalabalıklaşma’ ve ‘binalaşma’dır. Tabiî ki, uzun zamandır, t(ı)rafik meselesi de, şehre ait bir ‘vasıf’ kabul görürdü. Şimdilerde ise, içinden çıkılmaz bir dert yumağı!..
Peki ne oldu? Şehirler kalabalıklaştıkça, terâzinin diğer gözü kayboldu yâni köyler boşaldı. Kalabalıklar, şehiri şehir yapmadı, aksine, onu, köyleştirdi.
Ziya Gökalp’in “güzideleri’nin/münevverleri’nin/mütefekkirleri’nin “medeniyeti “ ile “hakta” yâni köylüde bulunan “hars/kültür”, şehir dediğimiz bu kalabalık ve gürültülü mekânlarda, artık, “ayırt edilemez” oldu.
Her türlü ahlâksızlıkla, cinâyetlerin vuku bulduğu bu mekânlar, diğer cepheleriyle de medeniyetin mi yoksa ‘teknoloji’nin mi parlayan yıldızlarıyla dopdolu görünüm içersinde bulunuyor. Fakat; sosyolojik mânada, münevver kim, köylü kim, o da belli değil/karmakarışık!..
Samsun yerel haberler
Ne yazık ki, senelerden beri eğitim sistemimizin çapraşıklığı, millî kültüre gerekli ve yeterli ihtimamı göstermeyişimiz, dünyayı tanımakta geç kalışımız, her ne kadar köylerin çoğunu “mahalle” yapmış isek de onları da bu imkânlardan istifade ettiremeyişimiz, bizi, şehirleşme denilen hedefin çok uzaklarında bulunduruyor.
Devlet; “Şehircilik Bakanlığı” kurduğu hâlde bile ne caddelerde ne sokaklarda ve ne de binalarda bir intizam mevcuttur.
Deniliyor ki; “dikey” (NOT-Türkçe’de, dik, düş, yap, yat… gibi fiil köklerine –ey takısı getirilerek, dikey, düşey, yapay, yatay denilerek isim yapmak yanlıştır. Çünkü; Türkçe’de, -ey veya –ay diye bir takı yoktur. Dikine, denmesi lâzımdır) yâni ‘dikine’ yapılaşmadan vazgeçip, ‘enine’/’yatık’ yapılaşmak zorundayız” lâfları, sâdece kâğıt üzerinde kalmış; bugün, bırakınız, İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük şehirlerimizi, -T(ı)rabzon’un Yomra, Vakfıkebir ve Beşikdüzü ilçelerinde olduğu gibi- ilçelerimizde bile, ‘dikine’ binalar yirmibeş, otuz, kırk katı bulmuştur.
Son olarak şunu diyebilirim ki; ilmî olmayan hiçbir şeyin başarıya ulaşması mümkün değildir. Teknolojiyi, tabiî şartlara göre uygulamak, tabiatın saf ve temiz intizamını bozmamak gerekir.
Bilim
KAYNAKLAR
1.Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, Türk Kültürü Yayınları, İstanbul 1974, Sf. 42
2. Soruşturma, Türkiye Yazarlar Birliği, Kültür ve Sanat Yıllığı, 1986
3.Prof. Dr. Ahmet Hamdi Tanpınar, Beş Şehir, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul 1972, Sf. 145-146
4. Prof. Dr. Mümtaz Turhan, Kültür Değişmeleri, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul 1972, Sf. 386
5. M. Halistin Kukul, Dil ve Coğrafya, Edebice Dergisi, Sayı: 32, Güz/2022, Sf. 65-6; wwwkapsamhaber.com-6.12.2022
6.Yeniçağ Gazetesi, Haber, 9.6.2008, Sf. 5
7.M. Halistin Kukul, Türk Dili’nin ve Türk Kültürü’nün “Kimyâsı”na Dâir, Erciyes Dergisi, Ekim 2012, Sf. 6-17
8.Kukul, a.,g., makale
Haber arşivi erişimi
9. Kukul, a., g., makale
10. M. Halistin Kukul, Samsun’da Kültür Sanat, wwwkapsamhaber.com- 21 Ocak 2022
AYDIN EFESİ DERGİSİ, SAYI: 90, OCAK-ŞUBAT 2026, SF. 3-